din kültürü ve ahlak bilgisi
  konular8
 

KADER VE KAZAYA İMAN

 
1. ALLAH HER ŞEYİ BİR ÖLÇÜYE GÖRE YARATMIŞTIR
Allah, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır. Her şeyin bir ölçüsü vardır. Bu açıdan ''Kader'' kelimesi Kuranda ölçülü yaratmayı ifade eder. Bu bakımdan ''Kader'' kelimesi, bir şeyin ölçüsü, miktarı, sınırı, Allah'ın takdiri gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak kader, Allah'ın olacak her şeyi sonsuz bilgisi ile bilmesi ve takdir etmesidir.
Demek ki kader, Allah'ın koyduğu ölçüler ve bunlara göre evreni yaratması ve yönetmesidir. Bu da onun bilgisi ve bilinci ile olur. Onun bilgisi sonsuzdur; olacak her şeyi bilir. Kaza da Allah'ın takdir ettiği şeylerin, iradesine ve bilgisine uygun olarak zamanında meydana getirmesidir.
2. EVRENİN YASALARI
Evrenin yasaları, evrenin düzenli çalışması için konulmuş kurallardır. Bu kurallar çeşitli alanları kapsar: Fiziki dünyada, göksel alemde, canlılar dünyasında ve toplumsal dünyada bunlar farklıdırlar. Bilim adamları, yüzyıllardır, bu yasaların bir kısmını keşfetmiştir. Daha keşfedilmesi gereken pek çok yasa vardır. Dünyada yüz binlerce bilim adamı, çeşitli alanlarda yeni evren yasaları bulmak için çaba harcıyorlar.
Evren yasaları, evreni yaratan ve yönetenin koyduğu temel ilkelerdir. Kuran'da bunlara ''sünnetullah'' (Allah'ın koyduğu kanun) denir. Bunlar değişmez yasalardır. Kuran-ı Kerim, bunların araştırılmasını istiyor. Evren yasalarının, Allah’ın evrendeki ayetlerinin araştırılmasından, çok çeşitli bilimler doğmuştur.
Evrenin yasalarını, fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalar başlıkları altında inceleyebiliriz.
2.1. Fiziksel Yasalar :
Fizik yasaları, madde dünyasında geçerli olan yasalardır. Bu yasalar, deneysel gerçekliklere dayanır. Bunlar, nedenlerle sonuçları arasındaki ilişkileri açıklamaya yarar. Cisimler neden düşer? Metaller neden genleşir? işte bu ve benzer sorulara fizik yasaları cevap verir. Fiziksel yasalar, cansız madde dünyasında geçerli olduğu için, insanlara uygulanamazlar. Çünkü fizik bilimi, bütün cisimlerde görülen özellik türlerini inceler. insan ise bir cisim ve cansız madde değildir.
2.2. Biyolojik Yasalar
Biyolojik yasalar fiziki yasalardan ayrılır. Çünkü biyolojik yasalar canlılar dünyasında geçerlidir. Tek hücreli canlıda bile can vardır.
Cansız maddede, örneğin taşta, doğma, büyüme, doğurma, beslenme ölüm gibi olaylar yoktur .Halbuki bunlar canlılarda vardır .Dolayısıyla bu özellikleri taşıyan
herhangi bir canlıya fiziksel yasalar uygulanamaz.
2.3. Toplumsal Yasalar
Doğanın yasaları olduğu gibi toplumun da yasaları vardır. Sosyoloji, insanın
meydana getirdiği toplum, toplumdaki yaşayışı ve etkileri üzerinde çalışır. Toplumda meydana gelen çeşitli olayları fiziğin, kimyanın ve biyolojinin yasaları ile açıklamak imkansızdır. Toplum yasaları , gelenek, görenek, örf ve adetler , inançlar , kültürler , hepsi insanın eseridir. Bunlara dayanarak hukuksal yasaları insan koyar ve bunlara göre toplumu yönetir . insan bir şeyi seçer , yapar; sonucu kötü çıkarsa sonucuna katlanır .Alkollü insanın kaza yapması veya başka bir zarara yol açması önlenemez. Bundan dolayı insan iyiyi de kötüyü de seçme ve yapma gücüne yani özgürlüğe sahiptir. Öyleyse,
toplum yasaları doğadan gelmez, onları, insanlar oluştururlar. Bu da insanların özgür olduğunu gösterir .
3. İNSANIN KADERİ
insanın kaderi doğum, ölüm, hastalık gibi tabiat yasaları arasındadır. insan ölü
mü yenemiyor; ama hastalıkları yeniyor. insan doğa güçlerine hakim olmaya çalışıyor. Yıldırımdan, selden, fırtınadan, depremden korunuyor. Bunların zararlarını en aza indiriyor. Özgür insan, yapabilen insandır. insan yapabiliyorsa, yolunu kendi düzeltir. iyi yolda bir kaderdir, kötü yol da. Allah'ın takdirine inanmak, bizi kolaycılığa ve tembelliğe götürmemelidir. Çünkü Allah, çalışana veriyor ve çalışmayı emrediyor .Allah insana takdirini (kaderini) bildirmemiştir .Bildirmediği için de insan olarak bize çalışmak ve hak etmek düşer.
Allah'ın takdirine inanmanın faydalarını şu şekilde sıralayabiliriz: Bize ümitsizliğe düşmemeyi öğretir . Çok çalışıp hak etmeyi öğretir .
Olaylar karşısında sabırlı, olgun davranmayı öğretir.
Bunlar en güzel ahlakı özelliklerdendir.
Kader ve kaza, iç içe girmiştir. Kişi, hak eder, Allah verir. Kul hak etmeyince Allah bir şey vermez.
4. İNSAN İÇİN ANCAK ÇALIŞTIĞININ KARŞILIĞI VARDIR
Çalışan insan, hakkıyla, emek vererek kazanır. Çalıştığının karşılığını alır. Çalışkan insanlardan kurulu toplumlar daima ilerlemişler, uygarlıklar kurmuşlardır. iyi çalışmayan toplumlar da geri kalmışlar, ileri toplumların emrine girmek zorunda kalmışlardır. Bilim, teknoloji, uygarlık, güzel sanatlar, hepsi çalışan insanların ürünüdür. insan ancak kaderini çalışmayla değiştirebilir. Çünkü insan çalışırsa Allah'tan karşılığını alır. Çalışmayan insan, tembelliğini kadere yükler.
insan iyi iş yapınca "Ben yaptım'' der. Başarısız olursa, onu mutlaka başkasına yükler. Demek ki çalışıp başarılı olunca, bu bir kader oluyor. Çalışmayıp başarısız olunca, bu da bir kader oluyor. Bu iki kaderi esas isteyen ve hak eden insandır. Bunları yaratan da Allah'tır.
5. HER ŞEVİN BİR SONU VARDIR
Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu vardır. Allah, Kuran'da ". ..Ondan başka her şey yok olacaktır'' diyerek, yalnız Allah'ın sonu olmadığını haber veriyor. ..Öyleyse doğumu olan her şeyin ölümü de vardır. Sonu olmayan tek varlık Allah'tır. Diğer bütün varlıklar yaratılmıştır. Yaratılan her şeyin başlangıcı vardır. Başlangıcı olanın sonunun da olması normaldir. Bunun gibi insanların da sonu vardır. Çünkü onlar da doğup büyüyüp ölürler, ölüme bu dünyada çare yoktur. Dolayısıyla dünyanın da bir sonu vardır. insan, doğumla ölüm arasına sıkışmış bir varlık mıdır? Hayır. insan ölümden sonraki hayatta da yaşayacaktır. Sadece Ahiret hayatı sonsuzdur. Orada ölüm ve son yoktur.
Biz, insan olarak ahiret hayatını dünyada kazanırız. Önemli olan, son gelmeden zamanımızı iyi kullanıp, dünyada mutluluğu kazanmaktır. Ahiret hayatı mutluluğunun yolu da buradan geçer.
6. İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ ORANINDA SORUMLUDUR
Özgürlük, insanın en büyük özelliğidir. Özgür olan insan serbest hareket edebilir. Aklını iyi kullanır. insanın özgürleştikçe sorumluluğu artar.
Biz, insan olarak yaptıklarımızla özgürlüğümüzü gösteririz. Çalışmadan, iş başarmadan, üretmeden özgür olduğumuzu nasıl gösteririz? Bunun gibi biz yaptıklarımızdan sorumluyuz. Bize görev verilmeden de sorumlu olduğumuz alanlar vardır. Kendimize karşı, ailemize karşı, okulumuza ve vatanımıza karşı da sorumluluklarımız vardır. Demek ki insan, gücü yettiği oranda özgür, özgür olduğu oranda da sorumludur .
 
          KAZA VE KADERE ÎMAN
 Kaza ve Kadere İman Nedir?
Kader, Cenâb-ı Hakk'ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak, iyi-kötü her şey'in oluş zamanını, yerini ve her türlü özelliklerini ezelden bilmesi, öylece takdir ve tesbit etmesidir.
Kazâ ise, zamanı gelince ezelî ilmine ve takdîrine uygun olarak eşya ve olayları yaratmasıdır.
Bu tariften anlaşıldığına göre, kader yüce Allah'ın ilim ve irâde sıfatının bir tecellisi, kaza da tekvîn sıfatının eseridir.
 Allah bütün kâinatı ve kâinat içinde bulunan canlı - cansız bütün varlıkları bir programa göre yaratmıştır. Allah kainatta meydana gelecek bütün hâdiseleri bildiği gibi, en ufak bir zerrenin ne gibi hareketler yapacağını dahi, en ince teferruatına kadar bilir. İlmi her şey'i kaplamıştır.
 Kâinatta görünen eşsiz nizam ve hârika düzen, onu, Allah'ın bilerek plânladığını, programladığını ve her şey'i o plân ve programa göre, zamanı gelince yaratmakta olduğunu gösterir.
 İşte Allah'ın kâinatı yaratmadan evvel ezelde çizdiği bu programa kader denir. Zamanı gelince bu programı tatbika koyması da kazâ'dır.
 Şu halde kazâ ve kadere îman; Allah'ın her şey'i bildiğine, ezelde programladığına, sonra da zamanı gelince eşya ve olayları o bilgi ve programa göre yaratmakta olduğuna tereddütsüz olarak îman etmektir.
  Âlemde Hayrın Yanında Şerler de Yaratılmaktadır. Allah'ın Şerleri Yaratması Nasıl Olur?
 Hayrı da, şerri de yaratan Allah'tır. Bu inanış, Kadere îmanın bir cüz'üdür. Ancak âlemde yaratılan hayırlar asıl, şerler ise fer'îdir. Hayırlar küllî, şerler cüz'îdir.
 Şerrin yaratılması, "her şey zıddıyla bilinir" kaidesiyle, hayrın hakikatı ve güzelliği ortaya çıkması içindir. Meselâ hastalık olmasa, sıhhatın nasıl kıymetli bir nimet, büyük bir ganimet olduğu bilinemezdi. Karanlık olmasa, ışığın değeri anlaşılamazdı. Kötülük olmasa, iyiliğin fazîlet ve üstünlüğü idrâk edilemezdi.
 Alemde hayrın yanında cüz'î kalan şerler hiç yaratılmasa idi, hayrın mâhiyeti ve güzelliği tam görülemediği gibi; hayrın nevîleri, dereceleri, çeşitleri de anlaşılamazdı. Böylelikle cüz'î bir şerrin yaratılmaması neticesinde pek çok hayırlar vücuda gelemezdi, dolayısıyla büyük bir şer ve zarar ortaya çıkardı.
 Ayrıca şer ve hayır telâkkisi, çoğu zaman insanın anlayışına ve bakış açısına göre de değişmektedir. İnsan bâzı şeyleri kendisi için şer ve çirkin bulurken, aslında o şey onun hakkında tamamiyle hayırdır. Fakat insan hodgâm (bencil) ve zâhir-perest olduğu için, ilk bakışta kendi menfaatine aykırı bulduğu her hâdiseye şer hükmünü verebilmektedir. Bunu bir misalle açıklayalım: Mühim bir iş için uçağa binecek bir adam, bineceği uçağı kaçırsa, bu ona büyük bir şer olarak gözükür. Çünkü menfaati zedelenmiş, dünyevî bir işi aksamıştır. Ancak daha sonra havada uçağın kaza yapıp düştüğünü farz edelim. Bu durum karşısında da, aynı insan, daha önce şer telâkki ettiği şey'in, aslında kendisi için ne kadar hayırlı olduğunu düşünmeye başlıyacaktır.
 Demek ki ilk bakışta insana şer gibi görünen pek çok hâdise, netice itibariyle iyi ve hayırlı olabilmektedir... Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu hakikatı ne güzel dile getirmiştir:
"Hak şerleri hayreyler / Zannetme ki gayreyler / Ârif anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..."
 Şerrin Allah'ın ilmi ve iradesi dışında meydana geldiğini ve Allah'ın şerleri yaratmadığını söylemek; Allah'ın İlim, İrâde ve Kudret sıfatlarının bir hududu ve sınırı olduğunu iddia etmek demektir. Bu ise, ulûhiyetin
şânına bir noksanlık isnâdı olduğu gibi, kâinatın bir plân ve programa göre yaratıldığı gerçeğine de zıddır.
 Bunun içindir ki Hayır ve şerrin de Allah'tan olduğu, Allah tarafından yaratıldığı hususu, Kaza ve Kadere îmanın içinde yer almış ve bu inanç üzerinde ayrıca durulup te'yid edilmek lüzumu duyulmuştur.
 İnsanın İşlediği Hayrı da, Şerri de Allah Yarattığına Göre, İnsan Nasıl Yaptığı Şerden Mes'ûl Tutulabilir?
 Allah Teâlâ bizim yapacağımız iyi-kötü bütün hareketlerimizi, hayır ve şer bütün davranışlarımızı bilir ve zamanı gelince de yaratır. O'nun bu bilmesi ve yaratması, bizim mes'ûliyetten kurtulmamızı gerektirmez. Zira Allah, biz insanlara, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri birbirinden ayırdedip bunlardan birini tercih etme irâde ve ihtiyarını, kabiliyet ve hürriyetini de vermiştir. İnsandaki bu ihtiyar ve irâdeye, "cüz'-i ihtiyar" veya "cüz'-i irâde" denir. İnsan bu kabiliyetini kullanarak iyiyi veya kötüyü, hayrı veya şerri seçebilir. Allah da onun bu tercihine göre, fi'lini yaratır. Demek ki, Allah kulun iyi veya kötü fiillerini, onu iyilik ve kötülük yapmaya zorlayarak değil, bil'akis irâde ve ihtiyarını kullanması sonucu yaptığı tercihe göre yaratmaktadır. Kul iyiyi tercih ettiyse iyiyi yaratır, kötüyü tercih ettiğinde de kötüyü... Bu durumda mes'ûliyet de, seçim ve tercihi yapan insana ait olur.
 Özet olarak denebilir ki, kulun fiillerinde şerri ve kötüyü yaratan Allah'tır; fakat onu isteyen, kazanan, kesbeden insandır. Bu sebeble mes'uliyet de insana aittir.
 Allah Ezelde, Olacak Her Şey'i Bilmekle Bizi O Şey'i Yapmaya Zorlamış Olmaz mı?
Hayır. Çünkü kulun bir şey'i yapacağını Allah'ın bilmesinin, kulun fi'li üzerinde zorlayıcı bir te'siri yoktur. Bunu bir misalle izah edelim:
 Astronomik incelemeler neticesi 1 sene sonra ay'ın tutulacağını bildiğimizi farzedelim. Günü gelince ay tutulsa, bu, ay'ın biz bildiğimiz için tutulduğu mânasına gelebilir mi? Hayır. Çünkü ay, biz bildiğimiz için değil, tutulma sebeblerinin varlığından dolayı tutulmuştur. Biz o sebebleri daha bir sene önceden ilmî incelemelerle keşfederek ay'ın tutulacağı hususunda bilgi sahibi olduk. Hiçbir zaman biz ay'ın tutulacağını söylediğimiz için ay tutulmadı.
 Aynen bu misal gibi, Allah da kulun irâdesini hayır veya şerden hangi istikamette kullanarak nasıl bir davranış yapmak istediğini önceden bilir, onu tesbit ve takdîr eder. Zamanı gelince de kulun istediği istikamette yaratır. Allah'ın bu bilmesi, kulun o fi'li işlemeyi istiyeceği içindir. Yoksa, Allah bildiği için kulun o işi yapmayı istemesi ve işlemesi söz konusu değildir.
Şu halde, kulun irâdesini kullanarak işlediği fiillerini Allah'ın ezelde bilip takdîr etmesi, kulu mes'uliyetten kurtarmaz. Çünkü, bu bilişte kulu bir zorlama, irâde ve ihtiyarını ortadan kaldırma durumu kesinlikle yoktur.
 Kaza ve Kader İnancının, âmentü İçinde Yer Almasının Hikmeti Nedir?
Kaza ve Kadere îman, aslında imanın son hududunu gösteren, hal ve vicdanla ilgili çok ince bir mes'eledir. Mü'min kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna îman ile, her şey'i, hatta nefsini ve fiillerini bile Cenâb-ı Hakk'a verir. Bu durumda, mes'uliyetten kaçmaması için karşısına cüz'-i ihtiyârî çıkar. "İstek ve iradenle yapıyorsun, o halde mes'ulsün" der. İnsan cüz'-i ihtiyârîsine dayanıp yaptığı iyilik ve kemâlâtı nefsine mâl edip mağrur olacakken, bu sefer de karşısına kadere iman çıkar. "Haddini bil, yapan sen değilsin. Yapan ve yaratan, takdîr ve irâde eden Allah'tır" der.
 Görüldüğü gibi, kader nefsi gururdan, kibirden kurtarmak; cüz'-i ihtiyarî de mes'uliyet ve mükellefiyetten kaçmasına fırsat vermemek için îmanın esasları arasına dahil olmuşlardır.
 Bunun aksi, yani, insanın mes'uliyetten kurtulmak için kadere yapışması; yaptığı iyilik ve hasenelerle gururlanması için de cüz'-i ihtiyarîye sarılması, kadere îmanın sır ve hikmetine aykırıdır.
 Kaza ve Kadere İnancın İnsan Hayatı Üzerindeki Te'sirleri Nelerdir?
 Kaza ve Kader inancı, insanda ye'sin ve ümidsizliğin ve kederin en büyük ilâcıdır. İnsan, başına gelen felâket ve musîbetlere, kadere olan inancı sebebiyle, Allah'ın takdîri gözüyle bakıp kendini teselli eder. Onun takdîrine rıza gösterir. Kudreti sonsuz bir Rabbın murâkabesi altında olduğunu hisseder. O belâ ve musibetin Allah'tan geldiğini bildiğinden, kurtulmak için yalnızca O'na iltica eder, O'na yalvarır. Gelen musibetin kendisi için keffâret ve afv sebebi olduğunu düşünür, sabır ve metanet gösterir.
Bu sırdandır ki,
"Kadere îman eden, kederden emîn olur" denilmiştir.
   Kadere îman, insan rûhunu dünya kadar ağır yüklerden de kurtarır. Çünkü insan, bütün kâinatla alâkadardır. Maksadları ve arzuları, ideal ve hedefleri sonsuzdur. Kudret, irâde ve hürriyeti ise, sınırlı ve mahduddur. Arzu ve maksadlarının, düşünce ve fikirlerinin bâzan binde birini bile gerçekleştirmeye gücü yetmez. Bu durumda insanın gerçekleşmeyen arzu, ideal ve düşünceleri, onu mânen baskı altında tutar, ruhunu ezer, kalb ve vicdanını sızlatır. Ümidsizliğe düşürür. İşte kadere îman, bu durumdaki bir insanın en büyük teselli kaynağı, şevk ve gayret menba'ı, ümid ışığı, üzerindeki ağırlıkları yükleyebileceği metin bir istinad noktasıdır.
 Daha önce de belirttiğimiz gibi, kader, insanı gurur ve kibirden kurtarır. Nefsin ve benliğin insanı havalandırarak yoldan çıkarmasına, bir nevi fir'avunlaştırmasına mâni olur. Tevazu' ve mahviyet sâhibi kılar.     OKUMA PARÇASI: ASHÂB-I KİRÂMIN KAZA VE KADER ANLAYIŞI
 Rivâyet olunduğuna göre bir hırsızı yakalayıp Hz. Ömer'e getirdiler. Hz. Ömer (ra) ona:
-Niçin çaldın? diye sordu. Hırsız:
- Çaldımsa Allah'ın takdîriyle çaldım. Allah böyle takdîr etmiş, diye cevab verdi.
Hz. Ömer bu cevaba hiçbir şey demedi, yalnız emir verip hırsızlık cezası olarak elini kestirdi ve ayrıca da dayak attırdı. Kendisine niye böyle iki ceza verdiği soruldu.
- El kesmek hırsızlıktan, dayak da Allah'a yalan ve iftirasından dolayı, cevabını verdi.
* * *
Hz. Osman'ın katli hâdisesine iştirâk edenlerden bâzıları, Hz. Osman'ı kendilerinin öldürmediğini, onu öldürenin Allah olduğunu ileri sürmüşlerdi. Evini muhasara ettikleri zaman ok atarken, Hz. Osman'a:
- Bu okları sana attıran Allah'tır, diyorlardı. Hz. Osman (ra) onlara şu güzel cevabı vermişti:
- Allah'a iftira ediyorsunuz ey yalancılar! Eğer oku Allah attırsa idi, hedefe isabet etmez miydi?
* * *
Bir ihtiyar, Hz. Ali'ye şunu sordu:
- Bizim Şam'a (Sıffîn Harbi'ne) yürümemiz, Allah'ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söylemelisin!
Hz. Ali şu cevabı verdi:
- Bitkileri, çimenleri bitiren, mahlûkata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak, bu ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle değil de nedir?
- Öyle ise bizim yorulmamız boşuna, bizim için mükâfat, ecir ve sevaba hak kazanmak yok gibi...
- Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşde de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırılmış, buna mecbur edilmiş değilsiniz. Bunları arzunuzla yaptınız.
-Bizi kaza ve kader sevketmedi mi?
- Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevab ve ıkâb bâtıl olurdu. Va'd ve vaîde, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ıkâb etmez, iyilik sâhibini de övmezdi. İyilik yapan övülmeğe, kötülük yapandan lâyık olmazdı. Kötülük işleyen de yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstehak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler, putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğruyu görmeyen körlerin sözleridir. Onlar, bu ümmetin Kaderiyesi ve Mecusîleridirler. Allahü Teâlâ kullarını muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de nehyetti. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itâata mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşuboşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan varlıkları boş yere yaratmadı. "Böyle şeyler kâfirlerin zanlarıdır, yuh olsun kâfirlere, onlara cehennem var."
Bunun üzerine yine sordular:
- Öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir?
Hz. Ali:
- O, Allah'ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu âyet-i kerîmeyi okudu:
"Rabbin ancak kendisine kulluk etmenizi emir buyurdu."
İhtiyar sevinerek kalktı ve:
- Sen o zâtsın ki, sana itâat sayesinde kıyâmet günü Allah'ın rızası umulur. Dinimizin anlayamadığımız mes'elesini bize açıkça îzah ettin. Allah, sana bunun en güzel ecrini versin."

 
Evrenin Yasaları:
Yasa: Nizam, örf, kanun, geçerli olan kural (TDK) anlamlarına gelir. Kanun ile yasa hemen aynı anlama gelir; ve anlam alanı nizamdan daha geniştir. Nizam yasayı da içermekle beraber, kainattaki düzeni de ifade edebileceğimiz şekilde: düzgünlük, tertip, şekil, tarz, üslup, usul, kaide gibi anlamlara gelir.
Yeryüzünde doğal yasalar gereği görülen nizam ve düzenlilik hakimdir. Nizam ve yasanın olabilmesi için: zaman, süreç ve araç olmalıdır. “Ebedi” olmak ucu bucağı görülmeyen bir uzunlukta, varlıkların nizam ve intizam içinde olmalarını beklemek mantığa pek uymuyor. Çünkü, kuşatılamayan zaman içinde varlıkların “kaderini” tutmak ve kuşatmak imkansızdır. Fakat alemlerin rabbi olan Allah hem pek çok ayetinde belirttiği gibi “her şeyi bir ölçü” ile yaratmış ve her şeye “belli bir süre” içinde yaşama imkanı tanırken bu çerçevede “her şeyi bir gayeye göre” yaratmıştır. (46/3, 44/38-39)
Her şeyin belli bir ölçü içinde yaratılması (87/3, 54/49, 46/3, 35/1-2) hem her şeyi belirlenen bir “kader” çerçevesinde yaratması (Elmalılı, c. 7, sy. 83) hem de yaşatılan nesne ve kainattaki olayların belli bir düzen ve belirlenmişlik ile yaratılmasıdır.
“Belli bir süre içinde” yaratması, hiçbir şeyin ebedi olmadığı, varlık gayesini tamamlaması, kendisine verilen sürecinde bitmesi ve dünyevi varlığının yok olması anlamındadır. Kıyamet inancı bu yegane “ölçü” koyucu ve ebedi olan Allah’ın K.Kerim’de önemle durması bu gerçekliği göstermektedir; ve süreç sonunda başta iradi bir hareket alanına sahip olan insan yeryüzünde yaptıklarının hesabını verecektir. Ve her şey bu belirlenmişlik ve nizamla “belli bir gayeye göre” yaratılmışlardır. Yaratılan hiçbir şey boş, anlamsız ve oyun olsun diye (44/38) değil ancak kainattaki görevlerini yerine getirsin ve kendi kanunları ile daha şümullü olan evren kanunlarına hizmet etsin, Allah’ın kendisi için yarattığı kainatta insan tasarrufta bulunsun diye yaratılmıştır. “Yasa” ve “düzen” kavramıyla ayrı tutulamayacak olan Allah’ın Rab sıfatının üstünde durmak istiyorum.
Rab: Terbiyenin üstün gerçeklerine sahip kuvvetli ve en mükemmel bir terbiyeci demektir (Elmalılı c. 1, s. 79). Ayrıca sahip bütün eşyanın kendisiyle olup Allah’a işaret eder (Elmalılı I,80). Rab: Kendisine itaate dilen efendi, bir şeyi düzene koyan, bir şeye sahip olna zat manasındadır. Allah mahlukun işlerini düzene koymuştur (Taberi, Muhtasar, c. I, s. 10) ve o Fatiha suresinde olduğu Alemlerin Rabbi olarak nitelendirilmiştir. Alemlerin Rabbi olması yaratılan tüm varlıkların görülen ve görülmeyenlerin yaratıcısı, düzene koyucusu, terbiye edicisidir. O, yarattığı her şeyi Onların özüne koyduğu nizamla yaratan Rabdır.
Kuran-ı Kerim’de, Rab oluşunun tezahürü olan nimetlerindeki intizama değinilmiştir.
Mesela, 16 Nahl 68-69’da “Rabbin bal arısına, Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kendilerine yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.”(tercüme, I DV yayınları komisyon tercümesi) buyurulmaktadır.
Ayette yukarda belirttiğimiz şekilde bal arısının varlık gayesi belirtilmiştir. Bal arısının Allah’ın vahyi ile belirttiği özelliği, onun varlık nedeni ve yaşam nizamı/kanunudur. Bu emir kainattaki her bal arısında varlık şartı olarak kanunlaşmıştır. Bu ayette somut olarak zikredilen vahiy canlı ve cansız tüm varlıkların özünde vardır; ve Allah Rab ismi gereği hem yaratıcı, nizam koyucu hem de onu denetleyicidir. Ve birgün varlığını yok edecek olan da yüce Rab’dır.
“Bazı filozoflar bütün alemin böyle aşamalı bir terbiye ve gelişim kanununu takip ettiğini görmemişlerdir. Varlığın ezeli olduğunu söylemişlerdir.
Bütün alemde eskiden beri türlü türlü varlıklar serpilmiş, fezada hiçbir ortak düzen takip etmeyen yıldızlarda sayısız oluşum ve varlık türleri bütün özel tabiatlarıyla ezeli bir zorlama içinde yüzer giderler (Elmalılı I, 80). Gözlerimizle varlıkların yokken oluştuğunu sonra da yine yok olduğunu görebiliyoruz. Göremediğimiz varlıkların da böyle olduğunu akıl yürüterek anlayabiliyoruz. Karmaşa da bile varlığı devam ettirebilecek bir kanun olduğunu sezinleyebiliyoruz. Bu da Rab’bın tecellisinin kanıtıdır.
“Alemde yaratma, terbiye, saflaşıp, seçilme ve gelişim, yok olma yürürlükte olan bir kanundur.” (Elmalılı, I, 81)
Yasa/kanun olması bir olayın aynı şartlarda tekerrür edebilmesidir. Mesela suyun deniz seviyesinde daima 100ºC’de kaynaması gibi. Her şeyin bir kanuna göre yaratılması Allah’ın ayeti/delili olması yanında insanın tasarruf altına alarak kontrol edebilmesi ve üretim faaliyeti gerçekleştirmesine yardımcı olur. “Her yasa insan aklına bir zorunluluk fikri yükler. Bu zorunluluk yasanın sınırları çerçevesinde aklı bağımlı kılar. Sözgelimi çekim karada ve denizde hareket ilkelerine nicedir aklı bağımlı kılan bir yasadır. İnsan bu yasanın hükmünü ortadan kaldırıp bu zorunluluktan bağımsız olamaz. Onun yapabileceği şey bu yasanın genel geçer şartlarına hükmedilmektir. Bugün olduğu gibi çekim yasasının ilkelerini uygulayarak kendisine uzay ve kıtalar aşırtan modern araçlar yapabilir. Aslında doğa yasası dediğimiz şey üzerine inatla gelen insana kendini teslim eden bir karaktere sahiptir. Üstelik insanı bir tür kışkırtmayla yönlendirecek sınırları dar bir determinizmin içine hapsolmasını önleyecek biçimde araştırmaya sevk eder.” (Ş. Ali Düzgün, Din-Birey-Toplum, s. 74)
Kainattaki yasalar sadece doğada yoktur. İnsanı ilgilendiren ve daima soyut bir alan olan sosyal hayatta da vardır. İlk Öğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatında 8. sınıf, 4. ünitede “Kaza ve Kader inancı” içinde “Evrenin Yasaları” adı altında “fiziksel, Biyolojik ve Toplumsal Yasalar” konusu bulunmaktadır.
Fiziksel Yasalar:
Somut ve görünen alemde geçerli olan yasalardır. Bu yasalara doğa yasaları da denilmektedir. Uzayın uçsuz derinliklerindeki hareketlerde, bir atomun yapısında, okyanusların derinliklerinde bu yasalar gözlenebilir. Madde ve enerjinin oluşumu, değişimi, yapısı, hareketi ve maddeler arası ilişki ile ilgilidir.
K. Kerimde bu yasalara değinilmiştir. “Size varlığının delillerini göstermesi için Allah’ın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (31 Lokman-31)
             Suyun, özellikle yoğun olan deniz suyunun kaldırma kuvveti vardır. Fakat özkütlesi sudan fazla ise bir cisim suda kalamaz, dibe çöker. Gemilerin ağırlığı çok fazladır. Ama kaldırma kuvveti kanunun kullanarak ve ondan yararlanarak bu kanun kontrol altına alınabilir. Hz. Nuh’tan beri kullanılan gemiler bunun sonucudur. Ve bu delili anlamak için çok sabretmek ve çok şükretmek gerektiği belirtilmiştir. Bu son bölüm kainat kanunlarının bişze açılması ve onları kontrol altına alabilmemiz için birincisi Allah’a tevekkül, sabır ve şükür gerektiği, ikincisi    ise sabır ederek, yani onları çözmek için çaba sarfederek, bu arada sabredip şükredersek çabamızın sonunda ibret alınabilecek bir kanunun kontrolü sağlanabilir.
“Üstlerinde kanatlarını aça kapata uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları havada Rahman olan Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.” 67- Mülk 19) Elmalılı şöyle yorumlar: İrili ufaklı kartal, kara kuş, leylek ve diğer kuşlar havadan ağır olan vücutlarıyla bulutlar gibi yüksekte nasıl duruyorlar? Nasıl menzil alıpta gidiyor yer ve gökte yaratıcının rızkından nasip alıyorlar. Onlar bütün bu eylemlerinde hareket ve davranışlarında kendi işlerinden gelen bir güdü ve bir irade ile bunları yapıyorlar. Ancak her durumda da onları ancak Rahman tutuyor. Bütün kuşlar ancak Rahman’ın rahmet eseri olan bir düzen ve bir iradesi ile yükseklerde uçabiliyorlar.” (Elmalılı; VII,505)
Elbetteki her şeyin yapıcısı hareket kabiliyeti vericisi Rahman Mülk Suresi 19. Ayette varolan bir yasanın varlığının bilinmesi göz önünde bulundurularak, -bu yasa yerçekimi kanunu-bu yasanın üstünde başka bir yasanın olduğu ve bunun Rahman’ın emrinde olduğu belirtilmiş. Yerçekimi kanunu keşfedildiğinden önce de insanlar yerçekiminin farkındaydı. İsmi ancak keşfedildikten sonra koyuldu. Çok eski tarihlerden beri yüksekteki bir cismin aşağıya bırakıldığında toprağa doğru hareket edeceği aşikardır. Ayette Evren kanununa ters başka bir kanun olan kuşların kanat çırparak uçabileceği gerçeğine değinilmiştir. Günümüzde yapılan uçaklarda kuşların bu kanunlaşan uçma kabiliyetleri dikkate alınarak yapılmıştır.
K. Kerimde gök cisimleri ve hareketlerinin çokça ismi geçmektedir. Güneş ve ayın bir yörüngede ve hesap dahilinde hareket ettiği (Rahman-5), insanlar için bir hesap ölçüsü olduğu (6 Enam-96) belirtilmektedir. Gece ve gündüz dönüşümü hatırlatılmaktadır (31 Lokman-29). Yıldızların düzeni onların yol bulmaya yardımcı olmasını sağladığı belirtilmektedir.
Yine fizik kanunu olarak dünyada birkaç yerde bulunan tuzluluk oranı birbirinden farklı iki denizin birbirine karışmaması da belirtilmiştir. “O iki denizi birbirine kavuşturmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır. Birbirlerine geçip kavuşamazlar.” (55 Rahman19-20)
Biyolojik Yasalar :
Biyolojik yasalar da canlılarla ilgili olan yasalardır. Canlılığı karakterize eden özellikler: beslenme, çoğalma, büyüme ve şekil değiştirme, uyartılma, kalıtım ve kendine benzerini ortaya çıkarmadır. Canlının yapı birimi hücrelerdir. Ancak her canlının hücreleri birbirlerine hem benzemez hem de sayıları farklıdır. Aynı türde benzer olan hücrelerin her canlıda bulunan ortak özellikleri beslenme, üreme, solunum, çoğalma, hareket, boşaltım gibi olayları gerçekleştirecek bölümler vardır. Hücrelerin bütün bu bölümleri arasında sıkı bir işbirliği görülür ve bu işbirliği bozulursa hücrenin dengesi bozulur ve hücre ölür.
Günümüzde bilinen iki milyonun üstünde canlı çeşidi vardır. Bunları ayırt etmek için canlıları iki kısma ayırabiliriz. Bunlar bitkiler ve hayvanlardır (okul destek ansiklopedisi). Hayvanlarda; kıllı olan insan ve akılsız olan diğer hayvanları içerir.
Bitkiler, kendi besin maddelerini kendileri fotosentez yolu ile elde ederler. Fotosentezde yeşil bitki, ışıkta karbondioksit, su gibi basit inorganik bileşiklerden karmaşık yapılı organik moleküller yapar ve olay sonuna oksijen gazını serbest olarak havaya bırakır. (Okul Destek Ansiklopedisi) Bu olay, bitkilerde bir yasadır.
Bitkiler, insanın da yaşatıldığı toprakta tohum halinde yaşamlarına başlamaktadırlar. “Taneyi/tohumu ve çekirdeği çatlatan Allah’tır. O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır…” ( 6 En’am 95 ) buyurularak, bu evren kanunu Kur’an’da belirtilmiştir.
Bir canlının varlığı için su şarttır. “O gökten su indirendir, işte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üst üste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları birbirine benzeyen bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın ! kuşkusuz ki tüm bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” ( 6 En’am 99 )
Ayet’te, yağmurla gökten canlılar için hayat kaynağı, yaşam kanunu su indirmektedir. Bu su ile tohum yeşermekte ve yeşeren bitki mevsimi gelince dallarında meyve ve yeni tohumlar taşımaktadır. Ayet’te “ meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın!” denilerek düşünmeye teşvik etmektedir. Kanunların keşfedilmesi ve onlardan yararlanmaya yöneltilmektedir.
Kur’an-ı Kerîm de insanın bazı özelliklerine de değinilmiştir.insanın yaratılış ve doğum aşamaları zikredilmiştir. ( 35 Fatır 11, 40 Mü’min 67, 23 Mü’minun 12, 96 Alak 1-2, 53 Necm 45-46…… ). İnsanın yaşı ilerledikçe zayıflaması ( 36 Yasin 68, 16 Nahl 70 ) ve hayat kanunu olan ölmesi de belirtilmiştir (21 Enbiya-34-35; 23 Müminun-15; 29 Ankebut-57).
Toplumsal Yasalar:
Toplumda hükümran olan ve toplumun hareketleri ile oluşan yasalardır. Toplumdaki yasalardan bahsettiğimizde tabiattaki yasa fikrini toplum alanına aktarmış oluruz. Kuran’da doğrudan doğruya insanlara seslenildiğine, bu insanlar toplumsal gelişme ve değişmenin ekseni, temel belirleyici olduğuna, her biri Allah önünde sorumlu tutulduğuna göre cereyan eden bütün olaylarda ve değişimde en büyük yük ve sorumluluk insanlara yüklenmektir. Ama İslam tarih ve toplumda bazı yasaların rol oynadığını da inkar etmez. Ancak bu teorinin kurallarını biraz yumuşatır. İslam’da hem kendi yaptıklarından sorumlu olan insan toplulukları hem de kat kat kendilerinden hesap sorulacak bireyler vardır. Kuran’ın “onlar için kazandıkları, senin için de kazandıkların vardır(Bakara 134)” ve “Her can kendi kazandığından hesaba çekilir(74 Müddessir-38)” ayetten bu sorumlulukları ortaya koymaktadır (Ş.A. Düzgün, Din-Birey-Toplum, s.69).
İnsan doğanın, toplumun ve tarihin yasalarını iyi bilirse onlara hakim de olabilir. Kuran toplum kanunlarından bahsederken insanın bireysel sorumluluğunu gözardı etmez. “Kuran düşüncesine göre insan toplumun kurallarını iyi tanımalı ve bu kurallardan faydalanarak toplumun gelişmesine katkıda bulunmalıdır(Ş.A.Düzgün, oge, s. 70)
Ş. Ali Düzgün’e göre K. Kerim’de toplumların yükselişine veya düşüşüne neden olan doğal kanunların dört tane faktör olduğunu söyler. Bunlar:
1) Adalet ya da adaletsizlik: Toplum adil ise uzun ömürlü adaletsiz ise kısa ömürlüdür. Bununla ilgili Kuran’da Musa ve Fravun kıssası verilebilir. Fravun rablık iddiası ile halka zulmetmiş, adil davranmamış ve sonunda tebabı ile yok olmuştur. Kuran kıssaları toplum yasaları konusunda bize bir çok bilgi vermektedir ve kanun oldukları gösterilmek için de Kuran’ın çeşitli yerlerinde tekrarlanmaktadır. Fravun Musa kıssası da bir kanunu dile getirir. Ama bir toplumun adaletsizlik nedeniyle yok olması aşamalı olarak ve farklı şekillerde olabilir.
2) Birlik ya da Parçalanma: Bu da toplumun düşüşüne ya da yükselişine sebep olur. “bir araya gelme iman için ya da bir hakikatin tecellisi için olmalıdır, kötü olan bir şeyi işlemek için değil(Ş. A. Düzgün, oge, s. 71).
3) iyiliği Emretmek ya da Kötülüğe Özendirmek: Kuran’da bazı insanlar iyiliği emredip, kötülükten men etmedikleri için kınanmakta ve yok oluşları bu sebebe bağlanmaktadır. “Nemelazımcılık” toplumda kötülüklerin gelişmesine ve toplumun zayıflamasına neden olur.
4) Ahlak ya da Sefahat: İnsan davranışları ahlaki ölçülere göre ise toplumun refahına, ahlaksızlığın, kişisel çıkarların ve sefahatin egemen olası ise toplumun düşmesine neden olur.
Toplumsal problemlerde yasaların varlığını keşfedersek problemi çözme yönünde çabamız farklı olacaktır.
K. Kerimde genel olarak kainattaki tüm yasaları gösteren ayetler bulunmaktadır. Mesela;
“O yaratıp şekil vermiştir. O her şeyi bir ölçüye göre yapıp, ona yolunu göstermiştir…”(87Ala-2-3)
“Biz gökleri ve yeri ikisi arasında bulunanları ancak bir gayeyle ve belli bir süre için yarattık”(46 Ahkaf-3)
“O göğün ve yerin ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”(37 Saffat-5)
“Göğü Allah yükseltti ve mizanı(dengeyi) o koydu. Sakın dengeyi bozmayın.”(55 Rahman 7-8)
“O birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah’ın yarattığında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar çevir bak göz aradığı bozukluğu bulmaktan aciz ve bitkin halde sana dönecektir.”(67 Mülk3-4)                
 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ZEKAT

1. iNSANIN PAYLAŞMA VE YARDIMLAŞMA İHTİYACI
Aynı toplumun bireyleri olan bu insanların birbirlerine ihtiyaçları vardır. Böyle bir toplumda komşusu açlık, hastalık çeken bir kişi, kendi içinden o komşusuna yardım etme gereksinimi duyar. Kendi ailesi için hazırladığı bir tas çorbasını muhtaç komşusuyla paylaşmak ister. Doktora, hastaneye gidemeyen komşusunu doktora, hastaneye götürmek ister. Sonucunda içini manevi bir mutluluk kaplar.
Aynı toplumun bireyleri olan insanların her açıdan birbirlerine ihtiyaçları vardır. Karşılıklı ihtiyaçların giderilmesi toplum bilincini güçlendirir. Aynı zamanda bu yardımlaşma ve paylaşmalar toplumdaki ekonomik ve sosyal dengesizlikleri de önler. Malını fakir ve kimsesiz ile paylaşmak aradaki sevgiyi artırır, toplumsal dayanışmayı geliştirir. Başkasının acısını paylaşmak kadar, insana huzur veren diğer bir manevi haz yoktur. Bir ölüm acısını paylaşmak ne güzel bir davranıştır. Aynı olayları biz de yaşayabiliriz. Bizim de başımıza öyle şeyler gelmez mi?
2. İSLAM’IN PAYLAŞMA VE YARDIMLAŞMAYA VERDİĞİ ÖNEM
İslam, inananlara her zaman paylaşmayı ve yardımlaşmayı tavsiye eder. Zira, her varlıklı Müslüman, Yüce Allah'ın ''... ve mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardı'' şeklindeki buyruğunu bilmeli ve inanmalıdır. İslam’da her Müslüman hem kendisinden, hem ailesinden, hem çevresinden, hem de toplumdan sorumludur. Müslüman kişi, bunlara karşı görevlerini tam olarak yerine getirmezse dünyada ve ahirette sorumlu olacaktır.
3. PAYLAŞMA VE YARDIMLAŞMA İBADETİ OLARAK ZEKAT
Zekat, kelime olarak ''temizlik, artma, bereket" gibi anlamlara gelir. Zekat, İslam’ın beş şartından biridir. Mal ile yapılan bir ibadettir.
Dini bir terim olarak zekat, belli bir malın veya paranın belli bir miktarını Allah rızası için bildirilen yerlerden birine vermektir. Zekat, yılda bir defa verilir.
4. ZEKATI KİMLERE VERİLİR?
Zekatı belli bir gelir seviyesine ulaşan Müslümanlar verirler. Bir Müslüman’ın zekat verecek kadar varlıklı sayılmasının şartları vardır. Bu şartları şöyle belirtebiliriz.
a. Zekat verecek Müslüman’ın borcu olmamalıdır.
b. Temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra belli bir miktar mala sahip olması gerekir. c. Zekat verebilmek için zekatı verilecek malın üzerinden bir sene geçmesi gerekir.
ç. Ayrıca zekat vermek için Müslüman, akıllı ve ergenlik çağına girmiş olmalıdır.
5. ZEKATI KİMLERE, NASIL VERMELİYİZ?
Kuran’da belirtildiğine göre zekat şu kimselere verilir:
a. Yoksullar: Bunlar, İslam ölçülerine göre zengin sayılmayan, kazançları geçimleri için yeterli olmayan kimselerdir.
b. Düşkünler: Hiç geliri olmayan yoksullardır.
c. Borçlular: Bunlar, israf etmedikleri halde, borçtan kurtulamayan kimselerdir.
ç. Bazı Yolcular: Yolda kalmış, kimsesiz ve parasız yolcular.
d. Zengin olduğu halde gurbette parasız kalanlar.
e. Allah Yolunda Çalışan Kişiler: Öğrenim yapmak isteyen, ama malı gücü olmayan kimseler; kendisini bilime adamış, malı bakımdan güçsüz olanlar; Allah'ın dinini yaymak için uğraşanlar, vatan, millet, Allah yolunda savaşanlar.
f. Kalpleri Müslümanlığa Isındırılmak İstenenler: Müslümanlığa sıcak bakan, ona karşı olmayan, İslam’a kazandırılmasında fayda olan insanlar.
Zekat; amca, dayı, hala, teyze ve bunların çocuklarına, akraba ve komşulara verilebilir. Zekat vermeye, zekat düşecek yakın akrabalardan başlanmalıdır. Zekat; anne, baba, eş, çocuklar, dede ve nine gibi bakmakla yükümlü olduğumuz kişilere verilmez. Çünkü, bunlar bakmakla yükümlü olduğumuz kimselerdir.
Zekat Nasıl Verilmelidir?
Zekat veren kişi, çok dikkatli davranmalıdır. Zekatı alanın ruh halini hep gözü nünde bulundurmalıdır. Onu incitecek, gücendirecek şekilde vermemelidir. Zengin, verirken gönülsüz davranmamalıdır. Fakirin başına kakmamalıdır. Aynı şekilde fakir de alırken ezilmemeli, mahcubiyet duymamalıdır. Bu konuda Yüce Allah da şu uyarıyı yapmaktadır: "Güzel bir söz ve bağışlama, eziyete dönüşen bir sadakadan daha iyidir; Allah zengindir ve halimdir. Ey inananlar! Zekat dahil her türlü sadakanızı başa kakmak ve eziyete dönüştürmek suretiyle boşa çıkarmayınız. Bu, inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kişinin tutumudur..."
6. ZEKAT NELERDEN VERİLİR?
Zekat verilecek mallar şunlardır: Altın, gümüş, para, ticaret malları, koyun, keçi, sığır, manda ve deve. Bu zekatı verilenlerden altının en az 81 gramından; gümüşün en az 561 gramından; en az 81 gram altın karşılığı ticaret eşyasından; en az 40 koyun ve keçiden; en az 30 sığır veya mandadan zekat verilir. Bunlardan zekat verilebilmesi için bunların sahibinin elinde bir yıl kalması gerekir. Ayrıca bunlar, zekat
verecek kişinin zorunlu gereksinimlerinden fazla olanlardır. Bu para ve mallardan kırkta biri zekat olarak verilir.
7. YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA YOLU OLARAK SADAKA
Allah için yoksullara yardım etmek anlamına gelen sadaka, muhtaçlara karşılıkSIZ yapılan yardım demektir. Ayrıca, her türlü iyilik anlamlarına da gelir.
Hatta bir güler yüz, tatlı bir söz bile sadaka sayılmıştır. Buna göre her çeşit iyilik sadakadır ve bunlara sevap verilir. Ayrıca dinimiz İslam; yol, çeşme, köprü, cami, okul, hastane gibi toplumun sürekli yararlandığı iyi şeyler yapanların ölümden sonra da sevap kazandıklarını bildirmektedir. Çünkü bu hayırları yapanlar öldükten sonra da insanlar, bunlardan yararlanmaya devam etmektedirler. Ramazan ayında varlıklı Müslümanların yoksullara yaptığı yardıma fıtır sadakası denir. Fıtır sadakası, Yüce Allah'ın kişiye canını bağışlamış olmasına karşılık bir şükran davranışı olmak üzere konmuştur. Sadaka-i fıtır, dilimizde ''can, baş sadakası'' diye de anılır. Fıtır sadakası, yeni doğan çocuklar için bile verilmesi gerekir.
8. ZEKAT VE SADAKA VERECEK DURUMA GELMEYE ÇALIŞMALIYIZ
İslam, bütün Müslümanların çalışmasını istemektedir. Zira Kuran’da Allah, şöyle buyurmaktadır: ''Hakikaten insan için kendi çalışmasından başkası yoktur''. Bu ayetten anlaşılacağı üzere insanın, eğer çalışmazsa maddi ve manevi olarak hiç bir şey elde edemeyeceği vurgulanmaktadır. Ayrıca çalışarak alın teri ile elde edilmiş zenginlikle Müslüman, Allah'ın İslam’ın şartları arasında emrettiği mali ibadetlerden olan Hac ve Zekatı yerine getirir. Sahibi olduğu malından yoksullara sadaka verir. Muhtaçlara yaptığı yardımlarla manevi olarak büyük bir haz duyar.
9. YARDIMLAŞMA KURUMLARIMIZ
Özellikle deprem, sel felaketi gibi toplum olarak sıkıntıların daha yoğun yaşandığı durumlarda insanlar, kendilerini daha da çaresiz ve kimsesiz hissederler. işte böyle durumlarda toplumsal yardımlaşma kurumları devreye girer. Bizim de ulus olarak, bu anlamda, dar günlerimizde bize yardımcı olan bazı kurumlarımız vardır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:
a. Kızılay: Bu yardımlaşma kurumlarımızın başında Kızılay gelir. Kızılay, ülkemizin neresinde doğal ve toplumsal bir felaketle karşı karşıya kalınsa, imdadımıza yetişir. Milletimiz de bu kurumumuza her türlü bağışı ile destek verir. Kızılay, başka ülkelerin felaketzedelerine de yardım eder .
b. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu: Bu kurumumuz, özellikle doğal afetler sonucu annesini ve babasını kaybeden, dünyada kendilerini görüp gözetecek kimseleri kalmamış bakıma muhtaç çocukları alarak onlara bakar ve onları büyütür. Dolayısıyla toplum hayatımızın çeşitli nedenlerle aksayan bir yanını bu kurumumuz, yaptığı hizmetle düzeltir. Ulusumuz, bu kurumumuza da desteklerini esirgemez. Kimsesiz çocukları alır, okutur ve iş buluncaya kadar koruma altında tutar.
c. Türk Hava Kurumu: Asker ulus olan Türk halkının sivil kesiminden özellikle gençlerin pilotluk eğitimi almalarını bu kurumumuz sağlar. Ayrıca ülkemizde tarım yapılan tarlaların ilaçlanması gibi hizmetler de bu kurumumuzun uçakları tarafından yapılır. Ayrıca paraşüt eğitimi gibi eğitimleri de üstlenmiştir. Yardımsever, gönlü zengin, cömert halkımız, bu kurumlarımızı çeşitli yardım ve bağışlarıyla destekler. Bu yardım çeşitlerinin başında ise, zekat ve fıtır sadakası gelmektedir. Kurban derileri de önemli bir destek sağlamaktadır.
 
     PAYLAŞALIM, YARDIMLAŞALIM:ZEKAT VE SADAKA
1)İnsanın Paylaşma ve Yardımlaşma İhtiyacı
        Toplumsal bir varlık olan insan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren başkalarınınyardımına ihtiyaç duyar. Bu nedenle insanlar toplu halde yaşarlar. İnsanların, yaşadıkları ortam içerisinde ayrılmaz parçası oldukları bazı toplumsal gruplar vardır. Bunların başlıcaları aile, okul, ve insanın yakın çevresi gelir.
         Nasıl ki vücudumuzun bütün organları bir birine bağlı ise ve biri bir diğerine ihtiyaç duyuyorsa, toplum içerisinde yaşayan insanlar da böyledir. İnsanların yeme, içme, giyinme ,eğitim, sağlık, korunma ve barınma gibi birtakım gereksinimlerini tek başlarına karşılamaları mümkün değildir. Onun içindir ki insanlar ,başkalarından yardım alarak ve onlara yardım ederek dayanışma içerisinde yaşamlarını sürdürürler.öğretmenin doktora, doktorun oto tamircisine ihtiyaç duyması bunun açık bir örneğidir. Bu örnekleri çoğalta biliriz.
          Toplum içerisinde yaşayan insanlar, ekonomik açıdan eşit koşullara sahip değildirler. Bir kısmı zengin, bir kısmı da yoksul ve muhtaçtır. Bir ise kendi ise kendi gereksinimlerini başkalarına muhtaç olmadan karşılayabilecek düzeydedir. Yoksul ve muhtaç insanlar, içinde bulundukları zorluklarla baş başa bırakılmamalıdır. Varlıklı insanlar, ekonomik olarak zor durumda olan insanlara yardım etmelidirler. Böylece toplumdaki ekonomik ve sosyal dengesizliğin giderilmesine katkı sağlanmış olur.
           Ekonomik açıdan zor durumda olan insanlara yardım edilmezse , onlar en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazlar;sağlıklı koşullarda barınamazlar, giyinemezler ve beslenemezler. Aynı zamanda eğitim ve sağlıkla ilgili gereksinimlerini karşılayamaz kendilerini geliştiremezler. Onların bu durumları, zengin olan insanları vicdanen rahatsız eder. Bütün bunlar, zengin olan insanları muhtaç ve yoksullara yardım etmeye yöneltir. Varlıklı kimseler, sahip oldukları olanakları zor durumda olanlarla paylaşırlar. Bunun sonucunda da yapmış oldukları güzel davranışın huzur ve mutluluğunu yaşarlar.
           İnsanlar, maddi yönden olduğu gibi manevi yönden de başkalarına ihtiyaç duyarlar. Sevinçlerini üzüntülerini, sıkıntılarını bir başkasıyla paylaşmak isterler. İyi ve kötü günlerinde dostlarının yanlarında olmalarını beklerler. Bu beklentileri gerçekleştiğinde mutlu ve huzurlu olurlar. Çünkü “Mutluluklar paylaştıkça artar, üzüntüler ise paylaştıkça azalır.”
  
    2)İslâm’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem
           İslamiyet sevgi, kardeşlik yardımlaşma ve dayanışma dinidir. İnsanların kardeşçe, paylaşıma ve yardımlaşmaya önem vererek yaşamalarını ister.
           Yüce Allah; kutsal kitabımız kur’an-Kerim’de iyilik yapmamızı, kötülükten sakınmamızı ve bu konuda birbirimizle yardımlaşmamızı istemiştir. Günah ve düşmanlıkta ise yardımlaşmamamızı istemiştir. Ayrıca o, çeşitli ayetlerde insanlarla dayanışma içerisinde olmamızı istemiştir.bir ayette şöyle buyurmuştur:”Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardı.”
           Peygamberimiz de insanları bir vücudun organlarına benzetmiştir. Organlardan biri rahatsız olunca, vücudun tamamının bundan etkileneceğini belirtmiştir. Peygamberimiz bir sözünde , “ Komşusu aç iken, tok yatan kişi bizden değildir.” buyurmuştur. O bu sözüyle zor durumda olanlara yardım etmeyen, onların içinde bulunduğu duruma duyarsız kalan kimselerin dini ve insani görevlerini yerine getirmediklerini vurgulamıştır.
           İslamiyet’in ilk dönemlerinde Peygamberimiz ve arkadaşları, paylaşma ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Örneğin Mekkeli Müslümanlar baskılar sonucu bütün mal ve varlıklarını bırakarak Medine’ye göç etmişlerdir. Medineli Müslümanlar, sahip oldukları maddi olanakları Mekke’den gelen kardeşleri ile paylaşmıştırlar. Onlara her konuda destek ve yardımcı olmuşlardır.
           Dinimizde zekat vermekten, tatlı sözlü olmaya ve güler yüzlü davranmaya kadar her şey dinimizce yardımlaşma olarak saymıştır. Müslümanların paylaşma ve yardımlaşmada yarış içinde olmaları istenmiştir. Maddi bakımdan hiçbir iyilikte bulunmayan kişinin, eli ve dili ile bir başkasına zarar vermemesi bile bir iyilik sayılmıştır.
           Dinimizde, insanlara yardım eden, onların sıkıntılarını gideren kimselere Allah’ın yardım edeceği bildirilmiştir. Böylece, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma teşvik edilmiştir.
           Bizler de dinimizin öğütlediği şekilde, insanlarla her konuda yardımlaşmalıyız. Allah’ın vermiş olduğu nimetleri başkaları ile paylaşmalıyız. Paylaşma ve yardımlaşmanın verdiği mutluluğu yaşamalıyız.
    3) Paylaşma ve Yardımlaşma İbadeti Olarak Zekat
           Zekat, Allah’ın farz kıldığı ve mal ile yapılan temel ibadetlerden biridir. Bunun için, bütün Müslümanlara farz değildir. Yalnızca zengin olan Müslümanların zekat vermesi istenmiştir.
           Zekat sözcük olarak;temizlik, çoğalma, artma, bereket anlamlarına gelir. Dini bir terim olarak ise, zengin sayılan bir Müslüman’ın, Allah rızası için yılda bir kere malının belli bir miktarını yoksul Müslümanlara vermesi demektir.
           Zekat Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinin ikinci yılında farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de zekatla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Namazı dost doğru kılın, zekatı verin. Kendiniz için her ne istemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızı görür.”
           Zekat; toplumda yardımlaşma ve dayanışma anlayışının yerleşmesini, zengin kimselerin toplumdaki yoksul, kimsesiz ve muhtaç insanlara yardım etmelerini sağlayan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerimde;muhtaç insanlara yardım eden, onları sıkıntıdan kurtaran kişilerin yapmış oldukları yardımların kendi mallarından bir şey eksilmeden eksilmeyeceği vurgulanmıştır. Allah’ın böyle kimselere yardım edeceği, onları ödüllendireceği belirtilmiştir. Bu konu ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “ Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane tohum gibidir. Allah dilediğine verir….”
           Zekat, insanın bencillik ve cimrilikten uzak kalmasını sağlar. Zenginlerin şefkat ve merhamet duygularını geliştirir,onların yoksul insanlarla güzel ilişkiler kurmalarını sağlar. Böylece yoksullar, toplum içinde yalnız bırakılmadıklarını anlarlar. Zekat, toplumda sevgi, saygı, birlik ve beraberliği sağlar.
     
          
 
 
    1.İnsanın Paylaşma ve Yardımlaşma İhtiyacı
     
           İnsanlar bir toplum içerisinde doğarlar ve yaşarlar. İnsanlar bütün gereksinimlerini tek başlarına karşılayacak durum değildir. Yeme, içme, giyinme ve barınma; arkadaşlık komşuluk gibi gereksinimlerini başkası ile paylaşarak giderirler.
           İnsanlar hem düşünce hem de beden yapıları itibari ile bir birlerinden farklıdır. Kimisi zengin, kimisi yoksuldur. Herkesin toplumda yerine getirdiği iş farklıdır. Birbirinden farklı özelliklere sahip bu insanlar ürettiklerini diğerleri ile paylaşmak zorundadır. Bir öğretmen öğrencisi ile bilgisini paylaşır, bir mühendisin yaptığı evlerde başkaları oturur,bir çiftçinin yetiştirdiği ürünlerden başkaları yararlanır. Böylece herkes ürettiklerini paylaşmış olur.
           Paylaşma ve Yardımlaşma;cimrilik,bencillik,açgözlülük,kıskançlık gibi olumsuz davranışlara engel olur. İnsanın doğuştan eğimli olduğu;başkalarıyla birlikte olma , paylaşma ve yardımlaşma gibi güzel özellikleri gelişmelidir. Bu güzel özellikler geliştirilmezse bunların yerini,insanlardan uzaklaşma,başkalarının hakkına göz dikme gibi olumsuz davranışlar alır. Buda aşırı mal ve para biriktirme hırsının artmasına neden olur.
           Yoksullara yardımda bulunmak,başkalarıyla bir şeyi paylaşmak insanda sevgi,saygı sorumluluk gibi güzel özelliklerin gelişmesine yardımcı olur. Buda insanın olgunlaşmasına yol açar.
           “Gönül zenginliği” ifadesinin anlamını ve yardımlaşmayla ilişkisini arkadaşlarınızla tartışınız.
           Yardımlaşma ve paylaşmanın toplumsal dayanışma,barış ve kalkınmaya katkıları çok büyüktür. Bir toplumda paylaşma ne kadar iyi ve dengeli olursa toplumsal barış da o kadar iyi sağlanmış olur. Zenginler, gereksinimi olanlara el uzatır ve onların sıkıntıdan kurtulmalarına yardımcı olursa zengin ile yoksul arsında güçlü bir bağ kurulmuş olur.
           Komşularda kendi aralarında yardımlaşırlar. Büyüklerimiz yemek yaparken gerekli malzemeler eksik olunca hemen komşudan alırlar. Ülkemizde halkımız bazı işlerini imece yolu ile yapar. Bunun ülkemizin kalkınmasında büyük yararları olmuştur.
           “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” Sözü sizce ne anlatmaktadır tartışınız.
           Daha güçlü ve huzurlu bir toplum olmamız için halkımız arasında birlik, beraberlik ve dayanışma ruhun güçlendirilmesi gerekmektir. Bu da Türk milletinin en güzel özelliklerinden birisi olan paylaşma ve yardımlaşma davranışının daha da geliştirilmesi ile olur. Bunları yapmak herkesin yurttaşlık görevidir.
           Paylaşma ve yardımlaşmanın neden bir ihtiyaç olduğunu çevrenizden örnekler vererek tartışınız
         
 
 
 
2)İslâm’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem
 
        İslam dini, Müslümanları bir bütün olarak görür. Bu yüzden Hz. Muhammed, Müslümanları bir bedenin organlarına benzetmiştir. Bu organlar arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi bedenin uyumlu çalışmasını sağlar. Bunun gibi, toplumun bireyleri arasındaki bağın güçlendirilmesi de toplumsal uyumun sağlanması için önemlidir. Bundan dolayı İslam dini toplumun üyeleri arasında yardımlaşma ve dayanışmayı öğütlemektedir.
           Yardıma muhtaç kişiler yardım istemekten veya durumlarını başkalarına bildirmekten çekinebilirler. Bu nedenle durumu iyi olanlar ihtiyaç sahiplerini bulup onların gereksinimlerini gidermekle yükümlüdürler. Peygamberimiz “Fakirleri araştırıp bulunuz, görüp gözetiniz…”buyurmuştur.(Riyazüssalihin c.I,s.314).
     insanlar zaman zaman ekonomik sıkıntılara düşebilir. Bu sıkıntılardan kurtulmak ancak karşılıklı iş birliği ve dayanışma içerisinde mümkün olur. İnsanların sıkıntılarını gidermenin dinimizce çok sevap olduğu belirtilmektedir. Bu konuda peygamberimiz, “Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse, Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık gösterir.” .(Riyazüssalihin c.I,s.284). buyurmuştur.
           Allah kur’an-ı Kerim de öncelikle yakın akraba ve komşularımıza yardım etmemiz gerektiğini haber vermektedir. “….. Anneye babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya,yanında bulunan arkadaşa, yolcuya elleriniz altında altın da bulunanlara iyilik ediniz…..”(nisa süresi 36)
 
1.Yukarıdaki hadise göre yardımlaşmaya niçin yakın çevremizden başlamalıyız?
 
2.“insanlar bir bedenin farklı organları gibidir; bir organ rahatsızlanırsa diğerleri de rahatsız olur.” .(Riyazüssalihin c.I,s.271) hadisi sizce neyi anlatmaya çalışmaktadır.
 3.“Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.”(hacc süresi,17) ayetinin ne anlatmak istediğini sınıfta arkadaşlarınızla tartışınız.
           Cimri olanlar yardımlaşmaktan kaçarlar. Yardım etmekle mallarının eksileceğini düşünürler. Halbuki yüce Allah, “……Sadaka veren erkekle, sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere, verdikleri kat kat artırılır. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır. (hadid,18) buyurarak bu yardımların karşılığının kendilerine verileceğini bildirmektedir.
      Yukarıdaki ayette ne gibi güzel davranışlar öğütlenmektedir?
                                                                                   ZEKATIN TANIMI
Zekat neye denir?
Zekat lugatta artma ve temizleme demektir. Istılahta ise belirli bir malın, dinin fakirlere vermesini gerekli gördüğü belli bir miktarına denir.
Zekatın hükmü nedir?
Zekat vermek farzdır. Farziyeti, kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
1- kitaptan delil: Konu ile ilgili Kuranı Kerim’de birçok ayet vardır. Bunlardan bir tanesi mealen şöyledir. “Dosdoğru namaz kılın, zekat verin.” (Bakara:110)
2- Sünnetten delil: “İslam beş esas üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka bir İlah bulunmadığına ve Muhammed’in s.a O’nun elçisi olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve ramazan ayında oruç tutmak.” (Buhari-Müslim)
3- Bütün müctehidler, zekatın farz olduğu hususunda birleşmişlerdir.
Zekat ne zaman farz kılındı?
Zekat hicretin ikinci yılında oruçtan önce farz kılınmıştır.
ZEKATIN FAYDALARI
Zekatın ne gibi faydaları vardır?
Zekat mali bir ibadet olmakla birlikte, birçok faydaları vardır. Bunları maddeler halinde şöylece sıralamak mümkündür:
1-                                              Zekat kişiyi cimrilikten korur, ona cömertlik kazandırır.
2-                                              Kişinin dünya malına duyduğu aşırı istekleri kırar.
3-                                              Zenginin yoksula karşı şefkat ve merhamet duygusunu canlandırır.
4-                                              Zenginin cemiyetteki yerini yükseltir.
5-                                              Kalbin katılaşmasını önler.
6-                                              Zengini hayır yapmaya teşvik eder.
7-                                              Allah’ın nimetlerine karşı kişinin şükretmesini sağlar.
8-                                              Zekat yoksulu ihtiyaç sahibi olmaktan kurtarır.
9-                                              Zekat fakire şahsiyet kazandırır.
10-                                          Çalışmaktan aciz olanlara normal bir hayat sürme imkanı sağlar.
11-                                          Zengin ve fakirin birbirine yaklaşmasını sağlar.
12-                                          İnsanı manevi kirden temizler.
13-                                          Her çeşit afet ve felaketlerden korur.
14-                                          Mala bereket kazandırır, çoğalmasını sağlar.
15-                                          Malın stok edilmemesini sağlar.
16-                                          Zekat mükemmel bir sosyal sigortadır.
Zekatın şartları kaça ayrılır?
Farz olmasının ve sahih olmasının şartları olmak üzere ikiye ayrılır:
Zekatın farz olmasının şartları nelerdir?
Zekatın farz olmasının şartları da mal sahibinde olması gereken ve malda bulunması gereken şartlar olmak üzere ikiye ayrılır.
Mal sahibinde bulunması gereken şartlar nelerdir?
a-                                       Müslüman olması
b-                                       Akıllı olması
c-                                       Buluğ çağına girmiş olması
Malda bulunması gereken şartlar:
1-     Tam mülkiyet: Bu tabirden maksat, malın hem mülkiyetinde hem de elinde olması demektir.
Bir kimse bir malın sahibi olduğu halde henüz eline geçmemiş ise (kadının kocasından alacağı mehir gibi) bu kimseye zekat gerekmez. Çünkü burada mülkiyet varsa da mal elde değildir. Yetimlere, fakirlere vb umumi yerlere vakfedilmiş mallarda zekat yoktur. Zira bu durumda mal elde ise de mülkiyet yoktur. Ancak belirli bir kişiye veya kişilere vakfedilmiş mallardan zekat vardır. Çünkü burada vakfın mülkiyeti vakfedilene geçer.
2-Nema: Kendisinden zekat alınan malın fiilen nemalı olması veya nemalanması mümkün olmalıdır. Nema, lugatta çoğalmak demektir. Istılahta ise, hakiki ve takdiri olmak üzere iki çeşittir. Hakiki nema; doğum, üreme, ticaret vb ile çoğalmaktır. Takdiri nema ise, malın çoğalmasının imkan dahilinde bulunmasıdır. Ticaret mallarında, arazi ürünlerinde ve hayvanlardaki nema hakiki, elde bulunan altın, gümüş ve kağıt paralardaki nema ise (çalıştırılıp çoğaltılması mümkün olduğu için) hükmidir.
3-Nisap: Bir malın zekata tabi olması için gerekli şartlardan biri de zekat nisap miktarına ulaşmaktır. Temel ihtiyaçları ve borcunun dışında kalan malı, zekat nisabına ulaşmayan kimse zekat vermekle yükümlü değildir. Ancak arazi ürünlerinde nisap şart değildir. Nisap dinin koyduğu bir değer ölçüsüdür. Her cins malla ilgili nisap oranları ileride açıklanacaktır.
Temel ihtiyaçlar nelerdir?
Kişinin oturduğu ev, gerekli ev eşyası, elbise, binek, meslek aletleri ve benzerleri temel ihtiyaçların başlıcalarıdır.
Zekatı engelleyen borçta aranan şartlar nelerdir?
a-Borcun nisap miktarı kadar bulunması veya nisabı eksilmiş olması.
b-     Borcun ödenmesi için mevcut nisaptan başka imkan bulunmaması.
c-      Borcun kullara ait olması veya Allah’a ait olup içinde kullarında hakkının olması zekat borcu gibi sırf Allah’a ait olan borçlar zekatı engellemez. Fitre, adak, kurban ve keffaret borçları gibi. Hac nafakası bu borçlara girer.
4-     Süre: Bir mala zekatın farz olabilmesi için bir diğer şartta sahibinin mülkiyetindeki malın üzerinden bir kameri(354 gün) yılın geçmesidir. Çünkü çoğalma, üreme ve döllenme ancak bu süre içerisinde gerçekleşir. Bu şartlar yalnız paralar, hayvanlar ve ticaret mallarına aittir. Arazi ürünlerinde nisap şartı aranmadığı gibi süre şartı da aranmaz.
ZEKATIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI NELERDİR?
1-     Niyet: Diğer ibadetlerde olduğu gibi zekat ibadetinde de niyet şarttır. Zekat fakirlere verilirken veya zekat için bir mal ayrılırken niyet etmek gerekir. Niyetin kalben yapılması yeterlidir. Dil ile söylenmesi gerekli değildir. Hatta bir mal yoksula zeka
niyetiyle verilirken bunun bir bağış ve hediye olduğunu söylemekte zekatın sahih olmasına mani değildir.(İbni Abidin 2/268-Fetavayi Hindiyye 1/121)
Bir kimsenin niyet etmeksizin fakire verdiği parayı daha sonra zekata vermesi caiz midir?
Söz konusu para henüz fakirin elindeyse zekatına sayması caizdir. Eğer fakirin elinden çıktıysa caiz değildir.
Bayram ve benzeri zamanlarda sevindirmek maksadıyla muhtaç ve mümeyyiz olan çocuklara veya müjde getiren fakirlere bahşiş olarak verilen paranın zekata niyetlenmesi caiz midir?
Caizdir.
2- Temlik: Verilecek zekatın sahih olması için niyet şart olduğu gibi temlikte şarttır. Temlik; zekat olarak verilecek mal veya paranın fakirin eline verilecek, mülkiyetine geçirilecek denmesidir. Bu yüzden zekat fakirin eline geçmedikçe sahih olmaz.
Temlik şartının dayandığı delil nedir?
“zekat veriniz” şeklindeki ayeti kerimedir. Ayrıca “Sadakalar (zekatlar) ancak fakirlerin, miskinlerin hakkıdır.” Ayetinde geçen cer harfi olan “lam” da temlik ifade eder. (İslam fıkhı 2/753)
Bir kimse fakirden alacağını zekatına sayabilir mi?
Sayamaz. Çünkü zekatta aranan temlik şartı meydana gelmez.
Fakirden alacağını zekata saymak için ne yapmak gerekir?
Alacağı kadar parayı fakire zekat olarak verir, fakirde aldığı bu parayı borcunu ödemek için iade eder. Böylece zengin zekatını vermiş, fakirde borcunu ödemiş olur. (İbni Abidin)
Kişi fakirden alacağı ev kirasını zekata sayabilir mi?
Sayamaz. Çünkü zekatta para veya malın fakirin eline geçmesi şarttır. Burada faydalanma varsa da fakirin eline geçen bir şey yoktur. (Tahtavi)
Zekata tabi olan mallar hangileridir?
1-                                       Altın, gümüş, banknot.
2-                                       Ticaret malları
3-                                       Hayvanlar
4-                                       Maden ve defineler
5-                                       Arazi ürünleri
Altın ve gümüşün nisap miktarları ne kadardır?
Altının nisabı 20 miskal (80.18 gr), gümüşün nisabı 200 dirhem (561.2 gr)dır.
Neden bazı kitaplarda 20 miskal altın 96 gr, 200 dirhem gümüş 641.4 gr olarak geçiyor?
Şer’i değil, örfi miskal ve örfi dirhem ölçü olarak alınmıştır. Günümüzde şer’i miskal ile şer’i dirhem ölçü olarak alınmıştır.
Altının ve gümüşün nisabını aşan fazlalıkta da zekat var mıdır?
İmammı Azam’a göre, altın ve gümüş zekat nisabını aşarsa 20 miskalden fazla altın, 4 miskale; 200 dirhem gümüşten fazla olan miktar 40 dirheme ulaşmadıkça bu fazlalık için zekat gerekmez. Ancak bu fazlalıkla birlikte bir ticaret malı veya bir miktar para bulunsa bunlar birbirine eklenerek hesaplanır. İmam Yusuf ve İmam Muhammed’e göre 20 miskali aşan altın ve 200 dirhemi aşan gümüşün zekatı yüzde hesabıyla verilir. (el-Fıkhül İslam 2/762)
Altın ve gümüş birbirlerine eklenir mi?
Altın ve gümüş zekat nisabında birbirlerine eklenir.
Karışımın hükmü nedir?
Altın başka bir madde ile karışım halinde bulunsa karışımın çoğu altınsa o altın hükmündedir, değilse o altın hükmünde değildir. Ticaret malı itibar edilerek, değeri üzerinden zekat verilir. Gümüşün karışımı da böyledir.                                                                                                                                   
Kadınların süs eşyaları olan altın ve gümüş süs eşyasından zekat alınır mı?
Bunlarda zekata tabidirler.
Hisse senetleri, tahvil ve hazine bonoları zekata tabi midir?
Zekata tabidir. Ticari bir kurumun veya devletin çıkardığı hisse senetlerini alan bir kimsenin üzerinden bir yıl geçince bu senetleri günlük rayiç üzerinden hesap edilip, ticaret malında olduğu gibi kırkta bir oranında zekat vermesi gerekir. Ellerinde tahvil ve hazine bonosu bulunanlar da ana para üzerinden zekatlarını vereceklerdir. Faiz haram olduğu için bu kısmına zekat düşmez. Faizli kısmın alınıp hiçbir sevap beklemeden fakirlere dağıtılması gerekir.
Alacaklıların zekatı kaç kısma ayrılır?
Üç kısma ayrılırlar:
a-Kuvvetli alacaklar: Borç olarak verilen paralar ile veresiye verilen ticaret mallarının bedelidir. Bu alacaklar borçlu tarafından kabul ediliyorsa veya borç sağlam belgelere dayanıyorsa, ele geçtiği zaman geçmiş yılların zekatları verilir. Kuvvetli olan ve üzerinden bir yıl geçmiş bulunan bir alacaktan nisabın en az beşte bir miktarı ele geçince, bu miktarın zekatı hemen verilir. Bundan az kısmı elde edilse, zekata tabi başka bir malı bulunmadığı takdirde, zekatını hemen vermesi gerekmez. İmam Muhammed’e göre böyle bir alacak borçlu tarafından inkar edilirse, alacaklının belgeleri bulunsa bile alacak elde edilince geçmiş yıllara ait zekatı gerekmez. Çünkü bu belge hakim tarafından geçerli sayılmayabilir.
HAYVANLARIN ZEKATI
Kaç çeşit hayvan zekata tabidir?
Koyun, keçi, sığır, manda ve deve zekata tabi olan hayvanlar arasındadır.
Hayvanlarda zekatın farz olması için gerekli şartlar nelerdir?
1-Evcil olmak.
2-Nisaba ulaşmak.
3-Yıllanmak. (Zekatın farz olabilmesi için üzerinden bir kameri yılın geçmesi lazım)
4-Saime olmak. Saimenin manası otlayan demektir. Şer’i manası ise süt, üreme ve besleme kastıyla senenin çoğunda kırlarda ve meralarda otlayan demektir. Saimenin zıddı alüfe, yani sahibi tarafından yemlenip beslenendir.
Koyun ve keçinin nisabı ne kadardır?
Koyunlarda kırktır. Koyun sayısı 40 olup üzerinden bir yıl geçerse, bir koyun zekat olarak verilir ve bu sayı 120 oluncaya kadar böyle devam eder. 121’den 200’e kadar iki koyun, 201’den 400’e kadar üç koyun verilir. 400 koyun için 4 koyun, bundan sonra her yüz koyun için bir koyun daha ilave edilerek verilir. Keçide aynıdır. Zekat olarak verilen koyun ve keçinin bir yaşını doldurmuş olması gerekir.
Altı ayını tamamlayıp, bir yaşını tamamlamış gibi gösterişli olan koyun zekat olarak verilir mi?
Bir yaşını doldurmadıkça sahih olan görüşe göre verilemez.
Sığırda zekat nisabı ne kadardır?
Zekat nisabı 30’dur. 30 sığırdan 40 sığıra kadar 2 yaşına girmiş erkek veya dişi bir buzağı, 40 sığırdan 60’a kadar üç yaşına girmiş bir dana, 60’da ise bir yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Bundan sonra her otuzda bir buzağı, her kırkta bir dana hesabı üzerine zekat verilir. Zekat vermek konusunda sığır ile manda arasında bir fark yoktur. İkisi de aynı cins sayılır.
Develerin zekat nisabı ne kadardır?
Zekat nisabı beştir. 5 deve için bir koyun, 5’ten 10’a kadar bağışlanmıştır. 10 deveden 20 deveye kadar her beş devede bir koyun verilir. 20’den 24’e kadar bağışlanmıştır. 25’ten 35’e kadar iki yaşına girmiş bir dişi deve verilir, zekat verilen devenin en az iki yaşına girmiş olması gerekir.
Erkek deve zekat olarak verilir mi?
Hayır verilemez, ancak dişi deve yoksa kıymet olarak verilir.
Neden erkek deve zekat olarak verilemez?
Çünkü ilgili hadiste dişi deve olarak zikredilmiştir.
Atlar zekata tabi midir?
İmam Azam’a göre dişi-erkek karışık veya sadece dişi olarak bulunan atlar, zekata tabidir. Sadece erkek atlarda ise zekat yoktur. Atlarda nisap aranmaz. Sahibi her at için bir dinar verir. Dilerse atların değerini hesaplayarak, ticaret malında olduğu gibi kırkta   bir olarak zekat verir. İmameyn’e göre atlara zekat gerekmez.
Maden çeşitlerinin hangileri zekata tabidir?
Katı olupta eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenlerden beşte bir oranında zekat verilir. Madenlerde yıllanma şartı aranmadığı gibi, nisap şartı da aranmaz. Madenlerden alınan zekat değil “fey” hükmünde olup, kamu yararına olan her türlü meşru iş için harcanır. İmam Azam’a göre denizden çıkarılan hiçbir şey için zekat düşmez.
Zekata tabi olmayan mallar hangileridir?
a-Temel ihtiyaç malları: Oturduğu ev, gerekli ev eşyası, elbise, binek, meslek aletleri zekata tabi değildir.
b-Haram mal: Faiz, kumar, rüşvet gibi.
c-Süs eşyası: Elmas, zümrüt ve inci gibi.
d-Asıl ihtiyaçtan fazla olan ev eşyası: Fazla halı, fazla yatak, dikiş makinesi, buzdolabı gibi. Ancak bunlar fitre ve kurbana girer.
e-Gelir getiren mallar: Dükkan, otel, han gibi kiraya verilen şeyler zekata tabi değildir. Bunların bedelleri zekata tabidir.
f-Taşımacılıkta kullanılan vasıtalar: Dolmuş, otobüs, yük taşıyan kamyon gibi vasıtaların kendi değerleri zekata tabi değildir. Ancak bunların gelirleri zekata tabidir.
g-Elden çıkıp istifade edilmeyen mallar: Çalınan, zorla alınan, el konulan ve geri alınması umulmayan mallar, denize düşen mallar, zekata tabi değildir.
h-Demirbaş eşyalar: Atölye, fabrika ve ticarethane gibi yerlerde bulunan demirbaş eşyalar zekata tabi değildir.
Sanatkarların malzemesine zekat düşer mi?
Eşya üzerinde izi kalıyorsa zekat düşer. Boyacının kutularındaki boyası gibi. Kalmıyorsa düşmez, temizleyicinin temizlik maddesi gibi.
Satın alınıp da henüz ele geçmeyen mal zekata tabi midir?
Ağırlıklı görüşe göre zekata tabidir. Çünkü ele geçmesi mümkün olduğundan ele geçmiş hükmündedir. Diğer bir görüşe göre zekata tabi değildir. Çünkü henüz ele geçmemiştir.
Evi olmayan, ev almak için biriktirip nisap miktarına ulaşan ve üzerinden bir yıl geçen para için zekat gerekli midir?
Evet, zekat vermesi gerekir.
Satın alınan arsa zekata tabi midir?
Üzerine ev, dükkan veya gelir getiren bir şey yapmak için alınan arsa zekata tabi değildir. Ancak kâr amacıyla, bir süre satmak için alınan arsa zekata tabidir. Bu nedenle her yıl rayiç bedel üzerinden kırkta bir oranında zekat vermek gerekir.
Vekalet yoluyla zekat vermek caiz midir?
Caizdir.
Üzerinden bir yıl geçmeden önce malın zekatı verilebilir mi?
Nisaba ulaşmış olmak şartıyla zekatını verebilir.
Ramazan ayında zekat vermek zorunlu mudur?
Zorunlu değildir.
Vergi zekat yerine geçer mi?
Vergi zekat yerine geçmez.
Fakirlere zekat verirken hangi sırayı gözetmek daha efdaldir?
a-Fakir erkek ve kız kardeşler
b-Bunların çocukları
c-Amcalar ve halalar
d-Bunların çocukları
e-Dayılar ve teyzeler
f-Bunların çocukları
g-Diğer akrabalar
h-Komşular
ı-Meslektaşlar
i-Diğer fakirler
ZEKAT KİMLERE VERİLİR?
a-Fakirlere
b-Miskinlere; miskin fakirden daha düşkündür.
c-Âmil; zekat toplayan memurlara
d-Müellefe-i Kulub; islam toplumuna faydası dokunması ümit edilen kimselere verilir.
e-Kölelere
f-Borçlulara
g-Mücahitlere
h-Yolda kalmışlara
zekat kimlere verilmez?
1-Zenginlere
2-Müslüman olmayanlara
3-Yakın akrabalara; annesine, babasına, dede ve ninelerine, erkek ve kız çocuklarına ve her ikisinden olan torunlarına zekat verilmez.
4-Eşlerine
5-Hz. Peygamberin yakınlarına
Hayır kurumlarına zekat verilir mi?
Hayır kurumlarına zekat verilmez.
Bir kimse üvey annesine veya üvey çocuğuna zekat verebilir mi?
Zekat verebilir.
Kadın kocasına zekat verebilir mi?
İmam Azam’a göre kadın, kocasına zekat veremez. İmameyn’e göre verebilir.
Zengin bir adamın, hanımına, anne ve babasına başkasının zekat vermesi caiz midir?
Caizdir.
Bir kimse fakir olan damadına veya gelinine zekat verebilir mi?
Verebilir.
Bir kimse fakir olan kayın peder veya kayın validesine zekat verebilir mi?
Verebilir.
Kişi verdiği zekattan dönebilir mi?
Dönemez.
Zekattan kurtulmak için hile yapanın hükmü nedir?
Haram işlemiş olur.
Zekat borcu ölümle düşer mi?
Vasiyette bulunmazsa ölen kimsenin zekat borcu düşer.
Kusurlu bir hayvan sayı olarak zekat nisabına dahil midir?
Dahildir. Fakat kusurlu hayvan zekat olarak verilemez.
Hanımının zekatından kendisi mi, yoksa kocası mı sorumludur?
Kadın zekatından kendisi sorumludur.
Kişinin aslında kullanmak için satın aldığı, gerektiğinde de satılan araç zekata tabi midir?
Zekata tabi değildir.
Bir kimsenin satıp kâr etmek ve satıncaya kadar da kullanmak için satın aldığı araba zekata tabi midir?
Zekata tabidir.
                                                                   ÖŞÜR
Öşür nedir?
Öşür; lugatta onda bir, ıstılahta ise, arazi ürününün zekatının adıdır.
Öşürün hükmü nedir?
Farzdır. Farziyeti, kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
a-Kitaptan delil: “Hasat günü (ürünün) hakkını (zekat ve sadakasını) verin.” (En’am:141)
b-Sünnetten delil:”Yağmur veya kar suyu ile sulanan veya kendiliğinden sulu olan toprakların ürünlerinden onda bir, taşıma su ile sulanan topraklardan yirmi de bir (nısfı öşür=yarım öşür) gerekir. (Neylül Evtar 4/157)
c-Bütün müctehidler arazi ürünlerinden öşür vermenin gerekli olduğuna hükmetmişlerdir.
Arazi ürünlerinin hangileri öşre tabidir?
İmam’ı Azam’a göre, ister tahıl, ister meyve ister sebze olsun her çeşit arazi ürünü öşre tabidir. Ancak imamen’e göre bir yıl çürümeden kalan arazi ürünü öşüre tabidir. Bu nedenle, üzüm ve hurma dışında yaş meyve ve sebzelerde öşür yoktur.
Arazi ürünlerinde nisap şart mıdır?
İmam Azam’a göre şart değildir. İmameyn’e göre nisap şarttır.
Beş vesk kaç kg.’dır?
650 kg
Arazi ürünlerinde zekat oranı ne kadardır?
Eğer ırmak, dere, çay gibi vasıtalarla sulanırsa onda bir. Kova, dolap, motor gibi vasıtalarla sulanırsa yirmi de birdir.
Arazi ürünü için yapılan masraflar öşrün ödenmesinde dikkate alınır mı?
Alınmaz.
Arazi ürünlerinin öşrü ne zaman vacip olur?
İmam Azam’a göre, arazi ürünü ortaya çıktığı; İmam Yusuf’a göre hasad edilmeye elverişli hale geldiği; imam Muhammed’e göre fiilen hasad edildiği zaman vacip olur.
Vasiyeti olmaksızın ölen mükellefin öşrü düşer mi?
Düşmez. Ölenin öşür borcu miras olarak bıraktığı maldan ödenir.
Ürün zayi olunca öşür düşer mi?
Borcu düşer.
Öşrün malın cinsinden verilmesi gerekir mi?
Malın cinsinden verilebileceği gibi, değeri kadar para da verilebilir.
Ürünün öşre tabi olabilmesi için üzerinden bir yıl geçmesi gerekir mi?
Bir yıl geçmesi şart değildir. Hatta bir yıl içinde kaç defa ürün alınırsa, her defasında öşrün verilmesi gerekir.
Evlerin çevresinde bulunan bağ ve bahçelerin ürünlerine öşür gerekir mi?
Gerekmez. Çünkü bu bağ ve bahçeler evlere tabidir.
Günümüzde halkın elinde bulunan tapulu araziye öşür gerekir mi?
Evet, öşre tabidir.
Kırlarda ve dağlardaki ağaç ve bitkilerden toplanan ürünler öşre tabi midir?
Öşre tabidir. Toplanan bu ürünler kişinin mülkiyetine geçer. Fakat İmam Yusuf’a göre toplanan bu ürünler öşre tabi değildir.
Bal öşre tabi midir?
Arazi ürünleri öşre tabi olduğu gibi, öşür arazisinden elde edilen bal da, onda bir oranında öşre tabidir. Balda toprak ürünleri olan çiçekten elde edilir.
Balın öşründe yıl ve nisap şartı var mı?
İmam Azam’a göre yıl ve nisap şartı aranmaz. İmameyn’e göre yıl şartı aranmaz fakat nisap şartı aranır. Ancak İmam Yusuf’a göre, kıymeti ölçekle (veskle) ölçülen toprak ürünlerinin en ucuzuna (örneğin beş vesk arpa değerine) ulaşmayan bal öşre tabi değildir. İmam Muhammed’e göre balda aranan nisap 5 vesktir. Buda yaklaşık 650 kg’dır.
Öşür kimlere verilir?
Zekat kimlere verilecekse öşür de onlara verilir.
Öşür nakli caiz midir?
Öşür nakli zekat nakli gibidir.
                                                   FITIR SADAKASI
Fitre neye denir?
Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadaka çeşididir. Fitre oruçta meydana gelen bir takım kusurları onarmaya, orucun Allah katında kabul olmasına, maddi sıkıntılar içinde bulunan yoksulların ihtiyaçlarının giderilmesine ve onların bayram sevincine ketılmasına vesile olur.
Fitrenin hükmü nedir?
Vaciptir.
Fitre ne zaman meşru kılınmıştır?
Hicretin ikinci yılında zekattan önce meşru kılınmıştır.
Fitre kimlere vaciptir?
Borcundan ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip olan her müslümana vaciptir. Sahip olduğu malın üzerinden bir yıl geçmesi grekmez.
Bir özrü dolayısıyla oruç tutamayanlar da fitre vermekle yükümlü müdür?
Evet, fitre vermekle yükümlüdür.
Fitrenin vacip olması için akıl ve buluğ şart mıdır?
Akıl ve buluğ şartı yoktur. Mal sahibi deli veya buluğ çağına girmediyse onun yerine varisleri verebilir.
Fitre ne zaman vacip olur?
Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibren vacip olursa da, bundan önce ve daha sonra da verilebilir. Önceden verilmesiyle fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar.
Kişi kimin fitresini vermekle yükümlüdür?
Kendisinin ve ergenlik çağına gelmemiş çocuklarının fitresini vermekle yükümlüdür. Fakir olan hanımının, fakir olan anne ve babasının fitresini vermekle yükümlü değildir.
Fitre hangi mallardan verilir?
Dört cins gıda maddelerinden verilir. Buğdaydan yarım sa’ (1460 gr) arpa, üzüm ve hurmadan bir sa’ (2920gr) verilir. Fitre bu ölçülerden daha az verilemez. Fazla verilebilir. Gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi değerleri de verilebilir.
Bir kimse izin almaksızın hanımının veya büyük çocuğunun fitresini verebilir mi?
Verebilir.
Fitrenin vacip olmasından sonra malın telef olmasıyla fitre düşer mi?
 Fitre düşmez. Çünkü fitrenin ödenmesi için daha önce bir imkan doğmuştur.
Fitre kime verilir?
Zekat kimlere verilecekse fitre de onlara verilir. Ebu Yusuf’a göre zimmiye (islam devletindeki anlaşmalı kafirler) verilmez.
Fakire yemek yedirmekle fitre ödenir mi?
Fitre ödenmez. Çünkü zekatta olduğu gibi fitrede de temlik şartı vardır. Yemek ise temlik niteliğini taşımaz.
Fakire fitre verilirken fitre olduğunun söylenmesi gerekir mi?
Kalben fitre olduğuna niyet etmek yeterlidir.
Fitre başka yerlere gönderilebilir mi?
Yükümlünün bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi mekruhtur.
                                                                             ZEKAT
                 Ahır Hayvanının zekatı: Senenin 6 ayından fazlasını otlaklarda geçiren, yavrulayan, sahiplerine beslenme bakımından sıkıntı vermeyen, hayvanların zekatı verilir. Koşum hayvanı veya ahırlarda beslenen hayvanlarsa Ebu Hanife ve Şafii’ye göre zekatları verilmez. İmam Malik’e göre verilir. Atlar, katırlar, merkepler zekata tabi değildirler. (Ahkamus Sultaniyye) Hayvanlar çalıştırılmak için, mesela; çift sürmek, yük taşıtmak veya başka işlerde kullanılmak üzere besleniyorlarsa zekata tabi değildir. (Şafi İlmihali)
               Meyvelerin zekatı: Ebu Hanife’ye göre bütün ağaçların meyveleri zekata tabidir. Şafi’ye göre yalnız hurma ve üzüm zekata tabidir. Diğer meyveler zekata tabi değildir. Meyvelerin zekatı için iki şart mevcuttur. 1-Olgunlaşmalarıdır. Olgunlaşmadan koparılanlar zekata tabi değildir. 2-Beş vesk’e (1000 kg) ulaşmasıdır. Ebu Hanife’ye göre, meyvelerin miktarı az olsun çok olsun zekatlarını vermek gerekir. Ebu Hanife’ye göre meyveler birbirine eklenemez. Şafi’ye göre fakirler düşünülerek meyveler ve tahıllar birbirine tahvil edilir. (Ahkâmus Sultaniyye) Ekin ve meyve ürünlerinin zekatı; tarla için yapılan masraf, yani işçilik, ekme, biçme ve nakliyat masrafları düşürülmeden ödenir. (Şafi İlmihali)
      Akarların zekatı: Alış veriş için değilde gelirinden faydalanmak amacıyla satın alınan veya hibe ve veraset gibi bir yolla elde edilen bina, bağ, bahçe ve diğer taşınmaz malların mülkiyeti zekata tabi değildir. Ancak gelirleri zekata tabidir. (Şafi İlmihali) Oturduğu evden başka, kirasından iaşesini temin için kiraya verilen bir eve zekat yoktur. O akarın yalnız kirası bedelinden zekat verilir. (Ebussuud-Kadıhan)
             Hububatın zekatı: Ebu Hanife; hububatın her cinsi zekata tabidir, der. Şafi insanların yemeleri için ekilip toplanan hububat zekata tabidir, der. Yine Şafi’ye göre, yeşillikler, sebzeler zekata tabi olmadığı gibi, insanların yemediği pamuk, keten, vadi ve dağlarda yetiştirilen diğer bitkilerden zekat alınmaz. Buğday, arpa, pirinç, darı, bakla, börülce, mercimek, çavdar ve burçaktan zekat alınır. Buğdayın bir çeşidi olan kabuklu buğday, dış kabuğu çıktıktan sonra zekata tabidir. Kabuklu olarak zekatı verilirse 2000 kg’dan itibaren zekat verilir. Hububatın zekatı sertleşip olgunlaşınca vacip olur. Harmanlanıp sapından temizlenince hasadın yarısı 1000 kg’ı geçince zekat alınır. (Ahkamus Sultaniyye)
                Altın ve gümüşün zekatı: Gümüşün zekat ölçüsü 200 dirhemdir. 5 dirhem 16 gramdır. Altının zekat ölçüsü ise 20 miskal=96.2 gr’dır. Altın ve gümüş, mübah zinet eşyası olarak kullanılırsa, Şafi’nin kuvvetli görüşü ve Maliki mezhebince zekatları gerekmez. ( Peygamber sav şöyle buyurmuştur. “Helâl olan zinete zekat yoktur” (Beyhaki-Darekutni)Sahabedeb rivayet edilen uygulamalar bu hadisi takviye eder. (Şafi İlmihali) Ebu Hanife’ye göre, zinet eşyası da olsa zekat vaciptir. Altın ve gümüş, mübah olmayan zinet eşyası olarak kullanılırsa, kap-kacak, yemek takımları gibi, bütün hukukçulara göre zekat gerekir. (Ahkamus Sultaniyye)
                Defineler: Cahiliyyet zamanından, eski devirlerden, saklanıp kalmış olan ve sonraları başkaları tarafından çıkarılan mallara define denir. Defineyi bulan şahıs beşte birini zekat olarak sarf eder. Hadiste “Definelerde zekat beşte birdir” (Buhari-Müslim)buyurulmuştur. Define başkasına ait bir arazide bulunmuşsa, arazi sahibinindir. Çıkaranın hakkı yoktur. Bulunan definelerin üzerinde müslümanlara ait bir işaret varsa, o define lükata (yitik mal) hükmündedir. 1 yıl beklenir gelen olmazsa bulanın olur.(Ahkamus Sultaniyye)
                Zekatın efdali: Yakın akrabalara zekat vermek, uzaktakilere zekat vermekten üstündür. Aynı şekilde yakın komşuya zekat vermek uzaktaki kimselere zekat vermekten üstündür. (Ahkamus Sultaniyye)
                Borçluya zekat: Eğer meşrû olmayan bir iş için borçlanmışlarsa kendilerine zekat verilmez. Ancak tevbe edipte, tevbelerinin hakiki olduğuna kanaat getirilirse, verilebilir. (Şafi İlmihali)
                Çalışan fakirlere zekat: Fakir birisi, kendisine uygun bir iş sahası olur, bununla da kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarına yetecek bir kazanma gücüne sahip olursa; böyle bir kimseye zekat vermek caiz olmaz. Nitekim Peygamberimiz sav “Sadaka (zekat) zengine ve iş sahası olup da çalışabilecek güçte olana helâl değildir” (Tirmizi) 
                Alacağını zekata saymak: Fakire deseniz ki, alacağım parayı zekatıma mahsup ediyorum, o da kabul ederim derse zekatınız verilmiş olmaz. Bu ancak, alcağınız parayı kendisine zekat olarak verip, fakir size borcu olan parayı iade etmek suretiyle zekatınızdan sayılır. (Ö. Nasuhi Bilmen-Dini Bilgiler)
                Cami vb yerlere zekat: Cami, medrese ve okul gibi hayır yerlerine zekat vermek caiz değildir. (Şafi İlmihali)
                Haram işleyene zekat: Verilecek zekatı, içki ve kumar gibi haram işlerde ve gayrı meşru yerlerde sarfedeceği bilinen kimseye zekat vermek caiz değil, verilmesi de haramdır. (Şafi İlmihali)
 
 
PAYLAŞMA VE YARDIMLAŞMA İBADETİ OLARAK ZEKAT
S. 57- Zekat nedir ve ne gibi yararları vardır?
             Zekât, sözlükte temizlemek, çoğalmak ve büyümek mânalarına gelir. Terim anlamı ise, dinen zengin sayılan bir Müslüman’ın, seneden seneye malının belli bir miktarını müslüman fakirlere Allah rızası için temlik etmesidir. (Temlik: Verilen zekâtı fakirin mülkiyetine geçirmesi demektir.)
            Peygamber Efendimiz (A.S.M): "Zekât vererek mallarınızı kal'a içine alınız" buyurmuştur ki, malını korumak istiyen kişinin en büyük mânevî sigortası zekâttır. Hattâ hadis ve siyer kitablarında beyân edildiğine göre: bu hadîs-i şerîf, Efendimiz tarafından Ashâbına söylediği sırada, oradan geçmekte olan bir Hıristiyan Arap durup Peygamberimize: "Ben şimdi gidip zekâtımı hesaplayıp vereceğim, bakalım dediğin olacak mı?" demiş. Efendimiz tebessüm buyurmuşlar. Adam, evine gidip dediğini yapmış. Bir müddet sonra, Şam'a hareket edecek olan bir ticaret kafilesine iştirâk etmek istemiş; ancak kendisince mühim başka ticaret işlerinin zuhur etmesi üzerine, kafileye katılan komşularından, kendinin bir deve yükü eşyasını da yanlarına almalarını ricâ etmiş. Komşusu muvafakat ederek Şam'a hareket edilmiş. Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehirde eşkiyanın ticaret kafilesini soyduğu haberi yayılmış. Hâdiseden iki cihetle müteessir olan Hıristiyan tâcir, Efendimize müracaata karar verdiği günün ferdâsı, komşusundan kendisine bir haber gelmiş: "Kafileyi eşkiya vurdu. Ancak son menzile gelirken senin devenin ayağı burkulmuştu, yürüyemiyordu, mecburen deveyi eşya ile birlikte menzilde bırakıp yola çıkmıştık. Başımıza bu felâket geldi. Senin eşyan ve deven kurtuldu."
Haberi alınca sevinçten doğruca peygamberimize gidip: "Yâ Muhammed, sen hak Peygamber'sin. Dediğin çıkmıştır. Ben İslâm'a giriyorum. Bana onu öğret..." diyerek peygamberimizin mucizelerinden birinin gerçekleşmesine sebep olmuştur. (Mahir İz, Din ve Cemiyet).
Zekâtın önemini ve farz kılınmasındaki hikmetleri iki açıdan incelemek mümkündür.
1 - Ferd açısından.
2 - Cem'iyet açısından.
           I - _Ferd Açısından Zekâtın Önemi:_
Ferd açısından zekâtın önemi konusu da yine iki kısma ayrılarak tedkik edilebilir:
a. Veren açısından zekâtın önemi,
b. Alan açısından zekâtın önemi.
Veren Açısından Zekâtın Önemi
* Zekât ferdi, menfaatçilikten korur. İnsandaki ihtiras zincirini kırar. Kalbin katılaşmasını ve nefsin azgınlaşmasını önler.
* Zekât halka şefkatin anahtarıdır.
* Zekât malı ebedîleştirir. Allah rızası yolunda âmme menfaatine harcanan mal, zâyi olmaz, ebedîleşir.
* Zekât ruh ve beden arasında bir denge sağlar.
* Zekât Allah'a yüksek bir şükrün ifadesidir. Sadece lisanla yapılan şükürle malın şükrü edâ edilmiş olmaz. Malın şükrü ancak zekât ve sadakalar yoluyla ifa edilir.
* Zekât malı temizler. Zekât, ferdi cimrilikten ve elindeki malını düşmanlık, kıskançlık, hırsızlık ve zehirli bakışlardan koruyarak temizler. İnsana böylece büyük bir mal ve can güvenliği sağlar.
* Zekât mal sahibini malın esaretinden kurtarır, hürriyete kavuşturur. Hadis-i şerîf'te: "Altın ile gümüş (paraya) tapanlarla kadifeye (lükse) tapanlar helâk olmuştur"
denilmektedir.
* Zekât zenginin şahsiyetini geliştirir, onu hayra yöneltir. Toplumda değer ve itibarını artırır.
* Zekât malı çoğaltır. Malın büyümesine ve bereketlenmesine sebeptir. Allah'ın bu konuda va'di vardır.
Zekâtın verilmemesi ise, malın zâyiine ve noksanlaştırılmasına sebeptir.
* Zekât ferdi yatırıma teşvik eder.
* Zekât kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilâçtır.
* Zekât Müslümanı mal fitnesinden korur. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: "Sizin mallarınız ve evlâdlarınız fitne ve imtihandan başka bir şey değildir. Allah katındaki mükâfat ise, büyüktür." (et-Tegâbün, 15).
Hadîs-i şerîf'te ise şöyle buyurulur: "Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır."
* Zekât Müslüman’ı, malî yönden disipline sokar.
* Zekât ferde malî gücün önemini de hatırlatır.
Alan Açısından Zekâtın Önemi
* Zekât, alıcısını zarurî ihtiyaçlarının esiri olmaktan kurtarır. İnsanın, zarurî ihtiyaçlarını te'min edememesi sebebiyle daima başkalarının eline muhtaç bir halde zillet ve sefalet içinde bulunması kadar aşağılatıcı bir durum yoktur. Bu sebeple Resûlüllah Efendimiz duasında: "Ey Allahım! Senden takvâ, iffet ve zenginlik isterim" buyurmuştur.
* Zekât fakiri çalışmaya sevkeder. Hadîslerde: "Veren el, alan elden üstündür", "Kuvvetli mü'min, zayıf mü'minden hayırdır" buyurulmuştur. Fakir alan el değil, veren el olmaya, zayıf değil kuvvetli bulunmaya çalışacaktır. Ayrıca "Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla yememiştir" hadîsi de, yine çalışmayı teşvik etmektedir.
* Zekât fakirin kıskançlık duygusunu köreltir. Servet sâhiplerine karşı duyulacak düşmanlığı ortadan kaldırır. Dolayısıyla cem'iyette fakir-zengin düşmanlığı şeklinde bir ayrılık meydana çıkmaz.
* Zekât fakirin toplumdaki itibarını da yükseltir. Çünkü zekât fakirin bizzat hakkıdır. Zenginin bir ianesi değildir. Zenginler fakiri bulup zekâtlarını vermedikçe, mes'uliyet ve vebalden kurtulamazlar. Madem zengini mes'uliyetten fakir kurtarıyor, o halde toplumda onun itibarı her zaman üstündür.
II - Toplum Açısından Zekâtın Önemi
* Zekât mülkiyette kuvvet dengesidir. Ne tamamen sâhibinin mülkiyetini giderir, ne de tamamen onun elinde bırakıp fakirlerin de onu edinmelerine mâni olur. Mülkiyeti belli ölçüler içinde fakir ile zengin arasında bölüştürür.
* Zekât bir nevi sosyal güvenlik ve içtimaî sigortadır. İhtiyaç sahiplerine yardım etmek; fakir, miskin, borçlu, yolda kalmış yolcu gibi zayıf insanların elinden tutmak zekâtın hedefleri arasındadır. Ferdin şahsiyetini takviye eden, iktisaden güçlendiren, maddî ve mânevî imkânlarını geliştiren her şey toplumu da kuvvetlendirir.
* Zekât ihtiyaç sâhibi bütün sınıflara, bu sınıfların bedenî, ruhî, ahlâkî her türlü ihtiyaçlarına şâmil bir sigortadır. Modern sosyal sigorta fikrinin ilk temeli 1941 yılında atılmıştır. İngiltere ile A.B.D. temsilcileri 1941 yılında Atlantik antlaşması için toplanmışlar, bu toplantıda ferdler için sosyal sigorta teşkilâtının kurulmasını karara bağlamışlardır. Halbuki İslâmiyet bunu zekât müessesesi ile 1400 yıl önceden ortaya koymuştur.
* Zekât, toplumda zengin ile fakir arasındaki uçurumları, farklılaşmaları ortadan kaldırır. Sınıflar arası mesafeyi yaklaştırır ve orta sınıfın teşekkülünü sağlar. Toplumda orta halli vatandaşların artması, piyasada rahatlık meydana getirir. Mal sadece bir sınıfın tekelinde kalmaktan kurtularak fakirlerin de satın alma güçleri artar. Sırf zenginler değil, geniş bir halk kitlesi de cemiyet içinde sıkılmadan zarurî ihtiyaçlarını temin ederek yaşayabilme imkânına kavuşur. Nitekim, malın sadece zenginler elinde dolaşan bir servet olması, âyet-i kerîmeyle yasaklanmıştır (el-Haşr, 7). Bu da zekât yoluyla temin edilir.
* Zekât paranın stok edilmesini önler, yatırıma yöneltir. Çünkü kârdan değil, ana paradan verildiği için, işletilmedikçe devamlı eksilecektir. Sâhibi de eksilmeyi önlemek için parayı yatırıma yöneltir, artırma yoluna gider.
* Zekât sosyal dengeyi sağlar. Cenâb-ı Hak kulları yaratılış bakımından olduğu gibi yaşayış ve kazanç bakımından da farklı seviyede yaratmıştır. Kimi zengin, kimi fakir, kimi orta halli...
Âyet-i kerîmede: "Allah rızkı vermekte bâzınızı bâzınıza üstün kıldı" (en-Nahl, 71) buyurulmaktadır.
            Bütün insanların aynı seviyede gelir sâhibi olmaları imkânsızdır. Çünkü toplumda mes'uliyet ve enerji sarfı bakımından birbirinden çok farklı görevler vardır. Bu görevlerin ihmalinden doğacak zararlar, toplumu felce uğratır. Bütün görevlerin ücreti aynı olsa, kimse ağır ve mes'uliyetli işe tâlip olmaz, hep hafifini tercih eder. Böylece ağır ve mes'uliyetli işler ihmale uğrayarak hayat nizamı bozulur.
Demek ki gelir ve geçim bakımından insanların farklı olması büyük bir zarurettir. Ne var ki, bu farklılığın büyük bir uçurum meydana getirmemesi için, arada bir irtibat ve köprü lâzımdır. İşte o köprü de zekâttır.
* Zekât toplumun ferdlerini birbirine kenetler. Zekât sosyal bir yardımlaşma olmak hasebiyle ferdleri birbirine kenetler. Zenginde fakire karşı sevgi, şefkat, merhamet duyguları gelişir. Fakirde ise zengine karşı itâat, hürmet, işinde titizlik hisleri inkişaf eder. Kıskançlık, düşmanlık, kıskançlık duyguları törpülenir, hattâ tamamen yok olur. Ne zengin fakire zulmeder ve onu minnet altında bırakır; ne de fakirde zengine karşı zillet ve esâret, kin ve adâvet duyguları teşekkül eder. Hadîs-i şerîfte: "Kalbler, insanı iyilik yapanı sevmeye, kötülük yapanı da sevmemeye zorlar" buyurulmuştur.
* Zekât toplumun kinleşip, hınçlaşıp toplum düşmanları ile toplum huzurunu bozucularla işbirliği yapılmasını önler. Eğer zenginler fakirlerin ihtiyaçlarını gidermezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı, onları Müslümanlığa düşman kimselerin cephesine katılmaya veya hırsızlık, yol kesme, adam öldürme gibi kötülükleri yapmaya sevkeder.
* Zekât yatırıma açılan bir kapı ve büyük bir kalkınma hamlesidir. Zekâtın hem sosyal, hem de iktisadî yönü vardır. Bu bakımdan aynı zamanda bir kalkınma hamlesidir.
* Zengin - fakir tezadı, topumlar var olalı beri açık veya gizli bir şekilde hüküm süren bir sınıf mücadelesini doğurmuştur. Tarihteki ihtilâller ve kanlı hareketler, hep bu mücadelenin, yani "senin var, benim yok" kavgasının birer şekilde zuhurudur. İslâmiyet bu ezelî mücadeleyi yatıştırmak üzere bir taraftan zekât, sadaka ve vakıf müesseselerini kurmuş; bir taraftan da, fertlere sabır, kanaat ve kadere rıza ahlâk ve terbiyesi vermiştir. Bu terbiye ve ahlâk ile bezenmiş müminler arasında, ne servet gururu, ne de fakirlik kıskançlığı görülmüştür.
Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası, zekâttır. İnsanların toplumsal yaşamında intizam ve âsâyişi temin eden köprü, zekâttır. İnsanlık dünyasında toplumsal yaşamın hayatı, yardımlaşmadan doğar. İnsanların gelişmesine engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin ilâcı yardımlaşmadır. (Mehmet DİKMEN, İslam ilmihali, S. 422-423-424-425-426-427-428)
Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât veren, zekât alan ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar.
Zekât, her şeyden önce kulun Allah'ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel nişanesidir. Çünkü, zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun vazifesi; öncelikle neden ve niçinini araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emri, canının yongası olan malın hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu en güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât kişiyi, günah ve cimrilik kirlerinden temizler. İnsandaki, mal sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana geçmesine sebep olur. "Ey mü'minler! Sizi mallarınız ve çocuklarınız Allah'ı anmaktan alıkoymasın, böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır" (Münafıkun, 63/9) âyet-i kerîmesinin işaret ettiği manayı gerçekleştirir.
Zekât fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en büyük garantidir. Çünkü, o sadece fakirin hakkıdır ve mutlaka fakire verilecektir. İnsanların koydukları vergilerin toplanma ve sarfedilme yerleri devirlere ve devletlere göre değişebilir. Devlet gelirlerinin sarfında fakirlerden çok zenginlerin gözetildiği de olabilir. Kaynak ve sarf yerini Allah ve Rasûlünün tesbit ettiği zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime verileceği Kur'ân'da belirtilmiştir. Bunu hiç bir kimsenin değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon sadece fakirler için kullanılır.
Zekâtın, toplum açısından önemi de; zekâtı veren ve alan açısından öneminden daha aşağı değildir. Allah insanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte yaratmamıştır. İnsanların fizikî yapılarında olduğu gibi malî güçlerinde de farklılıklar vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.
Dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmaları, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım ellerini uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte zekât, bütün bu olumsuz hadislerin önünde en güzel engeldir.
Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri dar durumlarda onları koruyan sosyal bir düzendir. İnsanlar arasındaki dayanışmanın sağlanmasına yardımcı olur. Zenginlere fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin gönüllerinde zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kinleri söndürür. İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece; hem fakirin aç, susuz ve çıplak kalmasını önler hem de cemiyetin düzen ve huzurunun bozulmasına engel olur. (Şamil İslam Ansiklopedisi, Zekat maddesi)
 
S.58- Zekat nelerden verilir, bir kimsenin zekat vermesi için ne kadar mala sahip olması gerekir ve bu malların ne kadarını vermesi lazımdır?
            - Altın ve Gümüşün Zekâtı: Gümüşte nisab 200 dirhem, altında ise 20 miskaldir.
Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak bu miktar altın ve gümüşü olan kimse, zekât verir. 200 dirhem gümüş, 561 grama; 20 miskal altın da, 80, 17 grama tekabül Karşılık gelmektedir) etmektedir.
- Altın ve gümüşte zekât nisbeti 40'ta 1'dir (yüzde 2,5). Buna göre 561 gr. gümüşü olan kimse, 14 gram; 80 gram altını olan ise 2 gram zekât verir.
- Altın ve gümüşün nisablarında kendilerinden zekât verilmesi gerekip gerekmediğini belirlemek için, piyasadaki kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda görüş birliği vardır.
- Üzerindeki işçilik ve san'at sebebiyle piyasa kıymeti itibariyle nisab miktarını geçse bile ağırlığı nisab miktarını bulmuyorsa o altın ve gümüşe zekât düşmez.
Hanımların Altın ve Gümüşten Yapılmış Ziynet Eşyalarına da Zekât Lâzım Gelir mi?
Evet, bu ziynetler 80 gram altın veya 561 gram gümüş miktarını buluyorsa zekât gerekir.
Ziynetlerin Zekâtını Kim Ödeyecektir?
Zinet eşyaları kadınların kendi mallarıdır. Erkekler o ziynetler üzerinde bir hak ve tasarruf sahibi değillerdir. Ancak hanımın izni olursa o müstesna. Bu sebeple erkekler, hanımların kendi malı sayılan ziynetlerinin zekâtını vermek mükellefiyetinde değildirler. Ziynetlerin zekâtını, o ziynetin sâhibi olan kadınlar ödemek mecburiyetindedirler. Bu hususta kocalarını ödemeye zorlayamayacakları gibi, kocaları ödemediği için mes'uliyetten de kurtulamazlar. Şu halde ziynet sâhibi kadınlar zekâtlarını kocaları vermediği takdirde kendileri vermek zorundadırlar. İster ziynetlerinden bir kısmını bozdurup bu mükellefiyetlerini yerine getirirler, isterse ziynetlerinden zekâta mukabil gelen kısmını vermek suretiyle zekât borçlarını ödemeye çalışırlar.
Zinetlerin Zekâtı Nasıl Verilir?
Altın ve gümüşten yapılmış zinet eşyalarının zekâtı kendi cinslerinden olmayan bir şey ile ödeneceği takdirde ağırlıkları değil, piyasa değerleri esas alınır. Bunda ittifak vardır. Fakat kendi cinsiyle ödeneceği takdirde, İmam-ı A'zam ile Ebû Yûsuf'a göre ağırlıkları, İmam-ı Züfer'e göre ise kıymetleri, İmam-ı Muhammed'e göre de bunlardan hangisi fakirin lehine ise, yani, hangisinin zekâtı daha fazla tutuyorsa ona itibar olunur.
Sâf olmayıp karışık olan altın ve gümüşte hangi madde fazla ise ona itibar edilir. Altın fazla ise o madde altın kabul edilir. Bakır fazla ise bakır, gümüş fazla ise gümüş kabûl edilir.
Alacakların Zekâtı:
Başkalarına borç olarak verilen ve nisab miktarlarına ulaşan paralar, zekâta tâbi olup olmamak bakımından 3 kısma ayrılır:
1 - Kuvvetli alacak,
2 - Orta alacak,
3 - Zayıf alacak.
1 - Kuvvetli alacak: Borç verilmiş olan paralar ile satılmış olan ticaret mallarının bedeli olan alacaklar, borçlu borcunu itiraf ediyor, inkâr etmiyorsa kuvvetli alacaklardır. Bunlar tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.
2 - Orta alacaklar: Ticaret için olmayan malın bedeli, sattığı kendi elbisesinin, ev eşyasının bedeli, kira alacakları orta alacaklardır. Bunlar da tahsil edildikleri zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.
3 - Zayıf alacaklar: Bir şeyin karşılığı olmadan bir kimsenin zimmetinde kalan alacaklardır. Vârisin elinde bulunan vasiyet parası veya kadının kocası üzerinde kalan mehri, zayıf alacaklardandır. Bu tür alacaklar ele geçtiği zaman geçmiş yılların zekâtı verilmeyeceği gibi, üzerinden bir yıl geçmeden bunlara zekât da düşmez.
Ticaret Mallarının Zekâtı:
Bütün ticaret mallarına zekât düşer. Ticaret malları kumaş, elbise, v.s. gibi her çeşit eşyadan olabileceği gibi, buğday, arpa, pirinç gibi hububattan; demir, bakır, kalay gibi madenlerden, koyun, deve, keçi gibi hayvanlardan; ev, han, dükkân gibi akardan da olabilir.
Ticaret mallarında zekâta esas olan malın kendi değil, değeridir. Değerin 40'ta biri, zekât olarak verilir.
Ticaret malına zekât düşmesi için, bazı şartlar aranır. Şöyle ki:
1 - Ticaret malının değeri altın ve gümüş nisabına varmalıdır. Malın değeri, bulunduğu şehre göre takdir edilir.
2 - Ticaret malının üzerinden 1 yıl geçmelidir.
3 - Mal satın alınırken ticaret maksadıyla alınmalı ve bu niyet satarken de sürdürülmelidir. Meselâ: Hizmetinde kullanmak niyetiyle hayvan alıp sonra onunla ticaret yapmak düşünülse, bu düşünceyle o hayvan ticaret malı olmaz. Ancak bilfiil satmaya veya kiraya vermeğe kalkılırsa o zaman ticaret malı hükmünü alır.
Kâğıt Paraların, Tahvil ve Bonoların, Hisse Senetlerinin Zekâtı:
Altın ve gümüşe çevrilmesi mümkün olan kâğıt ve madenî paraların zekâtı farzdır. Bu paralar ticarette kullanılmayıp kasada saklansalar bile, zekâtlarını vermek gerekir. Çünkü böyle paralar, aslen alış-veriş ve ticaret için tedavüle konulmuşlardır. Hükmen ticaret malı cinsinden sayılırlar.
Şirketlerce çıkarılan tahviller, hisse senetleri şirkete olan ortaklık miktarını gösteren değerlerdir. Aynen ticaret malı gibi her sene zekâtlarını vermek gerekir. Ayrıca elde edilen kârların da zekâtı ayrı olarak verilir.
Bonolar, yapılan alış veriş sonucu müşteriden borç karşılığı alınan senetlerdir. Bunlar alacaklar kısmına girerler ve kuvvetli alacak sayılırlar.
Arsa ve Daire Zekâtı:
Arsalar iki maksadla alınır:
1- Ya üzerinde ev veya akar getiren bir bina yapmak için,
2- Ya da arsayı arsa olarak tutup kâr elde etmek için...
Birinci niyetle alınan arsalarda ticaret niyeti olmayıp mülk edinmek gayesi olduğundan, kıymetleri itibariyle zekâta girmezler. Getirdikleri kira bedelinden zekâtları verilir.
Ticaret maksadı ile satın alınan arsalar parsellenerek veya tüm olarak satışa sunulduklarından ticaret eşyası kısmına girerler. Bunların kıymetleri üzerinden zekâtları verilir.
İnşa edilerek kiraya verilen veya oturulan binaların kıymeti üzerinden zekât yoktur, getirdikleri kiralara zekât düşer.
Satış için inşa edilen bina ve apartman daireleri, ticaret malı kısmına girdiklerinden, bunların da kıymetleri üzerinden zekâtları verilir.
Maden ve Definelerin Zekâtı:
* Madenler üç kısma ayrılır:
1 - Ateşte eriyen madenler: Altın, gümüş, bakır ve demir gibi.
2 - Sıvı madenler: Petrol, zift, su gibi.
3 - Ateşte erimiyen ve sıvı da olmayan madenler: Kireç, kömür, alçı, yâkut, elmas gibi.
Ateşte eriyen madenlerde zekât nisbeti 5'te birdir. 5'te dördü ise madeni bulup işletene aittir.
Sıvı halde bulunan madenlerden zekât alınmaz. Ancak bunların kendilerine zekât lâzım gelmese de, ticarî gaye ile işletildiğinde kâr gelirlerine 40'ta bir üzerinden zekât lâzım gelir.
Ehlî Hayvanların Zekâtı:
Ehlî hayvanlar: Koyun, keçi, sığır, at ve deve olmak üzere 5 cinstir.
            Bunlardan sütleri alınmak veya üretilip çoğaltılmak niyeti ile beslenen ve senenin yarısından fazlasını mer'alarda ve kırlarda otlamak suretiyle geçiren hayvanlara saime denir.
Saime hayvanlar aşağıda gösterileceği şekilde zekâta tâbidirler:
Develerde zekât:
Develerde zekât nisabı 5'te 1'dir. 5 taneden az olan develerde zekât yoktur.
5 adet saime devenin zekâtı, üzerinden bir yıl geçince, 9 tane deveye kadar, orta halli bir koyundur.
- 10 devede iki koyun zekât verilir. Bu miktar 14 deveye kadar geçerlidir.
- 15'den 19 deveye kadar 3 koyun,
- 20'den 24'e kadar 4 koyun,
- 25'den 35 deveye kadar iki yaşına basan bir deve.
- 36'dan 45'e kadar 3 yaşına basan bir deve,
- 46'dan 60 deveye kadar 4 yaşına basan bir deve,
- 61'den 75 deveye kadar 5 yaşına basan bir deve,
- 76'dan 90'a kadar üç yaşına basan 2 deve,
- 91'den 120 deveye kadar 4 yaşına basan iki deve verilir.
Bundan sonra 120 deve üzerine her 5 adet ziyade oldukça, 4 yaşına basan iki deveye birer koyun ilâve edilir. 145 deveye kadar bu böyle devam eder (144 tanede 4 yaşına basan iki deve ile 4 tane de koyun zekât olarak verilir).
- 145'den 150'ye kadar 4 yaşına basmış iki deve ile, iki yaşına basmış bir deve verilir.
Sığırlarda zekât:
Sığır denince mandalar da kasdedilir. Bunların erkek ve dişi olmalarında fark yoktur. İnek ve öküzler de sığırların içine girerler.
Saime olan 30 sığırdan daha aşağısına zekât yoktur. Ancak tam 30 adet olunca ve üzerlerinden de 1 yıl geçince zekât olarak iki yaşına basan erkek veya dişi bir dana verilir.
- 40 tane sığırda 3 yaşına basan erkek veya dişi bir dana verilir.
- 40'dan sonra 60'a kadarki ziyadeye ayrıca bir şey verilmez.
- 60 tanede 2 yaşına basmış iki dana verilir.
- 70 tanede 3 yaşına basmış bir dana ile iki yaşına basmış 1 dana verilir.
- 80 tanede 3 yaşına basmış iki dana,
- 90 tanede iki yaşına basmış 3 dana,
- 100 tanede iki yaşına basmış iki dana ile 3 yaşına basmış bir dana verilir.
Koyun ve keçilerde zekât:
- 40 koyundan azına zekât yoktur. Saime 40 koyun üzerinden 1 yıl geçince bir koyun zekât verilir. 120 taneye kadar hep tek koyun verilir.
- 121'den 201'e kadar iki koyun,
- 201'den 400'e kadar üç koyun,
- 400'de 4 koyun zekât verilir. Sonra her 100 adet için, bir tane koyun artırılır.
Keçinin zekâtı da koyun gibidir. Erkek ve dişisi zekâtta ayırdedilmez.
Bir yaşını tamamlayan koyun ve keçilerden zekât vermek gerektiği gibi, verilecek koyun ve keçinin de, en az bir yaşını tamamlamış olması şarttır.
Bir yaşına henüz basmamış koyun ve keçilerde, deve yavrusunda, buzağılarda zekât yoktur. Yalnız bu yavrularla birlikte büyük hayvanlar da bulunursa o takdirde onlara bağlı olarak zekata girerler.
Atların zekâtı:
Erkek ve dişi karışık olmak şartı ile saime bulunan atların zekâtı vardır. Bu şekildeki atlara sahip olan kimse, dilerse her ata karşılık bir dinar altın zekât verir. Dilerse bu hayvanları kıymetlendirerek 40'ta birini verir.
Yalnız erkek olan veya yalnız dişi olan atlarda zekât yoktur.
Ticaret için olmadıkça katır ve eşeklerin de zekâtı yoktur.
Ticaret için alınıp satılan köpek, kuş ve benzeri hayvanlar da, ticaret eşyası gibi, kıymetleri üzerinden zekâta tâbidirler. Kıymetlerinin 40'ta biri zekât olarak verilir. (Mehmet DİKMEN, İslam ilmihali, S. 433- 434-435-436-437-438-439-440)
 
 
1.      4.      ZEKATI KİMLERE, NASIL VERMELİYİZ?
S. 59- Zekatı kimlere ve nasıl vermeliyiz?
            Zekâtın verileceği yerler, 8 sınıf olup şu âyet-i kerîmede açıklanmaktadır: "Zekâtlar, Allah tarafından farz kılınmış olarak yalnız fakirler, miskinler, zekât toplama işinde çalışanlar, kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolunda bulunanlarla, yolcuların (hakkı) dır. Allah Alîmdir, hikmet sâhibidir." (et-Tevbe, 60). Bu âyet-i kerîmede ifade edilen zekât almaya hak kazanan sınıfları teker teker görelim:
           1 - Fakirler: Nisâba mâlik olmayan (zekat verecek kadar zenginliğe sahip olmayan) kimselerdir. Bir kimsenin evi olsa bile nisab miktarında bir para ve mala sâhib değilse, o kimse fakir sayılır. Çünkü ev, aslî ihtiyaçlardandır. Ev sâhibi olmak, nisaba mâlik olmadıkça onu fakirlikten çıkarmaz. Nisâba mâlik olmakla beraber, sâhip olduğu mal ihtiyacını karşılamayan kimse de fakir sayılır.
                       2 - _Miskinler:_ Hiçbir şey'i bulunmayan, değil nisab miktarına sâhip olmak, yiyecek, giyecek gibi aslî ihtiyaçlarını bile kendisi te'min etmekten uzak bulunan yoksul kimselerdir.
           3 - Zekât toplama işinde çalışanlar: Devletin kendilerini zekât ve öşür toplamak ve bunlarla ilgili vazifelerde çalışmak üzere görevlendirdiği kimselerdir. Bu zekât memurlarına, fakir oldukları için değil de, bu işlerde çalıştıkları için zekât caiz görülmüştür. Bu hisse, onlara bir ücrettir. Zekât memurları zengin olsalar bile, çalıştıklarına karşılık zekâttan his alırlar.
           4 - Müellefe-i kulûb: Kendisine zekât verilmek suretiyle, kalbleri İslâm'a karşı yumuşatılmak, zararsız hâle getirilmek veya dinde sebat ettirilmek istenen kimselerdir.
Müslümanların sayılarının az, güçlerinin zayıf olduğu ilk zamanlarda bu sınıf, müslümanlığın yayılmasında, müşriklerin zararsız hâle getirilmesinde ve zayıf îmanlı yeni müslümanların îmanda sebatlarının artırılmasında bir vasıta olarak kullanılmış ve büyük faydalar sağlanmıştır.
Hz. Ömer henüz halife olmadan önce, Hz. Ebu Bekir (R.A.) zamanında artık ihtiyaç kalmadığı ve müslümanların kuvvetlendiği gerekçesi ile bu sınıfa zekât verilmesini reddetmiş; Hz. Ebu Bekir ve diğer şûra üyeleri de, bu görüşe katılmışlardır. Hanefîler buna dayanarak artık müellefe-i kulûb sınıfının tamamen ortadan kalktığı görüşüne varmışlardır.
Ulemadan ve mezheb imamlarından, müellefe-i kulûbün tamamen ortadan kalkmadığını, zaman ve zemine göre, bu müessesenin İslâm'ın lehine olarak yeniden işletilebileceğini söyleyenler de vardır.
           5 - _Köleler:_ Bundan kasıt, efendisi ile bir bedel karşılığında âzâd edilmek üzere anlaşma yapmış köle ve cariyelerdir.
Bu gibi kölelerin zekât verilecek yerler arasında zikredilmesi, İslâm dîninin insan hürriyetine verdiği değeri aksettirmesi bakımından büyük önem taşır.
Kölelere zekâttan hisse ayrılması gösteriyor ki, İslâmiyet kölelik müessesesini korumak ve devam ettirmek istememekte, bil'akis her vasıta ve vesile ile insanları hürriyetlerine kavuşturmayı hedef almış bulunmaktadır.
Günümüzde bu müessese de tamamen ortadan kalkmıştır.
           6 - Borçlular: Zekât verilecek yerlerin altıncısı borçlular sınıfıdır. Bundan maksad, borcu olup da o borcu ödeyemeyen veya ödese bile arta kalan parası nisab miktarını bulmayan kimselerdir.
Borçlu kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten efdal görülmüştür.
           7 - Allah yolunda olanlar: Zekâtın verileceği yerlerin yedincisi de, Allah yolunda olanlar sınıfıdır. İmam-ı A'zam ve Ebû Yûsuf'a göre bu sınıf Allah yolunda cihâd eden mücahidlerin fakir olanlarına şamildir. Zekât, zengin olan mücahidlere verilmez. İmam-ı Muhammed ise, Allah yolunda olanlar sınıfının, hac yolunda fakir düşen hacılar olduğu görüşündedir.
Allah yolunda olanlar sınıfının gazilere ve hacılara hasredilmiyeceği, Allah için yapılan bütün çalışma ve faaliyetlerin; ve bu çalışma ve faaliyette bulunan kimselerin bu sınıf şümûlüne gireceğini söyleyenler de vardır.
             8 - Yolcular: Bunlar, memleketlerinde zengin oldukları halde, yolculukları esnasında fakir düşen kimselerdir. Bu kimselere de zekât verilir. (Mehmet DKMEN, İslam ilmihali, S. 441-442-443)
                Zekat verilen kimseye hoşgörü ve saygı ile davranılmalıdır. Zekat verilen kişiyi minnet altında bırakacak ve incitecek her türlü davranıştan kaçınmalıdır. 
                       
S. 60- Kimlere zekat verilmez? Yani akrabalardan kimler zekat düşer?
Bir kimse zekâtını, fakir olan kendi usûl ve fürûuna yani:
1-     1-      Babasına,
2-     2-      dedesine,
3-     3-      Anasına,
4-     4-      Ninesine,
5-     5-      Oğul ve torunlarına veremez.
6-     6-      Fakir olan hanıma da zekât düşmez. Çünkü bunlara verilen zekâtın menfaati, kısmen zekât verenin kendisine ait olur. Bir cebinden çıkarıp öbür cebine koymak gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki zekâtın menfaatı, zekât verenin kendisinden tamamen kesilmiş olması ve başkalarını faydalandırması şarttır.
 
S. 61- Zekat vermekte göz önünde bulundurulması gereken ilkeler nelerdir?
Fâsık ve günahkâr olan fakir müslümanlara zekât vermek câiz ise de, dindar, ahlâklı ve faziletli fakirleri tercih etmek daha faziletlidir. Onun için, aldığı zekâtı helâl ve hayırlı yerlere harcayacak kimselere zekât verilmeli; aldığı zekâtı içki, kumar parası yapacak kimselere vermek cihetine gidilmemelidir.
Zekât vermekte göz önünde bulundurulacak bir husus da, zekât verilecek şahsın durumunu tahkik etmektir. Gerçekten o şahıs zekât almaya ehil midir yoksa zekât almaması gereken bir zengin mi? Bu hususun tahkik edilmesi mühimdir.
Bir kimse zekâtını araştırıp ehliyetli zannettiği bir şahsa verir de sonradan o şahsın zengin olduğu ortaya çıkarsa, bu zekât muteberdir. Çünkü verilirken araştırma yapılmıştır.
Ancak hiç araştırma yapmadan, zengin mi, fakir mi olduğuna bakmadan verilen zekâtın, sonradan ehil olmayana verildiği anlaşılırsa, yeniden verilmesi gerekir. Zira tahkik ve araştırmada kusur edilmiştir.
             
S. 62- Fakire Verilecek Zekât Ne Miktarda Olmalıdır?
Zekât verilirken mendub olan, verilen zekâtın en azından fakirin bir günlük ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda olmasıdır. Bu bir günlük ihtiyaç içine, fakirin kendisinin ve ailesinin en zarurî medenî ihtiyaçları girer.
 
OKUMA PARÇASI: FELÂKET GETİREN ZENGİNLİK
Medine Müslümanlarından Sâlebe'nin mala, mülke karşı aşırı derece hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu, hem de mutlaka zengin olmak! Hattâ benliğini saran bu şiddetli zengin olma arzusu, nihayet onu Resûlüllah'dan dua istemeye kadar sevketti. Bir gün huzur-ı Peygamberî'ye çıkarak:
- Yâ Resûlâllah, Allah'a dua et de zengin olayım, dedi.
Allah'ın Resûlü, Sâlebe'nin bu isteğine şöyle cevap verdi:
- Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.
Bu söz Sâlebe'ye kâfi gelmişti. Bir müddet bu îkazın mânâsı üzerinde düşünerek benliğini saran zengin olmak arzusundan birazcık olsun kurtuldu, fakat hırs onun yakasını bir türlü bırakmıyordu. Zamanla ihtirası yeniden depreştiği için tekrar müracaat etti:
- Yâ Resûlâllah, dua et de zengin olayım, dedi.
Bu sefer biraz daha açık ve ağır konuşan Resûl-i Ekrem:
- Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? dedi ve ilâve etti: "Allah'a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi; fakat ben istemedim."
Elinde bu kadar İlâhî kudret bulunmasına rağmen Resûlüllah'ın evinde haftalarca çorba pişmediği, ekseri günleri oruçlu bulundukları, çoğu zaman iftar sofraları birkaç hurma tanesi ile bir arpa ekmeğinden ibaret olduğu, herkesin bildiği bir hakikattı.
Sâlebe bunları düşünerek bir müddet daha isteğinden vazgeçti.
Zaman zaman "zengin olursam fakir fukaraya iyi yardım ederim, daha çok sevab kazanırım" diye hayal kuruyor ve Resûlüllah'a üçüncü olarak bir müracaat daha yapmayı düşünüyordu. Nihayet müracaatını yaptı da; hem de söz vererek dedi ki: "Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakir fukarayı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim."
Sâlebe'nin bu kadar ısrarına karşı dayanamayan Resûlüllah:
"Yâ Rabbi, Sâlebe'yi istediği mala kavuştur," diye dua etti.
Bu dua üzerine koyun olarak sürü otlatmaya başlayan Sâlebe, daha evvel bütün namazlarını Resûlüllah'ın cemaati olarak kıldığı için kendisine Cami Kuşu adı verildiği halde, bu sefer sadece öğle ve ikindiyi mescidde kılabiliyor, diğer namazlarını koyunların ardında, bâzan da kazâen îfa edebiliyordu.
Kısa zamanda çoğalan, bereketlenen koyunlar, Medine yakınlarına sığmaz oldular, uzak çöllere, sulak yaylalara gitmek zarureti ile karşılaşan Sâlebe, artık öğle ve ikindi namazlarına da gelemiyor, sadece Cumaları mescidde görülüyordu. Nihayet çöldeki meşgalesi, ona Cuma namazlarını da unutturdu.
Arada sırada bir, sürü ile uğradığı yolların üstünde rastladığı yolculardan "Ne var, ne yok" diye haber soruyor; sonra da koyunların ardından ıssız çöllere doğru tekrar dalıp gidiyordu.
Artık umumî mes'elelerle alâkası kesilmiş, sadece şahsını ve şahsî işlerini düşünüyor, koyunlarını nerede daha iyi otlatabileceğinden başka bir şey hatırına gelmiyordu.
Bir gün Resûlüllah'ın:
- Sâlebe görülmüyor, nerededir?" diye sorması üzerine:
- Koyun aldı; sinek kurtları kadar çoğaldı; buralara sığmaz olduğundan şimdi çöllerde sürüsünün ardında dolaşıyor," dediler.
Resûlüllah: - Sâlebe'ye yazık oldu, yazık!" buyurdu.
İşte bu sırada zekât ve sadaka âyeti nâzil olarak, mâlî durumu düzgün olan Müslümanların geçim sıkıntısı içinde bulunan kardeşlerine yardım etmeleri emredildi.
Bu âyet-i kerîmenin emrine büyük bir istekle uyan Müslümanlar, mallarının bir kısmını geçim sıkıntısı içinde yaşayan kardeşlerine seve seve verirken Sâlebe:
- Bu sizin yaptığınız düpedüz haraççılıktır," diyerek zekât toplayan memurları boş çevirdi.
Haberi duyan Resûlüllah, üzülerek "Yazık oldu Sâlebe'ye!" sözünü tekrarladı.
Sâlebe'nin evvelâ, "Zengin olursam her hak sâhibine hakkını vereceğim" diye yemîn edip, sonra da bu kadar değişik tavır göstermesi üerine "Berâe" sûresindeki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: "Münâfıklardan bâzıları da mal, mülk verip zengin ettiği takdirde Allah'a daha fazla bağlanıp fakir fukaraya daha çok yardım edeceklerine dair söz verdiler, ne zaman ki Allah onlara bu isteklerini ihsan eder, zengin olurlar; o zaman Allah'a verdikleri sözü unuturlar, cahillik edip fukaranın hakkını vermezler."
Bu âyet-i kerîme, Sâlebe'nin münâfıklar sınıfına düştüğünü bildirmesi üzerine, akrabalarından biri şiddetli teessüre kapılarak gidip Sâlebe'ye durumu haber verdi ve fukaranın hakkını vererek kendisini münâfıklıktan hemen kurtarmasını istedi.
Bunun üzerine Sâlebe, Resûlüllah Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ederek fukaranın hakkını getirdiğini söylediyse de Resûlüllah üzüntülü bir edâ ile:
"Senin verdiklerini alamam artık Sâlebe... Allah (c.c.) almaktan kaçınmamı emretti, haydi git!" diye karşılık verdi.
Resûlüllah'ın âhirete teşrifinden sonra Hazret-i Ebû Bekir'e müracaat eden Sâlebe, sırasıyla Hazret-i Ömer ve Osman'a (R.A.) da müracaat ettiyse de:
- Resûlüllah'ın almadığını biz nasıl kabûl ederiz?" diye hepsinin reddi ile karşılaştı.
Hazret-i Osman (R.A.) zamanında vefat ederken Sâlebe'nin kulaklarına şu sözler geliyordu:
- Yâ Sâlebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü îfa edemediğin çok maldan hayırlıdır.
 
7. YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA YOLU OLARAK SADAKA
 
S. 63- “Sadaka”, “fitre”, “fıtır sadakası” sözcüklerinin anlamları nedir ve niçin verilir?
            Karşılıksız olarak yapılan her türlü yardım, güzel ve yararlı davranışa sadaka denir.
       Asli ihtiyaçlardan başka zekat verecek kadar bir mala sahip olan her Müslüman tarafından verilmesi gereken ve ramazan bayramı namazından önce verilen sadakaya fitre veya fıtır sadakası denir.
            Fıtır sadakası Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı bir mala sâhip bulunan her Müslüman’ın vermesi gereken vâcib bir sadakadır. Buna yalnız fıtra da denir. Bu kelime halk arasında fitre şeklini almıştır.
            Fakire para, giyecek, yiyecek vb. şeyler vermek, ayrıca insanların faydalanacağı okul, hastane, yol köprü, çeşme, cami yaptırmak sadakadır.
            Herhangi bir hastayı, yaşlıyı ziyaret etmek, karşılaştığımız insanlara selam vermek ve güler yüz göstermek sadakadır.
            Fıtır sadakası (fitre), insanın yaradılışına bir şükür olmak üzere sevab kazanmak kasdıyla verdiği sadaka demektir.
Fitre, orucun kabûlüne, ölüm sekeratından ve kabir azâbından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neşesinden onların da yararlanmaları için yapılan bir yardımdır. Bu açıdan fitre, insanî bir hayır ve medeni bir vazifedir.
S. 64- Kimler fitre vermekle yükümlüdür?
- Müslüman olmak,
- Hür olmak
- Aslî ihtiyaçlar dışında nisab miktarı mala sâhip olmaktır. Akıl ve bülûğ fitrede şart değildir. Zengin akıl hastalarının ve çocukların fitreleri, velileri tarafından verilmelidir.
 
CARİ SADAKA ÜÇTÜR
 
Hiçbir an kapanmasın dersen amal defteri
Eser bırak dünyada, hoşnut et gönülleri.
 
Okul, çeşme, hastane, yol köprü, cami yaptır,
Fabrika baraj yaptır, yapılan iş sevaptır.
                                          Ahmet DEMİRAY
                                                 (Şiirleşen Dualar, S.34)
 
 
OKUMA PARÇASI: SİZDEN FAZLA VEREN VAR
Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliği sırasında Medine'de büyük bir kıtlık baş göstermişti. Halk ekmek yapmak için bir buğday tanesini bile bulamaz olmuştu. Bu durumu gören Medineli tüccarlar, ellerindeki bütün parayı buğday alıp satmaya yatırmışlardı.
Hazret-i Osman da bu arada Şam'a bir ticaret kafilesi göndermişti. Oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medine'ye getirtmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilirdi.
Bâzı tüccarlar derhal Hz. Osman'a müracaat ettiler. Şam'dan getirttiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir mennesine (5 kilo 12 gram ağırlığındaki bir ölçü birimi) 4 dirhem veriyorlardı. Fakat Hz. Osman, tüccarların verdiği fiyatı az buldu. "Sizden fazla veren var," dedi ve buğdayını hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı arttırdılar. Fakat yine Hz. Osman'dan "Sizden fazla veren var" cevabını aldılar. Nihayet buğdayın bir mennesine 7 dirhem vermeye bile râzı oldular. Bu, verebilecekleri en son ve en yüksek fiyattı. Fakat Hz. Osman'ın ağzından "Sizden fazla veren var" sözünden başka lâf çıkmıyordu.
Bâzıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanmak hırsına veriyordu. Halk şiddetli ihtiyaç içinde kıvranırken, onun böyle davranmasını kendisine hiç yakıştıramıyordu.
Nihayet mes'eleyi Halife Hz. Ebû Bekir'e anlatmaya karar verdiler. Ondan, Hz. Osman'la aralarını bulmasını isteyeceklerdi.
Halifenin huzuruna çıkarak, durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebû Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi. Ve onlara: "Bu işte bir gariplik var," dedi. "Bana öyle geliyor ki, siz Hz. Osman'ın sözünü iyi anlayamadınız. O, Resûlüllah'ın dâmadı ve Cennet'te arkadaşıdır. Halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi, beraber gidip mes'eleyi bizzat kendisinden öğrenelim."
Hep birlikte Hz. Osman'ın yanına vardılar. Hz. Ebû Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osman'a söyledi. Ondan, niçin malını verilen fiyata satmadığını sordu.
Hz. Osman'ın bu suâle cevabı şaşırtıcıydı: "Ey Resûlüllah'ın halifesi! Bunlar benim bir menne buğdayımı 7 dirheme satın almak istiyorlar. Yani, bire 7 veriyorlar. Halbuki, ben onu, bire 700 veren birine satmak istiyorum. Yüce Allah, her bir hasenata karşılık 700'e kadar ecir ve mükâfat vereceğini vadetmiyor mu? Böyle kârlı bir ticaret varken, ben ne diye malımı onlara satayım."
Hazret-i Osman'ın bu cevabı üzerine, tüccarlar derin bir düşünceye daldılar. Onun hakkında kötü düşünmekle ne kadar hatâ ettiklerini anlamışlardı.
Hz. Osman, bundan sonra 100 deve yükü buğdayının hepsini de Medine halkına sadaka olarak dağıttı. Fakir ve yoksulların yüzünü güldürdü. Şehirdeki kıtlık da böylece büyük ölçüde giderilmiş oldu.
Şuurlu bir Müslüman, işlediği bütün işlerde Allah rızâsını ön plânda tutar.
Halkın yardımına koşmayı, fakirlerin dertlerine derman olmayı, insanlara faydalı bulunmayı en büyük fazilet bilir... (M. DİKMEN, İslam ilmihali, S. 441)
 
 
S. 65- Fitre Ne Zaman Ödenmelidir?
Fitre, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fecrin doğuşundan itibaren vâcib olur. Fitreyi vermenin müstehab olan şekli ise, fecrin doğuşundan itibaren namazdan çıkmadan önce fakirlere verilmesidir. Fakat fitrenin bayramdan birkaç gün, hatta birkaç ay önceden verilmesinde de bir sakınca yoktur. Böylece fakirlerin bayram ihtiyaçlarını önceden karşılamaları ve noksanlarını gidermeleri sağlanmış olur. Zamanında ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir.
Ramazan bayramının 1. günü fecrin doğuşundan evvel vefat eden veya fakir düşen kimseye fitre vermek vâcib olmaktan çıkar. Fecrin doğuşundan sonra vefat eden zengine ise, fitre vâcibdir. Mirasından ödenir.
Nisab miktarını bulan mal, fitrenin vâcib olmasından sonra, ödenmeden yok olsa fitre fitre verme sorululuğundan düşmüş olmaz. (M. Dikmen, İslam ilmihali, S.453)
  
S. 66- Kimler Fitre Verir?
Nisab miktarı malı olan bir müslüman, hem kendisi için, hem fakir olan çocukları için, hem de hizmetçisi için fitre verir. Zengin olan çocukların fitreleri, İmam-ı A'zam'a göre o çocuğun malından verilir.
Ergenlik çağına girmekle beraber aklî dengesi yerinde olmayan çocukların fitresini de yine babası verir.
Henüz doğmayan çocuk için ise, fitre verilmez.
Bir kimse, kendi evinde otursalar bile, babası, anası, dedesi, ninesi için fitre vermekle sorumlu değildir. Akrabalar da böyledir. Babaları hayatta olsun olmasın dede, oğlunun fakir çocukları (torunları) için fitre vermekle mükellef değildir.
Bir kimse kendi hanımıyla büyük ve akıllı olan oğlunun fitresini vermekle mükellef değildir. Çünkü bunlar kendilerine sahip ve tek başlarına tasarrufa yetkilidirler. Fakat bunların müsaadesini alarak kocanın veya babanın onlar yerine fitre vermesi câiz olur. Ve bunlar kendi evinde ve idaresi altında iseler izinsiz de verebilir. Fakat aslolan herkesin kendi fitresini kendi malından ödemesidir.
İmam-ı Şâfiî'ye göre kadının fitresini kadın zengin bile olsa kocası öder. Fitre zekât gibi veren tarafından niyet edilmelidir. Ve fakirlere temlik suretiyle verilip fakirin mülkiyetine geçirilmelidir. Fitre verirken verilen şeyin fitre olduğunu belirtmek şart değildir.
Fitreyi aralarında evlilik veya babalık - oğulluk (usul - füru') ilişkileri olanlar birbirlerine veremezler. Meselâ bir kimse fitresini fakir olan kocasına veya babasına veya oğluna veremez. (M. DİKMEN, İslam ilmihali, S. 454)
S. 67- Fitre Nasıl Ödenir?
Bir kimse fitresini bir fakire verebilir. Fakat bir fitre bölünerek birkaç fakire verilemez. Birden çok kişiler fitrelerini birleştirip tek bir fakire verebilirler.
Birden çok fitreler, sahiplerinin izniyle karıştırılarak verilebilir. Her fitreyi ayrı ayrı verme zorunluluğu yoktur. Bununla beraber ayrı ayrı verilmesi daha güzel görülmüştür.
Fitreler mükellefin bulunduğu yerin fakirlerine verilmelidir. Başka yerlere gönderilmek mekruhtur. (M. DİKMEN, İslam ilmihali, S. 454)
 
S. 68- Fitrenin Miktarı Ne Kadardır?
Fitre başlıca 4 madde üzerinden verilir:
1 - Buğday veya buğday unundan. Bunun vâcib olan miktarı, yarım sa' (520 dirhem: 1667 gr.) dır.
2 - Arpadan veya arpa unundan. Bunun miktarı ise, bir sa' (1040 dirhem: 3333 gr.) dır.
3 - Her türlü kuru üzümden. Bunun miktarı da bir sa' (3333 gr.) dır.
4 - Kuru hurmadan. Bunun miktarı ise yine 1 sa' (3333 gr.) dır.
Bu 4 gıda maddesinden herhangi birine göre fitre verilebilir. Bu fitreler aynen hurma, buğday, üzüm olarak verilebileceği gibi, kıymetleri para olarak da verilebilir. Hattâ kıymetlerinin para olarak ödenmesi, daha da faziletlidir.
Kişinin fitresini verirken kendi malî imkânını ve zenginliğini göz önünde bulundurarak, fitresini bu 4 gıda maddesinden birinin kıymeti üzerinden ödemesi gerekir. Meselâ çok zengin olanlar fitrelerini hurmanın değeri üzerinden ödemelidirler. Çünkü en yüksek fitre miktarı hurmadır. Onun o zenginliğine münasip olan, fitresini hurma üzerinden ödemektir. Artık zenginlik derecesine göre, kuru üzüm, arpa ve buğday olmak üzere fitre ödenecek gıda maddesi değişir. Her yıl Ramazan ayında, müftülükler bu 4 gıda maddesine düşen fitre bedellerini ilân ederler. O bedellere göre fitreyi ödemek mümkündür. (M. DİKMEN, İslam ilmihali, S. 454)
 
  
S. 69- Fitre ile Zekât Zengini Arasında Bir Fark Var Mıdır?
Vardır. Çünkü zekât verecek zengin için, nisab miktarı tutarında bir mal, bir yıl elde bulunmalıdır. Fitrede ise, bu şart yoktur. Fitrenin verileceği en son gün bile, nisab miktarı mal eline geçse, kendisine derhal fitre vâcib olur.
Zekâtta günümüzde ekseriya nisab ölçüsü olarak altın alınmaktadır. Fitrede ise gümüşün esas alınması iyidir. Fitrenin zekâta göre daha geniş bir kitle tarafından verilmesinin sebebi de budur. (M. DİKMEN, İslam ilmihali, S. 454)
 
8. ZEKAT VE SADAKA VERECEK DURUMA GELMEYE ÇALIŞMALIYIZ
S.70- Zekat ve sadaka verecek duruma gelmek için neler yapmalıyız?
Zekat ve sadak verecek duruma gelebilmek için doğuştan her insanda var olan çalışmak ve üretmek gibi güzel duyguların geliştirilmesi gerekir. Çünkü insan üretmek ve ürettiğini başkalarıyla paylaşmaktan dolayı mutluluk duyar. Eğer insan üretir ve ürettiğini paylaşırsa hayatı daha anlamlı hale getirir.
Yüce Allah (c.c.): “Artık o namazı kılınca yer (yüzün) e dağılın. Allah'ın fazlından (nasip) arayın. Allah'ı çok zikredin. Tâ ki umduğunuza kavuşasınız.” (Cuma suresi, 62/ 10) ayetiyle zekat ve sadaka verecek duruma gelmek için Cuma namazından sonra yeryüzüne dağılarak üretime devam etmemiz gerektiğini bildiriyor.
Ayrıca bu ayette tembel tembel oturmak yasaklanmaktadır. Tembel olma durumu, tembelce davranma, çalışmayı, iş görmeyi sevmeme, çaba göstermekten, sıkıntıya katlanmaktan, kaçma ve vücuttaki herhangi bir organın tıbbî fonksiyonunu yerine getirmede yavaşlık göstermesi manaları için kullanılır. (Meydan Larous, Tembel mad.)
            Hz. Muhammed (s.a.v.) de, namazlarının sonunda el açıp Allah'a dua ederdi. Çeşitli kötü, yanlış, zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah'a sığınırdı. Bunlardan biri de tembelliktir. "Ya Rabb'i, tembellikten sana sığınırım." derdi (Buhârî, Cihâd, 25, 74; Müslim, Daavât, 48, 52; Ebu Davud, Vitr, 32, Edeb, 101; Tirmizî, Daavât, 70, 76, 115; Neseî, İstiâze, 7, 8, 12; İbn Mace, Dua, 3; Ahmed b. Hanbel, II, 185, III, 113, 117).
Kur'an ve sünnette bu şekilde tenkit edilen tembellik, insanların dünya ve ahireti için zararlı olan bir şeydir. Başarısızlığın başlangıcıdır. Onun için İslâm dini insanları tembellikten sakındırmıştır. Aynı zamanda bütün peygamberler insanları tembelliğe karşı uyarmışlardır. Tembelliğin zıddı çalışkanlıktır. O da inanan insanların şiârıdır ve her türlü başarının yolu, çalışkanlıktan geçer. Bütün peygamberler, çalışmayı emretmişlerdir. (Nureddin TURGAY, Şamil İslam ansiklopedisi, Tembellik maddesi)
 
İslam dini zengin olmayı teşvik eder. Miskinliği ve başkalarına el açmayı ise yasaklar. Hatta daha da ileri giderek “veren el olmayı” tavsiye eder. Hz. Muhhammed (s.a.v.) : “Veren el alan elden daha üstündür” (Müsned,, II, 243) buyurarak zekat ve sadaka verecek duruma gelmek için dürüstçe çalışarak helal yoldan kazanç elde ederek zengin olmayı teşvik etmektedir.
İnsan veren el durumuna gelebilmesi için cimrilik, bencillik, pintilik, çıkarcılık ve sadece kendini düşünme gibi kötü duygu ve düşüncelerden kurtulması gerekir.
İslam dininde kazanç sahasına atılmak, rızkını helâl yoldan elde etmeye çalışmak, bütün Müslümanlar üzerine farzdır. Nitekim bir hadîs-i şerîf'te Peygamberimiz: "Kazanç aramak, her müslüman üzerine farzdır" buyurmuştur.
Allah, evrende bulunan her şeyi insan için hazırlamış, her şeyi onun emrine vermiştir. Allah'ın bu nimetinden faydalanmak için insanın akıl, bilgi ve emeği ile imkânlarını değerlendirmesi, çalışıp kazanması gerekir. Yüce Allah Kur'an'da: "Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. Öyle ise, yerin sırtlarında dolaşın ve Allah'ın verdiği rızıktan yeyin." (el-Mülk, 15). Buyurmuştur.
Ayette geçen “yeryüzünü sizin için boyun eğdiren” ifadesi, yerin işlemeye ve verimli hale getirilmeye uygun olması demektir.
“Yerin sırtında dolaşın” ifadesi ise, onu adım adım, karış karış araştırın, faydalı imkânları ortaya çıkarın, ekin, meyve sebzeler yetiştirin. Madenlerini çıkarın işleyin olarak yorumlanabilir.
Bir Müslüman’ın İbâdet veya Allah'a tevekkül bahanesiyle oturması, çalışmaması yanlış bir tutumdur.
Bir müslümanın kendi nefsine ve geçindirmekle mükellef olduğu aile efradına yetecek kadar kazanç elde etmesi, üzerine farzdır.
Fakirlere yardım ve iyilik yapmak düşüncesiyle kifayet miktarından fazla kazanç ise övülen ve takdir edilen bir davranıştır. Bu niyetle elde edilen kazanç, nafile ibâdetten bile faziletlidir. Çünkü bu kazanç sadece kazanç sahibine değil, verildiği takdirde başkalarına da yararlı olur.
Daha refah bir hayat seviyesine kavuşmak, helâl nimetlerden daha fazla faydalanmak için çalışıp fazla kazanmak mübahtır. Bir hadîs-i şerîfte peygamberimiz : "İyi insan için iyi ve temiz mal ne güzeldir..." Buyurmuştur.
İnsanlara karşı büyüklenmek, üstünlük taslamak amacıyla elde edilen kazançlar, haramdır. İsterse bu kazanç helâl yolundan olsun yine haramdır.
            Bir rivayette peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Bir Müslüman’ın ektiğinden veya diktiğinden, insan, hayvan, herhangi bir varlık yiyecek olsa, onun nâmına sadaka yazılır."      Rivayet edildiğine göre, bir adam, ceviz ağacı dikmekte olan Ebü'd-Derdâ Hazretlerine şöyle demiştir:
- Bu ağacın büyüyüp meyve vermesi için yılların geçmesi lâzım. Sen ise ihtiyar olduğundan, onun meyvesinden yiyebilmen şübheli... O halde, neden kendini böyle yoruyor, o ağacı dikmeye çabalıyorsun?
Ebü'd-Derdâ Hazretleri ona şu mânidar cevabı vermiştir.
- Meyvesini başkası yediği halde, sevabını ben alsam ne ziyanım olur ki?"
            Bu hadis-i şerif ve Ebü'd-Derdâ Hazretlerinin rivayeti ile ziraat yaparak helalinden zengin olmak ve zekat ve sadaka verecek duruma gelmek teşvik edilmektedir.
            Bu rivayetler aynı zamanda çalışmanın ibadet olduğunu da haber vermektedir.
 
 
 
 
S. 71- İslam dini çalışmayı niçin ibadet saymaktadır?
       Çalışmak, bir iş meydana getirmek için zihnî ve bedenî güç sarf etmek, gayret etmek, uğraşmak demektir.
Geçimini sağlamak için çalışıp helâlinden kazanma farzdır. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Geçim için çalışıp helâlinden kazanma farzdır." (Keşfu'l-Hafa, II, 46) buyurmuştur.
İslâm'da kazancın en muhterem olanı el emeğinin mahsulü olandır. Zira Rasûlullah (s.a.s.): "Kişi kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde etmemiştir. " (İbn Mâce, Ticârât, I) ve "Hiç kimse elinin erneğinden daha hayırlı bir şey yememiştir. Allah'ın peygamberi Davut (a.s.)da elinin emeğinden yerdi. " (Buhârî, Büyu, 15)     buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm insandaki üretici ve değiştirici güce, yani emeğe büyük bir değer verir: Buna göre insanın kâinat içerisindeki yerini önce onun imanı ve Sonra emeği tayin eder. Kişinin sorumluluğunu gerçekleştiren de onun değerini tayin eden de emektir: "Ve gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder ve yine Şüphesiz onun emeği kendisine pek yakında gösterilecektir. " (en-Necm, 53/39) âyeti bunu ifade etmektedir.
            Çalışmak ve emek sarf etmek, sadece kişisel yahut ailevî ihtiyaçları gidermeye yönelik bir gayret ve mesai değil; aynı zamanda toplumsal üretimi ve refahı artıran mühim bir unsurdur. İnsanlara fayda sağlayan herhangi bir işte çalışan kimse, aynı zamanda toplum için de çalışmaktadır.
Bir müslümanın, kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseleri geçindirmeğe, borçlarını ödemeğe yetecek kadar helâlinden kazanması farzdır.
Fakirlere yardım, gariplere iyilik için yeterli miktardan fazla kazanmak İslâm'ın övdüğü, güzel gördüğü bir şeydir. Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun faydası toplumun bütün bireyleri içindir.
Lükse ve ihtişamâ kaçmamak şartıyla huzur içinde yaşamak, rahat etmek ve fazlasını Allah yolunda hak sahiplerine infak etmek için daha fazla kazanmak mübahtır.
İslâm'da ziraat da mühim bir kazanç yoludur. Zira ziraat, temel ihtiyaçları gideren bir ekonomik faaliyettir. İnsanın beslenme ve giyinme ihtiyaçları, öncelikle ziraî üretimle karşılanır. Toprağın verimini artan ihtiyaçlara göre yükseltmek, bunun için teknik ilerlemeleri ziraate tatbik etmek İslâm devletinin görevlerindendir.
Hz. Peygamber bir hadisinde zirai faaliyetleri teşvik etmiştir: "Rızkınızı yerin derinliklerinde arayınız. " (Keşfu'l-Hafa, I, 138) Bu emir aynı zamanda madenciliği de teşvik etmektedir.
İslâm'da çalışmadan, dilenerek geçinmek yasaktır. Çalışabilecek durumda olan kimsenin dilenmesi haramdır. En kötü şartlar altında dahi çalışma, başkalarına yük olmaktan üstündür: "Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden bir şey istemekten daha hayırlıdır. " (Buharî, Büyu 15) hadisi buna işaret eder.
Bütün bu rivayetlerden de anlaşılacağı gibi, İslam dinine göre çalışmak ibadettir.
 
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
 
 
HAC İBADETİ
Genellikle tek Tanrılı dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olanlarca y",n belli aylarında ziyaret edilmesine hac denir dinimizde hac ibadeti, İslam dinine inanan insanların, yılda bir defa belli bir yer ve zamanda birlikte ibadet etmesi anlamına gelir Hac, dinimizin en temel ibadetlerinden birisidir.
Allah'ın Evi'ni ziyaret anlamındaki bir ibadet, dinler tarihinde hemen hemen sadece İslam dininde mevcuttur Zengin olan bütün Müslüman’lara hayatta bir kere olmak üzere hac dini bir görevdir
1.1 Hac Nedir ve Niçin Yapılır?
Hac ibadeti, İslam’ın beşinci şartını oluşturur Hem bedenle hem de mal ile yapılan bir ibadettir
Bir Müslüman’ın, Kabeyi ve onun etrafındaki; kutsal yerler; usulüne uygun şekilde, belli günlerde ziyaret ederek, dini görevleri yer;ne getirmesi demektir Kısaca hac, "ihrama girerek yılın belli günlerinde, Arafat'ta vakfe yapmak ve Kabeyi tavaf etmektir:
insanlar hacda Allah'a şükür ve dua ederler birbirleriyle bilgi ve duygu alışverişinde bulunurlar Hac, aynı zamanda, bilgilenme manasına da gelir Hac ibadetini yerine getiren Müslümanlar, yeni bilgiler ve güzel duygular kazanarak memleketlerine dönerler
1.2 Hac Kimlere Farzdır?
Hac İslam’ın temel şartlarından birisidir Hacca gitmek için şu şartların bulunması gerekir
a. Ergin, akıllı, hür ve Müslüman olmak
b Hacdan dönünceye kadar kendisinin ve ailesini bütün ihtiyaçlarını karşılamış olmak
c Hac masraflarını karşılayacak kadar zengin olmak
ç, Yolun güvenli olduğundan emin olmak (Yolda bulaşıcı hastalık ve savaşın olmaması, gerekir)
d. Hastalık ve tutukluluk gibi hacca gitmeye engel bir durumda olmamak gerekir Bu şartları taşıyan insanlara hacca gitmek farz olur
1.3. Hac ile İlgili Kavramlar (İhram, Tavaf, Sa'y, Vakfe)
a. İhram: ihram, erkekler için, vücudun belden itibaren alt kısmına sarılan uzunca bir peştamal ve sırta alınan büyükçe bir havludan ibarettir. Kadınların ihramı, uzunca bir entaridir.
Hac için ihrama giren kimsenin bazı işleri yapması yasaktır. Örneğin; ihramlı kimse için avlanmak, tıraş olmak, otları koparmak, tırnak kesmek, cinsi yakınlıkta bulunmak ve kavga etmek gibi işler yasaktır.
b. Tavaf: Tavaf; bir şeyin etrafında dolaşmak, dönmek gibi anlamlara gelir. Belli dualar okunmak ve usulüne uygun olarak Kabe etrafında yedi kez dönmektir. Kurban Bayramının ilk üç gününde Kabe'yi tavaf etmek farzdır.
c. Sa'y: Sa'y; koşmak, çaba göstermek gibi anlamlara gelir. Hac ile ilgili bir terim olarak anlamı şudur: Kabe'nin doğu tarafında bulunan Safa ve Merve adlı iki tepe arasında, yedi defa gidip gelmektir.
d. Vakfe: Vakfe, durmak anlamına gelir. Hacda Arafat ve Müzdelife denilen yerlerde belirli zamanlarda bir süre kalmaktır.
ihrama girmek, vakfe yapmak ve Kabe'yi tavaf etmek, haccın farzlarıdır. 1.4. Hac ile İlgili Mekanlar
1.4. 1. Kabe: Kabe; Mekke'de ''Mescid-i Haram'' denilen caminin ortasında, yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 12 m eninde ve 11 m genişliğinde taştan yapılmış dört köşe bir binadır. Kabe, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından, Allah'a ibadet olunmak üzere yeryüzünde ilk yapılan binadır. Haccın sebebi ve namazlarda kıble olarak yöneldiğimiz bu binanın üzeri, her sene hac mevsiminde yenilenen siyah bir örtü ile örtülür. Kabe, İslam’ dünyasının merkezi ve tevhit inancının bir sembolüdür. Bu sembol, bütün Müslüman’ların bir tek Allah'a ibadet ettiklerini ifade eder. Dünyanın her yerinde Müslümanların namaz kılarken Kabe'ye dönmeleri, onların yön birliğini de sağlar. Yön birliğine sahip olanlar, daha kolay anlaşır ve kaynaşırlar.
1.4.2. Safa ve Merve: Mekke'de Mescid-i Haram Camisinin doğusunda yaklaşık 350 m aralıklı iki tepedir. Güneydeki Safa, kuzeydeki ise Merve'dir. Sa'y, bu iki tepe arasında yapılır.
1.4.3. Arafat Dağı: Mekke'nin yaklaşık 25 km güney doğusunda bir bölgenin adıdır. Haccın farzlarından biri olan vakfe, burada yapılır.
1.4.4. Müzdelife ve Mina: Müzdelife, Mekke'de Arafat ile Mina arasında bir bölgenin adıdır. Müzdelife'de vakfe yapmak vaciptir. Mina, Müzdelife ile Mekke arasında bir bölgenin adıdır. Büyük, orta ve küçük cemreler buradadır. Şeytan taşlama burada yapılır. Hac ile ilgili kurbanlar da genellikle burada kesilir.
1.5. Hac Nasıl Yapılır?
Hacca gitmeye karar veren insan, yola çıkmadan önce, varsa borçlarını öder, hak sahipleri ile helalleşir. Yolculukta ve hac ibadeti boyunca başkalarını incitecek kötü söz ve davranışlardan sakınır.
ihrama girme yerine gelindiğinde ihrama girilir. Mekke'ye varılınca gusül yapılır veya abdest alınır. Sonra Harem'e gidilerek Kabe'nin etrafında tavaf yapılır. Ardından iki rekat tavaf namazı kılınır. Sonra Safa ve Merve arasında usulüne uygun olarak say yapılır.
Arifeden bir gün önce Arafat'a çıkılır. Arefe günü güneş batıncaya kadar Arafat'ta kalınır. Burada cemaatle birlikte öğle ile ikindi namazları aynı anda kılınır. Öğleden sonra vakfe yapılır. Güneş battıktan sonra akşam namazı kılınmadan MüzdeIife'ye hareket edilir. Müzdelife'de akşam ve yatsı namazları, cemaatle yatsı vaktin, de birlikte kılınır. Bayram sabahı, sabah namazı erken kılınarak, "Müzdelife vakfesi'' yapılır. Hava aydınlandıktan sonra Mina'ya hareket edilir.
Bayramın birinci günü Mina'da sırasıyla; Akabe cemresine taş atılır, saçlar tıraş edilerek ihramdan çıkılır. Mekke'ye gidilerek farz olan tavaf yapılır.
Bayramın ikinci günü sırasıyla; küçük, orta ve Akabe cemrelerine taş atılır. Bayramın birinci günü farz olan tavafı yapamamış olanlar bayramın ikinci gününde yaparlar.
Bayramın üçüncü günü yine küçük, orta ve Akabe cemrelerine taş atılır. Mina'dan Mekke'ye dönülünce veda tavafı yapılarak hac ibadeti tamamlanmış olur.
1.6. Umre
Umre, hac ibadeti yaparken ziyaret edilen yerleri ziyaret etmektir. Belirli bir zamanı yoktur. Tavaf etmek, Sa’y yapmak ve tıraş olmaktan ibarettir.
Umre yapmak sünnettir. Arefe ve onu izleyen Kurban Bayramı'nın dört gününün dışında her zaman umre yapılabilir. Umre yapmak isteyen kimse, ihrama girilmesi gereken yerde umre yapmaya niyet ederek ihrama girer. Mekke'ye varınca Kabe'nin etrafında umre tavafını yapar. Tavaf bitince iki rekat "tavaf namazı'' kılar. Daha sonra Safa ile Merve arasında umrenin sayını yapar. Sa’y bitirince tıraş olur ve ihramdan çıkar.
1.1. Medine'yi ve Mescidi Nebiyi Ziyaret
Medine'nin İslam’ tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Müslüman’ların hafızasında Medine denilince peygamberimizi ve yakın arkadaşlarını bağrına basan bir şehir ve şehir halkı canlanır. Dolayısıyla Medine, peygamberimizin hicret ettiği ve hicretten sonra yurt edindiği bir şehirdir. Peygamberimizin yakın arkadaşlarıyla en sıkıntılı günlerini yaşadığı bu şehrin Müslümanlar için çok özel bir anlamı vardır.
Hayatta iken Peygamberimizi görememiş Müslüman’lar, Medine'de onun kabrini ziyaret ederek, yaklaşık bin beş yüz yıllık bir tarihi ve tarihi olayları hatırlama imkanı bulurlar. Bu olaylardan dersler çıkartırlar. Bir tarihe mensup olma bilincine sahip olarak imanlarını canlı ve dinamik hale getirirler. Bu sebepten hac ibadetini yapan her Müslüman'ın, hacdan önce veya sonra Medine'ye uğraması, Medine'de bulunan Mescidi Nebiyi ziyaret etmesi, güzel görülmüştür.
1.8. Haccın İnsan Davranışları Üzerindeki Etkisi
Hacca gidecek Müslüman’lar, memleketlerinden hac için hareket etmeden önce, küslerle barışır, hak sahipleriyle helalleşirler. Böylece hac, insanlar arasında bir barış ortamı oluşmasına daha işin başında önemli bir katkı sağlar.
Hac ibadeti İslam ahlakında yer alan eşitlik ilkesini en güzel şekilde simgeler. Fakir, zengin farkı gözetmeksizin Müslümanlar arasında gerçek bir eşitlik ve kardeşlik kurar. Hiç kimsenin kendisini öbür kardeşinden üstün görme durumu söz konusu olamaz. Böyle bir durum, insana mahşer gününü hatırlatır. Bunlar insanın davranışlarına da olumlu yönde etki eder.
Hac ibadeti, aynı zamanda insanın bilgi ve görgüsünü artırır, zorluklara karşı dayanma alışkanlığı kazandırır. Mala olan bağımlılığı azaltır; fakirlere, yoksullara karşı merhamet ve yardım duygularının gelişmesine sebep olur.
Hac ibadeti, hem insan sağlığının hem de mal varlığının bir şükran ifadesidir. ihrama bürünmekle insan, orada eşitliğin zirvesini yaşar. Arafat, kişinin bütün dünyevi, istek ve arzularının yok olmasını sembolize eder. Hacda kurban kesmek, insanın nefsini saran bütün kötü duyguları söküp atmayı; şeytan taşlamak, bütün fenalıklardan sıyrılıp tertemiz olarak Allah'ın af ve bağışına sığınmayı simgeler. Irkları, renkleri, dilleri ve kültürleri farklı Müslüman’ların orada tanışıp kaynaşmaları, İslam’ kardeşliğini gösteren en ulvi bir manzaradır.
2. KURBAN İBADETİ .
Kurban kelimesi, dinin bir buyruğunu ya da bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan anlamına gelir. Dini bir terim olarak Allah'a yakınlaşmak, onun rızasını kazanmak için belli nitelikte bir hayvan kesmek demektir. Kesilmek için hazırlanan hayvana da ''kurbanlık'' denir.
Kurban; deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlardan kesilir. Bu hayvanların kurban edilebilmeleri için şu özellikleri taşımaları gerekir:
a. Deve beş yaşını doldurmuş olmalıdır.
b. Büyük baş hayvanlar iki yaşını doldurmuş olmalıdır.
c. Küçük baş hayvanların da bir yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Bir yaşını doldurmadığı halde annesinin büyüklüğüne ulaşan, gösterişli kuzu ve oğlaklar kurban edilebilir.
Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilir. Fakat büyükbaş hayvanlar ile deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir.
2. 1. Dinlerde Kurban
Bütün ilahi dinlerde kurban ibadeti vardır. Tevrat'ta kurbandan sıkça bahsedilir. Burada neyin, ne zaman ve nasıl kurban edileceği; kurbanın etinden diğer kısımlarına kadar ne işlemlere tabi tutulacağı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.
Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın insanlık için kendisini kurban etmesi fikri vardır. Onlara göre İsa son kurbandır. Hz. İsa ile ilgili Yuhanna İncil’inde şöyle denilir:
"işte, dünyanın günahım ortadan kaldıran Tanrı kuzusu!''
Son ilahi din olan İslam dininde de kurban ibadeti vardır. Kuranıkerim'de şöyle
buyurulur:
''Biz her ümmet için, Allah'ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine onun adım anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. ..''
2.2. Hz. İbrahim ve Kurban
Dinimizdeki şekliyle kurban ibadetinin tarihi, Hz. İbrahim’e dayanır. Bu konu, Kuranıkerim'de saffat suresinin 100 ile 111. ayetleri arasında açıklığa kavuşturulmuştur. Bu ayetlerde anlatılanların özeti şöyledir:
Hz. İbrahim, bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğine söz vermişti. Aradan uzun zaman geçtikten sonra oğulları olmuş ama 0, verdiği sözü unutmuştu. Rüyasında, kendisini oğlunu kurban ediyor görünce, adağını hatırlamıştır. Konuyu oğlu İsmail'e açtı, oğlu büyük bir teslimiyet gösterdi. Bunun üzerine verdiği sözü yerine getirmek üzere onu kesmeyi denedi. Ancak Yüce Allah tarafından engellendi. Kendisine Cebrail vasıtasıyla insan yerine koyunun kurban edileceği bildirildi.
Hz. İsmail’in yerine bir koyunun kurban edilmesinin emredilmiş olması, insanlık tarihi için çok önemli bir olaydır. Allah, insanları Hz. İbrahim aracılığı ile insan kurban etmekten korumuş olmasaydı, bugün belki de ''insan kurban etmek'' gibi korkunç bir gelenek devam edecekti.
2.3. Kurban Nasıl Kesilir?
Kurban kesme günleri, bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra olmak üzere bayramın ilk üç günüdür. Arefe günü veya bayramın ilk üç gününden sonra kurban kesmek dinen mümkün değildir.
Kurbanlık hayvan, kesileceği yere incitilmeden getirilmelidir. Keserken yönü kıbleye döndürülmeli, ''Bismillahi Allahü Ekber'' diyerek eziyet etmeden kesilmelidir. Kurbanda esas olan, Allah için malından özveride bulunmaktır. Çünkü kurbanın eti ve kanı Allah'a ulaşmaz. Allah'a ulaşan insanların takvasıdır. 3
Kurban eti genel olarak üçe ayrılır: Üçte biri eve bırakılır; üçte biri eş, dost ve akrabalara ikram edilir; geri kalan üçte biri ise yoksullara verilir. Ailesi kalabalık olanlar, kurban etini hiç dağıtmayabilirler. Kurban etine muhtaç olmayanlar ise, hepsini dağıtabilirler .
2.4. Kurban, Allah'a Yakınlaşmanın Bir Aracıdır
ibadet, insanın Allah'a yakınlaşmasını sağlar. Yaptığı ibadetler ile insan, Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu kazanmaya çalışır.
Kurban da insanın Allah'a yakınlık sağlamak üzere yaptığı bir ibadettir. insan bu dini görevi yerine getirmekle, Hz. İbrahim gibi Allah'a ve onun emirlerine olan bağlılığını göstermiş olur.
2.5. Kurban, İnsanlar Arasında Dayanışmayı Sağlar
İslam'ın en önemli sosyal yardımlaşma ve dayanışma vasıtalarından birisi de kurbandır. Her gün yeryüzünde binlerce hayvan kesilir. Kesilen bu hayvanlardan çoğunlukla parası olan kimseler yararlanır. Oysa kurban bayramında, bir dini görevi yerine getirmek niyetiyle kesilen kurbanlardan, daha çok yoksullar ve hayır kurumları yararlanır.
Kurban toplumsal dayanışmayı yeniler. insanlar arasındaki birlikteliği pekiştirir. Sosyal sınıflar arasındaki sevgi ve saygı bağlarının güçlenmesine yol açar. insanlar arasında paylaşma ve özveri duygularını geliştirir. Ayrıca kurban, önemli bir geçim kaynağı olan hayvancılığı teşvik eder.
 
             
HACCIN EDA ŞEKİLLERİ
Hac, hac ayları denilen zaman dilimi içinde yapılan bir ibadettir. Hac ayları Hicrî takvime göre Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Hac, bu aylar içinde umresiz de yapılabilir, umre ile birlikte de yapılabilir. Haccın umresiz ya da umre ile birlikte yapılmasına haccın eda şekilleri denir.
Haccın eda şekli üçtür:
1- İfrad haccı,
2- Temettu haccı,
3- Kıran haccı.
1- İfrad Haccı
İfrad haccı, umresiz yapılan hacdır. Aynı yılın hac ayları içinde, hacdan önce umre yapmaksızın hac niyetiyle ihrama girilir ve yalnızca hac yapılırsa ifrad haccı yapılmış olur.
2- Temettu Haccı
Temettu haccı, aynı yılın hac ayları içinde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra yeniden hac için ihrama girerek yapılan hacdır.
Temettu haccı yapacak olanlar, mikat sınırında veya daha önce umreye niyet ederek ihrama girerler. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar. Daha sonra zamanı gelince hac için ihrama girerler. Haclarını eda ettikten sonra ihramdan çıkarlar.
3- Kıran Haccı
Kıran haccı, aynı yılın hac ayları içinde umre ve hacca birlikte niyet ederek ikisini aynı ihramla yapmaktır.
Kıran haccı yapacak olanlar mikat sınırında veya daha önce umre ve haccın her ikisine birden niyet ederek ihrama girerler. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmazlar, aynı ihramla haccı da eda eder, sonra ihramdan çıkarlar.
Kıran ve temettu haccı yapanların şükür kurbanı kesmeleri vaciptir. İfrad haccı yapanların şükür kurbanı kesmesi gerekmez.
                                                                                                                                   
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

 
HZ. MUHAMMED ( SAV )’ İN ÖRNEK AHLAKI
En yüce ahlâka sahip olduğunda; yüzyıllar boyunca, dost ve düşman, herkesin üzerinde birleştiği tek bir insan vardır: Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
Hz.Muhammed (sav) alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan en son peygamber ve bütün insanlık için en güzel ahlak örneğidir. Yüce Mevla’mız Kuranı Kerimde onun için şöyle buyurmaktadır.
“ Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin” Kalem Suresi 4
Zaten o, yeryüzünde bulunuş maksadını, " Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim ” buyurarak net olarak ifade ediyordu.
“Andolsun size bir Peygamber geldi ki sizin sıkıntıya uğramanız onu incitir ve üzer. Çünkü o size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” Tevbe Suresi 128
“ Rasulüm biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” Enbiya Suresi 107
“ Andolsun ki Rasulullah sizin için, Allah’a ve ahıret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” Ahzab Suresi 21
Alemlere rahmet olarak gönderilen o Yüce Rasul güzel ahlak konusunda şöyle buyurmuştur:
“ Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”
“ Sizin en hayırlınız ahlakça en güzel olanınızdır”
“ Kişi güzel ahlakı ile geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirenin derecesine yükselir”
“ Su buzu erittiği gibi, güzel ahlakta günahları eritir (yok eder); sirke balı bozduğu gibi kötü ahlakta ameli bozar.”
“ Allah’ım beni güzelleştirdiğin gibi ahlakı mı da güzelleştir”
Hz. Aişe Validemize Hz.Peygamber (sav)’in ahlakı sorulduğu zaman “Siz hiç Kuran okumuyor musunuz. Onun ahlakı kurandı.” cevabını vermiştir.
Kuran ahlakı; Yüce Mevla’mızın Kuranı Kerimde bize bildirdiği, Hz. Peygamber (sav)’inde bizzat yaşayarak örnek olduğu ahlaktır.
HZ. MUHAMMED (SAV)'İN AHLAKI VASIFLARI
Ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve İslâm büyüklerinin mübârek sözlerinin ışığında, Yüce Rasûlullah (s.a.s.)'ın ahlâkî vasıflarını özetlemeye çalışalım :
* Rasulullah (s.a.s.) güler yüzlü, tatlı sözlüydü,
* Kimseye fena söylemez, kimsenin sözünü kesmezdi,
* Sert değildi, yumuşak idi,
* Edep ve hayâ âbidesiydi,
* İnsan severdi, Dosttu,
* Çok mütevâzi idi. Vâkurdu.
* Boş ve lüzumsuz konuşmazdı.
* Karşısındakini candan dinlerdi.
* Çocukları çok sever ve okşardı. Bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar : "Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden (kâmil ümmetimizden) değildir"[1]
* Fazilet sahiplerine saygı gösterirdi.
* Akrabasını ve komşusunu hatırdan çıkarmaz, onlara ikrâmdâ bulunurdu. Fakat onları kendilerinden üstün, faziletli olanlara tercih etmezdi.
* Cömertti, şefkatliydi,
* Sözünde mutlaka dururdu.
* Dinlemesini, söylemekten fazla severdi,
* Nefsine hâkimdi,
* Beyaz giymeyi tavsiye ederlerdi,
* Namazı noksansız kıldıranların en hafif kıldıranıydı.
* Güleceği zaman mübarek elini, mübarek ağzının üzerine koyardı.
* Kahkaha ile gülmez, fakat daima mütebessim bulunurdu.
* Verilen müjdeler şükrederdi,
* Uyurken mübârek sağ elini, mübârek yanağının altına koyardı.
* Herkesin isteğini mümkün olan ölçüde, yerine getirirdi.
* Eli çok açıktı, cömertliği deryadan farksızdı,
* İlim, hikmet çağlayanı, sabır timsaliydi,
* Atılgandı, tehlikeden korkmazdı, heybetliydi.
* Gelmiş ve gelecek insanların en cesur ve en kahramanı, en kuvvetlisiydi.
* Hanımlarına karşı insanların en yumuşağı ve ikrâmlısıydı. Onlara karşı daima tebessümlüydü,
* Ne yer, ne içerse hizmetçisine de aynısını verirdi, Vefat ederken son anlarında dahi "Elinizin altındakilere (hizmetçi ve işçilere) iyi davranmamızı, onların haklarını gözetmemizi ve namaza dikkat etmemizi" tavsiye buyurmuştu.[2]
* Sofradan daima doymadan, yarı aç kalkardı.
* Temizliğe son derece ehemmiyet verir ve riâyet ederdi,
* Özel işlerini kendisi yapardı. Döşeği içi hurma lifi dolu deridendi.
* Dünya malına asla rağbet göstermezdi, Bir gün yanında dünyalıktan bahsettiler, Buyurdu ki : "İşitmiyor musunuz? Sâde hayat imandandır"'
* Ekseri yediği arpa ekmeği ve hurmaydı, Allah'ın huzuruna kavuştuğu vakit, evinde az bir arpadan başka yiyecek maddesi bulunmamıştı.[3]
* Kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı,
* Çok adildi.
* Sosyal adaleti ve kardeşlik hukukunu en güzel o uyguladı.
* Çalışmaya, ilim ve irfana, icad ve keşiflere teşvik etmiştir.
* Daima Hakk'ın ve haklının yılmaz savunucusuydu.
* Zulüm ve sömürünün amansız düşmanıydı.
* İnsanların faydası için, kendi rahatını terk ederdi,
* İnsanlara madde ve mevkisine göre değil, takvâ ve ahlâkına göre değer verirdi.
* İlim-irfan âdab-erkân şiârıydı.
* Hayatı iman ve cihad olarak görmüştür,
* Cahil bir toplumu, dünyanın en insâni, en müreffeh devleti haline getirmiştir, O'nun tebliğ ettiği İslam Nizamı'nı hayatlarına gerçek mânasıyla tatbik eden cemiyetler, yine aynı şekilde dünyanın ve insanlığın efendisi olurlar,
* Modern medeniyetin öncüsü ve insanlığın manevi mimarıdır.
* İlk defa insan haklarını tam manâsıyla o açıklamış ve bunu tatbik etmiştir.
Rasulullah (s.a.s.) her yönden örnek alınacak en mükemmel insandır, Her müslümanın O'nu en güzel şekilde öğrenip tanıması; Onun yüce ahlâkını yaşamaya ve yaşatmaya çalışması lazımdır, Çünkü O'nun ahlâkı, Kur'ân ahlâkı idi. Hz. Âişe (r,anha) Validemize, Sahabeler Rasulullah'ın (s.a.s.) ahlâkını sordular. Buyurdu ki : "Siz Kur'ân okumuyor musunuz Allah Rasulü (s.a.s.)'nün ahlak-ı Kur'an idi"
Şair Nabi şöyle diyor :
"Çalış, ehl-i kemâl ol, uyma her nâdân-ı gümraha,
Baş eğ, el bağla, sonra gel Huzüru Hazreti Şâh'a."
Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin çok yapmış olduğu dualarından biri şudur :
"Allah'ım: Fayda vermeyen ilimden, kabul olmayan amelden, müstecâb olmayan duadan sana sığınırım" (250 Hadis, H, No: 95).
Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Ey mü'min, sende şu dört şey bulunursa dünyada kaybettiğin (elde edemediğin) şeylere üzülme: Doğruluk ve sadakat, emanetlere riayet, güzel huy ve yüksek ahlâk, meşru çalışıp helalden kazanmak"
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi Peygamber Efendimize ve O'nu örnek edinenlerin üzerine olsun.
YAKINLARININ DİLİNDEN HZ. PEYGAMBER (SAV)’İN AHLÂKI
Hz. Hatice, Hz. Peygamber (sav)’ e ilk olarak vahiy gelir gelmez hiç tereddüt etmeden inanmış, Peygamberimiz (sav)’ in üzerindeki telaşı görünce de teskin etmiş, merak ve endişesini gidermişti.
Hz. Hatice, Peygamberimiz (sav)’ i şöyle teselli ediyordu: "Allah, seni kat'iyyen utandırmaz. Çünkü sen akrabalarına iyi davranır, çaresizlerin yardımına koşar, yoksulu himaye eder, mazlumun elinden tutar, misafirlere ikram eder, hak yolunda musibete uğrayanları gözetir bir insansın."
Hz. Âişe ise, Peygamberimiz (sav)’ in ahlâkını şöyle anlatıyor:
" Resulullah (sav)’ in ahlâkı Kurân’dı. Resulullah (sav), şahsı için hiçbir zaman kin tutmaz ve intikam almazdı. Bir şeye kızarsa, ona, Kur'ân kızdığı için kızardı. Bir şeyi beğenirse, Kur'ân onu beğendiği için beğenirdi.
Resulullah (sav) iki şeyden birisini tercih edecek olsa, muhakkak onların en kolay olanını seçerdi. Şayet o kolay olan şey günah bir şey ise, Resulullah (sav) ondan da insanların en uzak duranı olurdu.
Ne kötü söz söyler, ne de kimseye kötülük etmek isterdi. Resulullah (sav) konuşurken sözleri birbirine ulamaz, uzatmazdı. Sözü ayıra ayıra söyler, dinleyenlerin gönüllerine sindirirdi. Bir şey anlatırken de kelimeleri tane tane söylerdi. O kadar ki, isteyen onları sayabilir, ezberleyebilirdi."
Küçük yaştan itibaren Peygamberimiz (sav)’in terbiyesi altında bulunan, peygamberliğinden sonra da her zaman ve her an onunla birlikte bulunan ve mübarek neslinin devamına vesile olan Hz. Ali ise Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ahlâkî güzelliklerini şöyle sıralıyor:
" Peygamber (sav) Efendimiz her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve engin gönüllü idi. Asla asık suratlı, katı kalpli, kavgacı, şarlatan, kusur bulucu, dalkavuk ve kıskanç değildi.
Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir, kendisinden beklentisi olan kimseleri hayâl kırıklığına uğratmaz ve onları isteklerinden bütünüyle mahrum etmezdi.
Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Ağız kavgası, boşboğazlık ve faydasız şeyler. Şu üç husustan da titizlikle sakınırlardı: Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin ayıbı ve gizli yanlarını öğrenmeye çalışmazlardı
Sadece faydalı olacaklarını ümit ettikleri konularda konuşurlardı. Peygamberimiz (sav) konuşurken meclisinde bulunan dinleyiciler, başlarının üzerine kuş konmuşçasına hiç kımıldamadan kulak kesilirlerdi. Kendileri susunca da, konuşma ihtiyacı duyanlar söz alırlardı.”
Sahabeler Peygamberimiz(sav)’in huzurunda konuşurlarken asla ağız dalaşında bulunmazlardı. İçlerinden birisi Peygamberimiz (sav)’in huzurunda konuşurken o sözünü bitirinceye kadar hepsi de can kulağıyla konuşulanı dinlerlerdi. Peygamber (sav) Efendimizin katında onların hepsinin sözü, ilk önce konuşanın sözü gibi ilgi görürdü.
Sahabelerinin güldüklerine kendileri de güler, onların hayret ettikleri şeylere kendileri de hayretlerini ifade ederlerdi.
Huzurlarına gelen gariplerin kaba saba konuşmaları ile yerli yersiz sorularının yol açtığı tatsızlıklara sabrederlerdi. Sahabeler ise onların gelip soru sormalarını çok isterlerdi.”
Peygamber (sav) Efendimiz; “İhtiyacının giderilmesini isteyen birisiyle karşılaştığınız zaman ona yardımcı olunuz ” buyururlardı.
Peygamberimiz (sav) ancak yapılan iyiliğe denk düşen ve fazla dalkavukluğa kaçmayan övgüleri kabul eder, haddi aşmadığı sürece hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet huzurlarında haddi aşacak şekilde konuşulursa o zaman ya konuşanı susturmak, ya da meclisten kalkıp gitmekle ona engel olurlardı."
Yine dokuz yıl kadar hizmetinde bulunan Hz. Enes bin Malik de Peygamberimiz (sav)’in bir güzelliğini şöyle açıklamaktadır:
" Resulullah (sav), insanların en lütuflu olanı idi. Soğuk bir günün sabahında bile bir kölenin, bir cariyenin, bir çocuğun getirdiği su ile abdest alır, onları geri çevirmezdi. Kendisinden bir şey soranı can kulağıyla dinler, soru soran ayrılıp gitmedikçe Resulullah (sav) onu terk etmezdi.
Birisi Resulullah (sav)’in elini musafaha etmek için tutsa, tutan kimse Peygamberimiz (sav)’in elini bırakmadıkça Resulullah (sav) onun elini bırakmazdı.”
Peygamberimiz (sav)’in vahiy katibi Zeyd bin Sabit'in yanına birkaç zat gelerek, "Ey Zeyd, Peygamber (sav)’in hal, hareket ve sözlerinden bize haber verir misiniz?" diye sordular.
Zeyd bin Sabit de şöyle anlatmaya başladı:
" O Yüce Resulden size ne haber vereyim? Siz eğer onun bütün hal, tavır ve sözlerinden sual ederseniz, o öyle bir denizdir ki, sahili yoktur. Fakat bazı hallerinden size bahsedeyim:
" Ben Resul-i Ekrem (sav)’in komşusu idim. Kendisine bir vahiy geldiği zaman bana birisini gönderirdi. Ben de huzuruna gider, indirilen vahyi yazardım. Biz huzurlarında dünya işlerinden bahsetsek, kendisi de bizimle beraber dünya işlerinden bahsederdi. Biz âhiret işlerinden bahsetsek, bizimle beraber âhiretle alâkalı meselelerden konuşurdu. Biz yemeğe dair konuşmaya başlasak, bizimle beraber yemek hususundaki bu sözlere katılırdı."
Hz. Hatice'nin ilk kocasından olan oğlu Hind bin Ebi Hale-ki bu zat aynı zamanda Peygamber (sav)’in üvey oğludur—Hz. Hasan'ın isteği üzerine Peygamber (sav)’in üstün vasıflarım şöylece dile getirmektedir:
" Resulullah (sav) daima düşünceli idi. Onun susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere hiç konuşmazdı. Konuşmaya başlarken de, sözü bitirirken de, Allah'ın adını anardı. Sözleri hak ve doğru olup, birçok manaları veciz bir şekilde az sözle ifade ederdi. Konuşurken ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı. Hiç kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak bir nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti basit görmezdi. Bir nimeti ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için yererdi.
Dünya işleri için kızmazdı. Fakat bir hak çiğnendiği zaman öyle bir kızardı ki, o hak yerini buluncaya kadar öfke ve gazabını hiçbir şey, hiçbir kimse önleyemezdi. Buna karşılık, Resulullah (sav), kendi şahıslarına ait bir mesele hakkında kimseye kızmaz ve intikam almayı düşünmez, aksine hilim ve kerem sahibi olarak, kötülük edene iyilikle mukabele ederdi.
Kızdığı zaman hemen kızgınlıktan vazgeçer ve kızdığım belli etmezdi. Neşelendiği, ferahlandığı zaman gözlerini yumardı. En fazla gülmesi tebessümdü. Gülümserken de mübarek dişleri parlak inci taneleri gibi görünürdü."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) GÜVENİLİR BİR İNSANDI
Peygamberlerin sıfatlarına baktığımız zaman onlardan birisi de emanettir yani güvenilir olmalarıdır. Bütün Peygamberler emin, güvenilir insanlardı.
Hz. Peygamber (sav)’e Mekkeliler daha peygamber olmadan önce kendisine güvendiklerinden, doğru dürüst bir insan olduğu için Muhammedül Emin (Güvenilir Muhammed) lakabını vermişlerdi. Değerli mallarını, eşyalarını kendisine emanet ederlerdi.
Hz. Peygamber (sav) bir gün Safa tepesine çıktı ve “ Ey Kureyşliler” diye seslendi. Onun sesini duyanlar dinlemek için etrafına toplandılar. Peygamberimiz (sav) “ Size şu tepenin arkasından bir düşman ordusunun geldiğini söylesem bana inanır mısınız?” Oradakilerin hepsi “ Evet, inanırız. Çünkü senin yalan söylediğini hiç duymadık.” dediler. “ O halde sizi Allah’tan başka İlah olmadığına inanmaya çağırıyorum” dedi.
Mekke’den Medine’ye hicret etmeden önce Hz. Ali’yi yatağına yatırmış ve kendisinde bulunan emanetleri sahiplerine vermesini tembih etmişti. Oysaki Mekkeliler evini kuşatmış ve kendisini öldürme planları yapıyorlardı. Onu peygamber olarak kabul etmeyip doğruluğundan, güvenilirliğinden şüphe etmeyenler çoktu. Dostun da, düşmanın da güvendiği, emniyet ettiği, takdir ettiği tek insan; hiç şüphesiz, Resul-i Ekrem (sav) Efendimizdi.
Peygamberimiz (sav) bazen çarşı pazarı dolaşır, bir haksızlık ve hile olmaması için kontrolde bulunurdu. Uygunsuz bir şeyle karşılaşırsa, satıcıyı ikaz ederdi.
Bir gün Medine çarşısını dolaşırken bir hububat yığınının önünde durdu. Elini içine daldırdı. Eline bir ıslaklık dokundu ve altından, üstünde olmayan şeyler çıktı. Satıcıya döndü: "Nedir bunlar?" diye sordu.
Mal sahibi: "Ya Resulallah, yağmur yağmıştı. Ondan ıslanmış olacak" dedi.
Peygamberimiz (sav), "Neden ıslak kısmını herkesin görebileceği şekilde üste koymadın?" şeklinde azarladıktan sonra:
" Müslümanlar arasında aldatma olmaz. Bizi aldatan bizden değildir" buyurdu.
Bir başka ifadesinde de şöyle buyuruyor:
" Müslüman Müslümanın kardeşidir. Kusurlu   bir malı din kardeşine satan hiçbir Müslümana bu satış helâl olmaz. Ancak satarken malın kusurunu açıklarsa başka..."
Hz. Muhammed (sav) gerek peygamberliği döneminde gerekse peygamberlikten önceki dönemde yani hayatının her safhasında güzel ahlak örneği olmuş ve kendisinden kötü ahlak namına hiçbir hareket gözlenmemiştir. Çünkü “ Beni Rabbim terbiye etti, o ne güzel terbiye edicidir” buyurmuştur.
HZ. MUHAMMED ( SAV ) MERHAMETLİYDİ
Merhamet; katı kalpliliği yumuşatan nefretin üzerine sevginin yerleşmesini sağlayan bir ahlaki erdemdir. O Yüce Resul alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir.Onun merhameti; inancı, dini, makamı, rengi, ırkı ne olursa olsun bütün insanlara ve yeryüzünün diğer varlıklarına idi. O öksüzleri, yetimleri, kimsesizleri daima koruyup gözetirdi. Hastayı ziyaret eder, hatırlarını sorardı. Çocuklarla ilgilenir, şakalaşır, başlarını okşar ve onları kucağına alır öperdi.
Müşriklerin Müslümanlara yaptıkları işkencelerin artması üzerine bazı Müslümanlar Peygamberimiz (sav)’e gelerek Müşriklere beddua etmesini istediler. O Yüce Resul ise “ Ben dünyaya beddua etmek üzere değil (lanetçi değil) yalnız rahmet olarak gönderildim ” buyurmuştur.
Müslümanlara ve kendisine çokça eziyet ve zulüm yapan Mekkelileri Mekke fethedildiği zaman affetmişti.
Bir defasında torunu Hz. Hasanı öperken yanında oturan bir adam onun görür ve “ Siz çocuklarınızı öpüp sever misiniz? Benim on çocuğum var hiçbirini öpmedim.” deyince “Allah senin kalbinden merhameti kaldırdı ise ben ne yapabilirim” buyurmuştur.
Alemlere rahmet olarak gönderilen o Yüce Rasul merhametle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“ Merhamet edene Allah’ta merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin”
“ Merhamet etmeyene merhamet olunmaz”
“ Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar çevrenden dağılır giderlerdi.. ” Ali İmran 159
HZ. MUHAMMED ( SAV ) HAYVANLARA MERHAMET GÖSTERİRDİ
Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet denizi olan Sevgili Peygamberimiz (sav)’in şefkat ve merhameti sadece insanlara mahsus değildi. Hayvanları da kapsıyordu. Çünkü, onlar da can ve ruh taşıyordu.
Peygamberimiz hayvanlara fazla yük vurulduğunu, aç ve susuz bırakıldıklarını veya bünye ve yaratılışlarına aykırı bir işte kullanıldıklarını görünce, bunu yapmamalarını söylerdi.
Peygamberimiz (sav) insanlarla konuştuğu gibi, aynı şekilde hayvanların dilini de anlardı. Onlarla konuşur, dertlerini ve şikâyetlerini dinlerdi. Çünkü hayvanlar Peygamberimiz (sav)’i tanırlardı.
Bir sefer esnasında Sahabîler bir kaya kuşu gördüler. Yanında iki de yavrusu bulunuyordu. Birisi gidip yavrularını aldı.
Anne kuş gelip başlarının üstünde çırpınarak uçmaya başladı.
Peygamberimiz (sav) bunu görünce, "Yavrularını alarak bu hayvanın canını kim acıttı? Yavrularını yerine koyun" buyurdu.
Bir seferinde Ensârdan bir zâtın bahçesine girdi. Orada bir deve vardı. Deve Rasulullah (sav)'ı görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Aleyhissalâtu vesselâm deveye yaklaştı ve gözyaşlarını sildi. Hayvan sâkinleşti. "Bu devenin sâhibi kim?" diye sorarak ilgi gösterdi. Ensar'dan bir genç: "O bana aittir Ey Allah'ın Rasulü!" deyip ortaya çıkınca Hz. Peygamber (sav) ona kızdı: "Allah'ın sâna mülk kıldığı bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Bâk! Bu bana şikâyette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun” buyurdu.
Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (sav) buyurdular ki: " Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: "Bu köpek de benim gibi susamış " deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti."
Resülullah (sav)’in yanındakilerden bazıları:
" Ey Allah'ın Resülü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:
" Evet! Her "yaş ciğer" (sahibi) için bir ücret vardır" buyurdu."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) FAKİR VE KİMSESİZLERE MERHAMET GÖSTERİRDİ
Peygamberimiz (sav) hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih eder, gönüllerini alırdı. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte otururdu.
Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:
" Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah (sav) içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm."
Peygamberimiz (sav), kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.
Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti:
" Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."
Yine Peygamberimiz (sav), toplum içinde, belli bir yeri bulunmayan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.
Peygamberimiz (sav)’in Mescidini temizleyen fakir, zenci bir kadın vardı. Bir gün Resulullah (sav) onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti.
Resulullah (sav), "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" dedi ve mezarına gitti, iki rekât namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti:
" Allah'ım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır."
Peygamberimiz (sav)’in kalbine ve engin rahmetine en yakın olanlar, fakir ve kimsesiz insanlardı. Onları devamlı korur, diğerleri ile eşit davranırdı. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Peygamberimiz (sav)’in aile hayâtı ve şahsi yaşayışı da onlardan farklı değildi. O hep sade ve basit yaşamayı tercih ederdi. Dualarında da Allah'tan böyle bir hayât isterdi.
" Allah'ım, beni fakir yaşat. Hayâttan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında hasret" diye dua ediyordu.
Hz. Âişe bunun sebebini sorunca şöyle açıkladı:
" Onlar, Cennete herkesten önce girecekler. Ey Âişe, yarım ölçek hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun."
Bir gün Peygamberimiz (sav) otururken bir adam geçti. Yanındakine sordu:
" Bu adamı nasıl bilirsin?"
Şöyle cevap verdi:
" Bu zengin ve etkin birisidir. Ne derse yaparım."
Peygamberimiz (sav) bir şey demedi. Az sonra birisi daha geçti. Peygamberimiz aynı soruyu bunun hakkında da sordu ve şu cevabı aldı:
" Bu adam fakir Müslümanlardan birisidir. Ona ne kızımı verir, ne de dediğini yaparım."
Böyle bir sözü hoş karşılamayan Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
" Dünyanın bir tarafı az önce geçen zengin kişilerle doldurulsa, bir tarafına da bu fakir adam konulsa, fakir adam onların hepsinden daha ağır gelir ve onlardan daha hayırlıdır."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) İNSANLARA DEĞER VERİRDİ
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) insanların ırkına, rengine, makam, mevkisine, zenginlik ve fakirliğine bakmadan onlara sırf Allah yarattığı için, insan oldukları için değer verirdi. Çünkü Allahu Teala “Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık” buyurmaktadır.
Kendisiyle konuşan insanları dinler, yüzünü konuşan insandan başka bir yere çevirmez, sözünü kesmezdi. İnsanlarla karşılaştığında selam verir, ellerini sıkar, hal ve hatırlarını sorardı.
İnsanlar hakkında kötü zanda bulunmaz, onların kusurlarını araştırmaz ve yüzlerine vurmazdı. İnsanlara karşı kin gütmez, intikam almayı düşünmezdi.
İnsanların davetine katılır, onlarla sohbet eder, hastaları ziyaret eder, dertli olanların dertleriyle alakadar olurdu. Fakiri fakirliğinden dolayı küçük görmez, zengine zenginliğinden dolayı iltifat etmezdi. Herkese aynı şekilde muamele ederdi.
Kimseyle alay etmez, kötü lakap takmazdı. İnsanlarla olan ilişkilerinde alçakgönüllü, şefkatli, hoşgörülü ve sabırlıydı. Bir gün huzurunda konuşurken titreyen bir adama “Arkadaş rahat ol. Ben kral değilim. Ben sadece Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” buyurmuştur.
Hz. Enes, şöyle anlatıyor:
" Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah (sav) ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah (sav)elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah (sav) o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.
Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.
Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İhtiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.
Medineli bir çocuk gelir, Resulullah (sav)’in elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah (sav), gitmem demezdi.”
HZ. MUHAMMED ( SAV ) CESARETLİYDİ
Yüzyıllar boyu putlara tapmış, taştan, ağaçtan heykelleri tanrı belirlemiş bir toplumda öne atılıp sadece Allah’a kulluk etmenin bayrağını açmak büyük cesaret isteyen bir iştir. Allah’a olan imanı ile putperestlerin tepkilerinden korkmaksızın insanları bir olan Allah’a çağırmıştır.
Kureyşli müşrikler Peygamberimiz (sav)’i davasından vazgeçirmek için her çareye başvurmuşlardı. İşkence etmişler, eza-cefa yapmışlar, ibadetine engel olmak istemişler, mal, mülk, reislik teklif etmişler, şair, büyücü, mecnun gibi iftiralarla sarsmak istemişler fakat ne Peygamber (sav)’i nede ilk Müslümanları davalarından vazgeçirebilmişlerdi. Bir gurup Peygamber (sav)’in amcası Ebu Talibe giderek:
“ Senin kardeşinin oğlu, ilahlarımıza hakaret ediyor, atalarımızın sapıklık içinde yaşadıklarını söylüyor, bize de ahmak diyor. O halde ya onun tarafına geç veya onu himayeden vazgeç de aramızda ki meseleyi halledelim” diye şikayette bulunmuşlardı.
Ebu Talib yeğeni Hz. Muhammed (sav)’e durumu anlattıktan sonra Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“ Ey amcacığım! Bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler bile Allah Teala bu dini üstün kılıncaya veya ben bu uğurda ölünceye kadar vazgeçmeyeceğim.”
Peygamber (sav)’in söylediklerini dinleyen amcası Ebu Talibte:
Gel ey kardeşimin oğlu! Git dilediğini söyle! Allah’a yemin ederim ki, seni asla onlara teslim etmem.
Hicret esnasında Ebu Bekir’le beraber Sevr mağarasında iken Müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Allah Resulü (sav) Ebu Bekir’e “Korkma Allah bizimle beraberdir.” buyurmuştur.
Bir gün Medine dışında bir gürültü duyulmuş ve düşmanın saldırdığı sanılmıştı. Peygamber (sav) herkesten önce atına atlayarak olay yerine ulaşmış ve arkasından yetişenlere endişelenecek bir şey yok diye teskin etmişti.
630 yılındaki Huneyn savaşında İslam ordusu dar bir geçitte düşman ordularının ani saldırısına uğradı ve dağıldı. Allah Resulü atını düşmana doğru sürerek “Nereye gidiyorsunuz. Ben Allah’ın Resulüyüm. Ben Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed'im” diyerek ordusunu topladı.
O Yüce Resul “Allah’ım korkaklıktan sana sığınırım” diye dua ederdi.
HZ. MUHAMMED ( SAV ) ADALETLİYDİ
Hakkı gözetmek demek; adil olmak herkesin hakkını vermek demektir.
Hz. Muhammed (sav) Peygamberlikten önceki dönemde Mekke’de yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak amacı ile kurulan Hılful Fudul (Faziletliler Antlaşması) cemiyetinde bulunmuştu. Peygamberliği döneminde yine böyle bir topluluğa davet edilse katılacağını belirtmiştir.
Kureyş kabilesinden saygın bir aileye mensub bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyşliler bu kadının ceza görmesini istememişler ve Üsame b. Zeyd'i aracı kılmışlardı. Bunun üzerine Allah Resulü “ Ey İnsanlar sizden önceki milletlerin yıkılmalarının sebebi şudur: Onların aralarında makam mevki sahibi kimselerden biri hırsızlık yapınca gereken ceza verilmezdi. Şayet makam ve mevki sahibi olmayan biri hırsızlık yapınca onu hemen cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, kızım Fatıma aynı suçu işleseydi gereken cezayı verirdim” buyurmuştur.
Vefatından önce hastalanmıştı. Bu esnada Ashabına şöyle buyurmuştur. “ İşte malım kimin malını aldıysam alacağı varsa gelsin alsın. İşte sırtım kime vurdu isem gelsin vursun”
Hz. Peygamber (sav) asla haksızlıklara tahammül edemez ve haksızlık karşısında susanı dilsiz şeytan olarak nitelendirirdi.
Bir bedevi Rasûlullah (sav)’e gelerek, Efendimiz de bulunan alacağını istedi ve bunu yaparken sert davrandı. Hatta: "Borcunu ödeyinceye kadar seni tâciz edeceğim" dedi. Ashab-ı Kiram hazretleri bedeviyi azarlayıp: "Yazık sana! Kiminle konuştuğunu bilmiyorsun galiba!" dediler. Adam: "Ben hakkımı talep ediyorum" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm, ashabına: "Sizler niçin hak sahibinden yana değilsiniz?" buyurdu ve Havle Bintu Kays radıyallahü anhâ'ya adam göndererek: "Sende kuru hurma varsa benim borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz" dedi. Havle: "Hay hay! Babam sana kurban olsun Ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Kadın, Rasûlullah (sav)'a borç verdi, O'da bedeviye olan borcunu kapadı ve ayrıca yemek ikram etti. (Bu tavırdan memnun kalan) bedevi: "Borcunu güzelce ödedin. Allah da sana mükafatını tam versin" diye memnuniyetini ifade etti.
Peygamberimiz (sav), adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır, ona verirdi.
Sahabîlerden Ebû Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Vade dolmuş, Yahudi de ısrarla parasını istiyordu. Fakat Ebû Hadrad'ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz (sav) Hayber Savaşı için hazırlıkta bulunuyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerineydi.
Mesele Peygamberimiz (sav)’e iletildi. Ebû Hadrad, Yahudiden biraz süre istediyse de, Yahudi buna razı olmamıştı. Sahabîyi kolundan tutup Peygamberimiz (sav)’in huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi.
Ebû Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber'in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi, ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz (sav) fakir Sahabîsine sırtındaki elbisenin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebû Hadrad da öyle yaptı.
İşte Peygamberimiz (sav) Yahudilerin üzerine bir sefer hazırlığı yaptığı sırada, gözü gibi koruduğu, evlatlarından daha fazla üzerlerine düştüğü Sahabîlerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahudinin hakkını arıyordu.
Ebû Said el-Hudri'nin anlattığına göre, Peygamberimiz (sav) bir seferinde savaşta ele geçen malları Sahabîleri arasında paylaştırıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Çok kalabalıktılar. Öyle ki, Sahabîlerden birisi Peygamber (sav)’in sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz (sav), elinde bulunan ince hurma çubuğuyla o kişiye işaret ederek bir tarafa çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne gelerek birazcık çizdi. Bunun farkında olan Peygamberimiz (sav) elindeki sopayı o kişiye verdi ve, "İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al" dedi.
Fakat Resulullah (sav)’i canından fazla seven Sahabî, "Ya Resulallah, ben hakkımı helâl ediyorum, sizi bağışlıyorum" dedi ve vazgeçti.
“ Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa Suresi 135
HZ. MUHAMMED ( SAV ) SABIRLIYDI
Sabır; beklenmedik olaylar karşısında yılmamak, tedirgin olmamak, ümitsizliğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allahu Teala sabredenlere mükafatını hesapsızca vereceğini müjdelemiştir.
Hz. Muhammed (sav) yetim olarak dünyaya gelmiş, küçük yaşta anne ve dedesini kaybetmişti. Yedi çocuğundan altı tanesi sağlığında vefat etmiş bütün bunları sabırla karşılamıştı.
Peygamberliği döneminde çok sıkıntı çekmiş, üzerine pislik atılmış, öldürülmek istenmiş, geçeceği yollara dikenler atılmış, ilk Müslümanlar da sayısız işkencelere tabi tutulmuş, aç susuz bırakılmış ve hatta öldürülmüşlerdi. Ama Yüce Resul bunların hepsine tahammül göstermiş ve sabretmişti.
Taif seferi dönüşünde taşlanmış, her tarafı kan revan içinde kalmış, Uhud Savaşında mübarek yüzünden yaralanmış ve dişi kırılmıştı. Ama o yinede hepsine tahammül göstermiş ve bunları yapanlar hakkında bedduada bulunmamış, Mekke fethedildiği zaman hepsini affetmişti.
İnsan geçici olan musibetlere dayanabilir, fakat peş peşe, arka arkaya gelen zincirleme felâketlere sabretmesi oldukça güçtür. İşte Peygamberimiz (sav), hayâtı boyunca her çeşit musibete uğradığı halde, sabır ve azminden, tevekkül ve itimadından hiçbir şey kaybetmemiştir. Felâketler arttıkça onun da dayanma gücü artmıştır.
Bu sabrı sonunda düşmanlar dize gelmiş, yılmışlar, bazıları da düşman oldukları İslâmı kabul ederek, sonunda Peygamber safında yer almışlardır.
O Yüce Resul şahsına yapılan her şeyi affetmiştir. Ama dine ve Allah’a yapılan bir hürmetsizlik söz konusu ise, o zaman insanların en şiddetlisi olurdu.
“ Doğrusu kim Allah’tan korkar ve düştüğü felakete sabrederse muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatını boşa çıkarmaz” Yusuf Suresi 90
“ Ey iman edenlere sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” Bakara Suresi 133
“ Muhakkak ki sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle imtihan ederiz, sabredenleri müjdele.” Bakara Suresi 155
“ Müminin hali ne güzeldir. Onun her işi kendisi için bir hayırdır. Bolluk içinde olur şükreder bu onun için bir hayırdır. Darlığa düşer sabreder bu onun için bir hayırdır.” Hadisi Şerif
HZ. MUHAMMED ( SAV ) VERDİĞİ SÖZDE DURURDU
Herhangi bir konuda verilen sözün yerine getirilmesi güzel bir ahlaki davranıştır. Aksine hareket etmek ise çok çirkindir ve Müslüman’a yakışmayan bir harekettir. Sözün yerine getirilmemesi Allah ve kul hakkının çiğnenmesi demektir. Peygamber (sav) insanların en vefalısı idi. Söz verdiğinde mutlaka sözünde dururdu.
Abdullah bin Ebi'l-Hamsa, Peygamber (sav) ile olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:
"Peygamberliğinden önce Resulullah (sav) ile birlikte bir alış verişte bulunmuştuk. Bu alış verişten kendisine biraz vereceğim kalmıştı. Onu, 'Bulunacağın falan yere getireceğim' diye söz vermiştim. Fakat verdiğim bu sözü iki gün unuttum. Üçüncü gün hatırlayıp sabahleyin gittiğim zaman onu yerinde buldum. Bana, 'Delikanlı, sen beni sıkıntıda bıraktın. Ben şuracıkta üç gündür seni bekliyorum' buyurdu."
Hudeybiye Antlaşmasının maddelerinden biri “Kureyşliler'den birisi velisinin izni olmadan Medine’ye sığınırsa geri verilecekti” Antlaşmanın imzalandığı sırada bir kimse Mekke’den kaçarak Peygamberimize sığındı. Antlaşma gereği Mekkelilerce geri istendi. Aksi takdirde antlaşmanın geçersiz olacağı söylendi. O Yüce Resul Ebu Cendel’e “Şu kavimle aramızda barış yazısı tamamlandı. Sen biraz daha katlan. Allah’tan bunun ecrini ve mükafatını iste. Verdiğimiz söze vefasızlık edemeyiz” buyurdu. Onu içi sızlayarak ta olsa Mekkelilere teslim etti.
Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine'den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler:
" Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz."
" Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler.
Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Peygamberimiz (sav)’le birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimiz (sav)’in huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.
Peygamberimiz (sav), onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi:
" Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir."
“ Verdiğiniz sözleri yerine getiriniz. Çünkü ahitlerinizden sorumlusunuz” İsra Suresi 34
“ Münafıklığın alameti üçtür. 1- Konuştuğu zaman yalan konuşur. 2- Söz verdiği zaman sözünde durmaz. 3- Emanete ihanet eder.” Hadisi Şerif
HZ. MUHAMMED ( SAV ) AFFEDERDİ, HOŞGÖRÜLÜYDÜ
Hoşgörü bir şeyi anlayışla karşılamak, hoş görmektir. İnsanın kendisine yapılan kusur ve kabahatleri, kabalık ve görgüsüzlükleri insanların hatalarını onları kırmadan düzeltmeye çalışmaktır.
Hz. Peygamber (sav) kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi, affeder, bağışlar ve hoş görürdü. Hiç kimseye beddua etmez herkesin iyiliğini isterdi. Hiç kimsenin kusurunu açığa çıkarmaz, kimsenin ayıbını ortaya koyup utandırmazdı. Bir kimsede uygunsuz bir davranış gördüğü zaman o kişinin adını anmaksızın düzeltmeye çalışırdı. “Bazılarına ne oluyor ki şöyle şöyle diyorlar, şöyle şöyle yapıyorlar” diyerek onun kaçınılması gereken bir davranış olduğunu belirtirdi.
O Yüce Rasul “Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse Allah’ta Kıyamet günü onun ayıbını örter” buyurmuştur.
Hz. Aişe Validemiz şöyle buyuruyor: ” Ben Hz. Peygamber (sav)’in kendi şahsına yapılan bir haksızlığın öcünü aldığını hiç görmedim. Yalnız Allah’a hürmetsizlik ifade eden durumlar hariç. Eğer biri Allah’a hürmetsizlikte bulunmuş ise Allah Resulü bu konuda insanların en öfkelisi olurdu.”
Enes b. Malik şöyle anlatıyor: “ Allah’ın Resulüne on sene hizmet ettim. Bana hiçbir zaman öf bile dememiştir. Yanlış bir iş yapsam niçin yapmadın demezler. Lüzumlu bir işi terk ettiğim zaman niçin terk ettin demezlerdi. Rasulullah (sav) insanların en güzel ahlaklısı idi”
Hz. Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamberimiz (sav)’in kendisini ikaz edişini şöyle anlatır:
" Resulullah (sav), bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben 'Vallahi gitmem' dedim. Halbuki içimden Resulullahın beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım. Derken Resulullah (sav) geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu:
" Enescik, seni gönderdiğim yere gittin mi?' diye sordu. "Evet, gidiyorum yâ Resulallah' dedim."
Bu üstün vasıflardır ki, düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, ebedî kurtuluşlarına vesile olmuştur.
Peygamberimiz (sav) savaş dışında, düşmanlarından kendine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü çevirmemiştir. Ricalarını kabul ederek affetmiştir.
 Peygamber Efendimizin güzel ahlâkından birisi de affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz kendi yakınlarına ve Sahabîlerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pekçoğunun iman etmesine vesile olmuştur.
Hz. Aişe validemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz yaratılışı icabı, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve intikam almaya da yanaşmazdı.
Peygamber (sav) savaş dışında, düşmanlarından kendine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü çevirmemiştir. Ricalarını kabul ederek affetmiştir.
Peygamberimiz (sav) kalabalık ordusuyla Mekke'nin fethi için yola çıktığı, Mekke'ye yaklaştığı ve şehre girdiği sırada, düşmanlarının pek çoğu çaresiz kalarak eline düşmüş, zelil bir vaziyette önüne yığılmışlardı. Fakat Peygamberimiz (sav) imkânı olduğu, gücü yettiği halde, rahmet Peygamberi olduğunu bir sefer daha göstermiş, düşmanlarım affetme büyüklüğünü ilan etmiştir.
Zaten Rabbi de kendisine böyle tavsiye etmiyor muydu?
"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir." (Araf Sûresi, 199.)
Peygamberimiz (sav)’in Mekke'yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke'nin eski reisi Ebû Süfyan yanına iki kişi daha alarak ordu hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken Müslüman askerleri tarafından yakalandı. Peygamberimiz (sav)’in amcası Hz. Abbas ellerinden alarak onu Peygamberimiz (sav)’in huzuruna getirdi.
Ebû Süfyan, Hicretten önce Peygamberimiz (sav)’e Mekke'de bulunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine'ye hicretinden sonra da onu rahat bırakmadı. Peygamberimize karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerin başında o bulunuyordu.
Kureyş'in başına geçerek müşrikleri devamlı Müslümanların aleyhine geçiriyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunda başkumandandı. Bu savaşlarda pekçok Müslümanın kanını dökmüştü.
İşte böyle bir müşrik reisi Peygamberimiz (sav)’in karargâhına getirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslâmı kabul etti. Peygamberimiz (sav) kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bununla da kalmayarak, ona bazı imtiyazlar verdi. "Ebû Süfyan'ın evine kim girerse güvendedir" dedi.
Peygamberimiz (sav)’in affı sayesinde baş düşman, dostlar sınıfına geçti.
Peygamber ordusu Mekke'ye girince, İslâm safına giren pekçok insan bulunuyordu. Ebû Süfyan'ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimiz (sav)’in huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz (sav) onu tanımıştı. Fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti.
O Hind ki, Uhud Savaşında Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu.
Peygamberimiz (sav)’in sevgili amcası Hz. Hamza şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp dişlemişti.
Bu hali gören Peygamberimiz (sav)’in içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile, iman ettiği için affetti. Bu esnada nefreti sevgiye dönüşen Hind, "Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmüyorum" diyerek takdirini gizleyememişti.
Hz. Hamza'nın katili Vahşi de Mekke'den kaçarak bir müddet kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu.
Sonunda birisi kendisine "Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullah (sav)’den af dile" dedi.
Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullah (sav)’in huzuruna girdi. Peygamberimiz (sav) Vahşi'yi görür görmez başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza'nın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi'yi affetti. Fakat bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü her gördükçe gözünün önüne Hz. Hamza geliyor, içi yanıyordu.
Ebû Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimiz (sav)’i her seferinde sıkıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebû Cehil, Peygamberimiz (sav) Kabe'de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ederek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimiz (sav)’i öldürmek için tuzaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimize düşmanlıkta önde gidiyordu.
İslâm ordusu Mekke'ye girince İkrime korkusundan Yemen'e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimiz (sav)’in büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyordu. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen'de buldu. Peygamberimiz (sav)’den kendisini affedeceği hususunda teminat aldığını söyledi.
Medine'ye geldiler. Peygamberimiz (sav) İkrirne'nin geldiğini duyunca onu karşılamak için çıktı. Öyle acele etti ki, sırtından hırkası bile yere düşmüştü. Onu güleryüzle karşıladı. "Merhaba ey süvari muhacir" diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu.
İman eden İkrime, Peygamberimiz (sav)’e yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime'ye şöyle dua etti:
"Allah'ım, İkrirne'nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Senin nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet."
Peygamberimiz (sav)’in affı en azılı bir düşmanını bile kuşatmıştı.
Hebbar bin Esved, gözü dönmüş bir Peygamber düşmanıydı. Her fırsatta Müslümanlara eziyet etmekten zevk duyuyordu. Pekçok Müslümanın canına kıymıştı. Bununla kalmamış, hicret esnasında Peygamberimiz (sav)’in kızı Zeyneb'i devesinden iterek düşürmüştü. Hamile bulunan Hz. Zeynep çocuğunu düşürdü. Bir müddet sonra da bu hastalıktan vefat etti. Böylece Peygamberimiz (sav)’in kan düşmanı da olmuştu.
Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz (sav) onun kanını helal kılmıştı. Görüldüğü yerde öldürülecekti.
Hebbar çok korkuyordu. İran'a kaçmayı düşündü. Fakat daha sonra bundan vazgeçti. Akıllı davranarak Peygamberimiz (sav)’in huzuruna gitti. Ona iltica etti.
"Ya Resulallah, önce İran'a kaçmayı kararlaştırdım. Fakat sizin büyük affınızı, benzersiz müsamahanızı düşünerek işte huzurunuza geldim. Yaptığım bütün suçlarımı itiraf ediyorum. Sizden af diliyorum" dedi.
Peygamberimiz (sav) af kapısını ona da açtı. Samimi itirafları üzerine Hebbar'ı bağışladı.
HZ. MUHAMMED ( SAV ) ZAMANININ İYİ DEĞERLENDİRİRDİ
Hz. Muhammed (sav) zamanının en iyi şekilde değerlendirirdi. O gününü üç bölüme ayırmıştı. Bir kısmını ibadet için, bir kısmını aile bireyleri için, bir kısmını da insanlar için ayırmıştı. Onun hayatı her zaman planlı ve düzenli idi. Müslümanlarla her konuda sohbet ederdi. Hatta zaman zaman onlara gönül alıcı şakalar da yapardı. Onun şakaları bile ders verici, öğretici idi.
O Yüce Rasul şöyle buyurmuştur.
“ İki nimet vardır ki çoğu zaman insanlar onun kıymetini iyi bilmezler. Sağlık ve Boş vakit ”
“ Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini iyi biliniz. Ölüm gelmeden önce hayatın, Hasta olmadan önce sağlığın, Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, İhtiyarlıktan önce gençliğin, Yoksulluktan önce zenginliğin”
HZ. MUHAMMED ( SAV ) DANIŞARAK İŞ YAPARDI
İstişare; yapılacak bir iş konusunda uygun görülen kimselere danışmak onların fikir ve düşüncelerine başvurmak ve yararlanmak demektir.
Allahu Teala Kuranı Kerimde Hz. Peygamber (sav)’e istişare etmesini emretmiştir. “Onlarla istişare et. Karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever “ Ali İmran Suresi 159
Hz. Peygamber (sav) de bu emir doğrultusunda dinle ilgili olmayan konularda veya hakkında vahiy bulunmayan dini konularda daima arkadaşlarına danışarak karar vermiştir.
Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Ashabıyla istişare etmiş ve çoğunluğun kararına göre hareket etmiştir. Mesela hendek kazma fikri Selman'ı Farisi isimli bir sahabeden çıkmıştır.
Herhangi bir konuda danışarak iş yapmak Yüce Allah’ın bir emridir. Bu aynı zamanda Müslüman’ın bir özelliğidir. Yüce Allah bu konuda “ Onların işleri, aralarında hep istişare iledir “ buyurmaktadır. Şura Suresi 38
Atalarımızda “ Akıl akıldan üstündür”
“ Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” demişlerdir.
O bir Peygamberdir ve bizim için en güzel örnektir. Bizde aynı şekilde işlerimizde bilenlere, büyüklerimize danışarak işlerimizi yapmalıyız. Böyle yapınca hem Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uymuş, hem de işlerimizde yanılma payını azaltmış oluruz.
                                 HZ. MUHAMMED (SAV) YETİMLERE ŞEFKATLE DAVRANIRDI
Peygamber (sav)’in yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.
Peygamberimiz (sav)’in kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz (sav) o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.
Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayâta hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten, dul bir hanımın, Peygamber (sav)’in gözünde çok büyük yeri vardır.
Şöyle buyuruyorlar:
"Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bununla birlikte bir kadının Cennetin kapısını açmak üzere beni geçtiğini görünce:
"Ne oluyor, sen kimsin?" diye sorarım. O da:
"Dünyada iken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım" diye cevap verir.
Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.
Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından birşey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sana yardımcı olsun" dediler.
Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimiz (sav)’e gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz (sav) çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimiz (sav)’i karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.
Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.
Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:
" Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı."
Peygamberimiz (sav) bir bayram namazından sonra mescitten çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağlayıp duruyordu. Dikkatim çekti. Doğru onun yanına vardı.
" Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?"
Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud'da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:
Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?
Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, "Nasıl razı olmam, Yâ Resulallah?" diyebildi.
Peygamberimiz (sav) ismini sordu: "Buceyr" dedi. "Hayır. Senin ismin Beşir olsun" buyurdu.
Peygamberimiz (sav) çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.
Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.
Neden sevinmeyecekti? Babası Cennete gitmişti; ama şimdi babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.
Arkadaşları Beşir'in halindeki değişikliği görünce etrafına toplandılar. Merakla sordular:
"Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?"
Beşir cevap verdi:
" Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resulullah (sav) babam, Âişe annem oldu."
Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir'e gıpta ederek şöyle dediler:
" Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud'da şehit olaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık."
Peygamberimiz (sav)’in vefatına kadar Beşir bin Akra onun yanında kaldı. Peygamberimiz (sav) ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:
" İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum."
Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz (sav) bu sevabı şöyle ifade buyururlar:
" Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını ok-şarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız." Daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.
HZ. MUHAMMED ( SAV ) ÇOCUKLARI ÇOK SEVERDİ
Peygamberimiz (sav)’in şefkatinin en canlı örneğini çocuklar üzerinde görüyoruz. Peygamberimiz (sav)’in çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı.
Bir çocuk gördüğü zaman Peygamberimiz (sav)’in mübarek yüzünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu tutar, kollarının arasına alır, kucaklar, okşar, sever ve öperdi.
Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı. Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.
Çocuklarla o kadar içice olmuştu ki, bir defasında yarış yapan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için birlikte koşmuştu.
Hazret-i Fatıma'nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz (sav) bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.
Bir gün Peygamberimiz (sav) minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.
"Cenab-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam etti.
Enes bin Mâlik anlatıyor:
" Bir defasında Peygamber (sav) Efendimiz secdede iken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.
" Oradakiler sordu:
"Yâ Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?"
" Peygamber (sav) Efendimiz buyurdular ki:
" Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim."
Hz. Zübeyir anlatıyor:
" Bir gün gözümle gördüm. Peygamber (sav) Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. Peygamber (sav) Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı."
Peygamberimiz (sav) bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin'i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz (sav) de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:
" Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurdu.
Peygamberimiz (sav) çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.
Bir seferinde Hz. Hasan'ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan'a;
" Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir " dedi.
Peygamberimiz (sav) de cevap verdi:
" O da ne güzel binicidir."
Sahabîlerin bu husustaki anlatımı şöyle:
" Resulullah (sav) bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebû Said el-Hudrî sordu:
"Yâ Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa kıldırdınız..."
"Peygamberimiz (sav) şöyle açıkladı:
"Geride kadınlar safındaki çocuk sesini duymadın mı? Annesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim dedim."
Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile Hz. Âişe'yi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe de evde onlara ikram için bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Âişe bu durumu Peygamberimiz (sav)’e anlatınca, Peygamberimiz (sav) o kadın için şu müjdeyi verdi:
"Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, Cehennemden kurtuluşa vesiledir."
Çocuğu sevip öpmenin çok büyük bir sevap olduğunu da Peygamberimiz(sav)’den öğreniyoruz:
"Çocuklarınızı çok öpün. Çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beşyüz senelik mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar."
Ebû Hüreyre anlatıyor:
"Adamın biri Peygamber (sav) Efendimizin huzuruna geldi. Yanında da bir erkek çocuğu vardı. Adam ikide bir çocuğu kucağına alıyor ve seviyordu. Peygamber (sav) Efendimiz sordu:
"Bu çocuğa şefkat gösteriyor musun?"
"Evet, yâ Resulallah."
"Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder."
Çocuklarına sevgi ve şefkat gösterenlerin mükâfatı daha dünyada iken veriliyordu. Onlar hem çocuk sevme gibi bir lezzeti tadıyorlar, hem de Allah'ın rahmet ve sevgisini kazanıyorlar.
Erkek ve kız çocukları arasında ayırım yapanları Peygamberimiz (sav) hiç hoş görmezdi. Bu şekilde bir davranış sergileyenleri uyarır, hatalarını düzeltmelerini sağlardı. Onun gözünde çocuğun erkeği kızı yoktu. İkisi de şefkate ve sevgiye muhtaçtı.
Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Peygamber (sav)’in yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu.
"Peygamber (sav) Efendimiz adama sordu: "Niçin ikisini bir tutmadın?"
HZ. MUHAMMED ( SAV ) MİSAFİRLERİ SEVERDİ
Peygamberimiz (sav)’in misafiri hiç eksik olmazdı. Uzaktan yakından pekçok misafiri gelirdi. Bazı devlet ve kabilelerden özel ve resmi heyetler gelir, günlerce kalırlardı. Peygamberimiz (sav) bu misafirlerle bizzat ilgilenir, ağırlar, hizmetlerini görürdü.
Habeşistan'dan gelen heyete bizzatPeygamberimiz (sav) hizmet etti.
Sahabîler, "Siz bırakın, yâ Resulallah, hizmeti biz görürüz" dediler.
Peygamberimiz (sav), " Onlar daha önce bizim arkadaşlarımıza ikram etmişlerdir. Şimdi ben de bu hizmetlerinin karşılığını vermekten zevk duyuyorum" buyurdu.
Taif'ten gelen Sakif heyetini, mescitte misafir etti, ağırladı. Yine hizmetlerini kendisi gördü. Daha sonra onlar hep beraber Müslüman olarak yurtlarına döndüler.
Bazen Peygamberimiz (sav)’e çok sayıda misafir gelirdi. Peygamberimiz (sav) evde ne var, ne yoksa misafirlere ikram eder, kendileri ve ev halkı geceyi aç olarak geçirirlerdi. Peygamberimiz (sav) geceleri uyanır, misafirlerin bir ihtiyacının bulunup bulunmadığını sorardı. Onları yolcu edinceye kadar her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı.
Bir gün Peygamberimiz (sav)’e bir misafir geldi. Yorgun ve çok fakir olduğunu söyledi.
Peygamberimiz (sav) hanımlarının birisinin evine haber gönderdi. Hanımı;
" Yâ Resulallah, seni Hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yoktur" dedi.
Sonra başka bir hanımına gönderdi, ondan da aynı cevabı aldı. Neticede anlaşıldı ki, Peygamberimiz (sav)’in hanımlarının hiçbirisinin evinde yiyecek yoktur.
Sonra Peygamberimiz (sav) Sahabîlere;
" Kim bu adamı bu akşam misafir ederse Allah ona rahmet etsin" buyurdu.
Bunun üzerine Ensardan bir zat kalktı. Kendisinin misafir edebileceğini söyledi ve aldı, evine götürdü. Hanımına:
" Evde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu.
" Çocukların yiyeceğinden başka bir şey yoktur" cevabım aldı.
Hanımına, "Çocukları bir şeyle oyala. Yemek isteyecek olurlarsa uyut, misafirimiz yemek yiyeceği zaman kalk, lâmbayı söndür. Tâ ki kendisiyle birlikte yemek yediğimizi göstermiş olalım."
Sofraya oturdular. Misafir yemeğini yedi. Kendileri de yer gibi yaptılar, fakat aç olarak gecelediler.
Ev sahibi sabah olunca Peygamberimiz (sav)’in huzuruna geldi. Peygamberimiz (sav) kendisine şu müjdeyi verdi:
"Sizin yaptığınız bu güzel işten dolayı Allah her ikinizden de razı oldu."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) TEVAZU SAHİBİ ( ALÇAKGÖNÜLLÜ ) İDİ
Kibir ve gururun zıddı olan tevazu ancak bu iki kötü huyun yenilmesi sayesinde kazanılır. Herkesi kendi nefsinden üstün görmek, dış görünüşüne bakarak kimseyi küçümsememek, fazla lükse ve gösterişe varmadan kolay ve basit bir yaşayış benimseyip devam ettirmek, yaptığı çalışmadan, gördüğü hizmetten dolayı insanların iltifatını beklememek, tevazuun belli başlı kaidelerinden birkaçıdır.
Peygamber (sav)’in amcası Hz. Abbas, Sahabîleri arasında sıkışık bir vaziyette bulunduğunu, oturduğu zamanlar gelip geçenlerin kendisini rahatsız ettiğini söyleyip, ayrı bir yerde oturmasını teklif ederek şöyle demişti:
"Ya Resulallah, sizin için gölgesinde oturacağınız bir çardak yapalım."
Böyle bir imtiyazı asla uygun bulmayan Peygamberimiz (sav), "Allah'ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar ben Sahabîlerimin ökçeme basmalarına da, hırkamı çekiştirmelerine de katlanacağım" buyurarak reddetti.
 
Bir defasında asasına dayanarak Sahabelerin yanına geldi. Resulullah (sav)’in geldiğini gören Sahabeler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber (sav) Efendimiz onları ikaz etti:
" Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta'zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum."
Peygamberimiz (sav) çok defa elini öpmek isteyenleri ve kendisine aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı.
Bir alış verişi esnasında Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) de yanındaydı. Ebû Hüreyre'nin (r.a.) anlattığına göre, Peygamberimiz (sav) mal sahibine aldığı elbisenin değerinden fazla bir fiyat öder. Daha sonra satıcı hemen Peygamberimiz (sav)’in eline sarılarak öpmek ister. Peygamberimiz (sav) elini çekerek şu ihtarda bulunur:
" Bu senin yaptığını Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim,"
Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor "Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana şöyle hitapta bulundu: 'Kişi, kendi eşyasını taşımaya daha lâyıktır. Ancak taşıyamazsa Müslüman kardeşi ona yardım eder."
Peygamberimiz (sav) kendi işini kendisi yapardı. İnsanların kendisine hizmet etmelerini istemezdi.
Âmir bin Rebia anlatıyor:
" Peygamber (sav) Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yolda Peygamberimiz (sav)’in ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz (sav) ayağını önümden çekti ve şöyle buyurdu:
" Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem."
Peygamberimiz (sav)’in bu konudaki bir başka örnek davranışını Abdullah bin Abbas anlatıyor:
" Peygamber (sav) Efendimiz, ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir fakire sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu kendisi bizzat hazırlar ve bir fakire sadaka vermek istediği zaman bizzat kendi elleriyle verirlerdi."
Abdullah bin Cübeyr'in anlattığına göre, bir gün Peygamberimiz (sav) Ashabıyla birlikte yürüyerek bir yere gidiyorlardı. Hava çok sıcak olduğundan, Ashabdan birisi, elbisesini Peygamberimiz (sav)’in başının üzerine kaldırarak gölgelemek istedi. Bunu gören Peygamberimiz (sav), "Bundan vazgeç. Ben ancak bir insanım" buyurdu ve elbiseyi alıp indirdi.
Peygamberimiz kendisini görenlerin bir kral zannıyla çekinip titremelerini uygun bulmaz, onları teskin ederek rahatlatırdı.
Bir gün bir zat Peygamber (sav)’in huzuruna gelince, peygamberlik heybetinden titremeye başladı. Bu Sahabîsinin halini gören Peygamberimiz (sav), "Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum" buyurdu.
Bir sefer sırasında Peygamberimiz (sav) Sahabelerinden bir koyun kesip pişirmelerini istedi. Ashabdan birisi öne çıktı:
" Ya Resulallah, onu kesmek benim üzerime olsun" dedi.
Bir başkası ileri atıldı:
" Ya Resulallah, pişirmesi de benim üzerime olsun"
Başka bir sahabe hizmete talip oldu:
" Onu yüzmesi de benim üzerime olsun" diyerek kendi aralarında vazife taksimi yaptılar.
Peygamberimiz (sav) de, "Odun toplamak da benim üzerime olsun" diyerek katılmak istedi.
Sahabeler buna razı olmak istemediler:
" Ya Resulallah, biz sizin yapacağınız işi de görmeye yeteriz. Sizin çalışmanıza ihtiyaç yoktur" dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) eşsiz tevazuunu göstererek şöyle buyurdu:
" Sizin benim işimi de göreceğinizi ve kâfi geleceğinizi biliyorum, fakat ben size karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah, kulunu Sahabeleri arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz."
Hendek savaşından önce Medine'nin etrafına hendek kazılırken bütün Sahabeler çalışıyor, bir an önce bitirmeye gayret ediyorlardı. Yiyecek bir şey bulamadıklarından, açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyor, o şekilde kazma sallıyorlardı.
En büyük örnek olan Peygamberimiz (sav)’de kendisini onlardan farklı görmeden eline kazmayı alıyor, çalışıyor, o da açlığından karnına taş bağlıyordu.
Kuba Mescidinin ve Medine'deki Mescid-i Nebevinin inşaatında da Peygamberimiz (sav) bir işçi gibi çalışmış, Sahabîlerle birlikte sırtında kerpiç taşımıştı.
Peygamberimiz (sav) kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece mütevazı idi. Zaten çok sade bir hayât yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker, kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür; deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar; alış verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisiyle birlikte oturup yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu.
Ebû Said el-Hudri rivayet ediyor. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
"Allah için bir derece mütevazı olan kimseyi Allah bir derece yükseltir. Sonunda onu Firdevs Cennetinin en yüksek yerine çıkarır. Allah'a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi Allah alçaltır. Sonunda onu Cehennemin en alçak tabakasına indirir."
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
"Müslüman kardeşine karşı mütevazı olan kimseyi Allah yüceltir. Müslüman kardeşine karşı üstünlük taslayan kimseyi de Allah alçaltır."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) YUMUŞAK HUYLUYDU
Hilm; yumuşak huylu, yavaş, uslu, sessiz, sakin olmak, heyecana kapılmayıp öfkeyi yenmek, nefsine hakim olup kızmamak, gücü yettiği halde affetmek, hoşa gitmeyen şeyler karşısında sabredip tahammül göstermek, tahrik edici sebepler karşısında soğukkanlılığı korumak, vakarlı ve ağırbaşlı bulunmak, acı ve ıstırap verici hareketlerle yüz yüze gelince kendini tutma gibi anlamlara gelen güzel bir ahlâktır.
Bu Yahudi bilginlerinden birisi, "Onun Tevrat'ta, övülen sıfatlarından, kendisinde görmediğim, denemediğim, hilm sıfatından başka hiçbirisi kalmamıştı" diyerek, bunu da denemek ister ve sonrasını şöyle anlatır.
"Ben kendisini alış veriş sonunda belli bir vade ile otuz dinar borçlandırmış, borcun tahsiline bir gün kala gidip, 'Ya Muhammed, hakkımı öde. Zaten siz Abdülmuttalip oğullarının âdeti borçlarını zamanında ödemeyip, uzatıp durmaktır' dedim.
"Bunun üzerine Ömer bana, 'Ey pis Yahudi, vallahi, Resulullah (sav)’in evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım' dedi.
"Resulullah (sav) Ömer'e, Ey Hafs'ın babası, Allah seni bağışlasın. Biz senden, başka türlü bir davranış beklerdik. Bana, onun bende olan hakkını güzellikle ödememi söyleyecektin; ona da, alacağını tahsil ederken yardımcı olacaktın ve daha nazik davranmasını söyleyecektin' buyurdu.
"Benim Resulullah (sav)’e karşı cahilce, kaba ve sert davranışım, Resulullah (sav)’in yumuşaklığını arttırmaktan başka bir şey yapmadı.
"Bana, 'Ey Yahudi, sana borcumu yarın sabah ödeyeceğim' buyurduktan sonra Ömer'e, 'Ey Hafs'ın babası, onu yarın sabahleyin istediği hurma bahçesine götür, beğenirse kendisine şu kadar ver. Verirken de sana şu kadar fazla veriyorum de. Eğer bu bahçedekine razı olmazsa, falan bahçeden şu kadar ver' buyurdu.
"Ertesi gün Ömer beni hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan Resulullah (sav)’in dediği kadar hurma verdi. Emrettiği fazlalığı da ekledi."
Yahudi, Peygamberimiz (sav)’deki alacağını bu şekilde tahsil ettikten sonra kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Niçin Müslüman olduğunu da Hz. Ömer'e şöyle açıklar:
"Ey Ömer, biliyor musun, Resulullah (sav)’e niçin böyle davrandım? Çünkü Resulullah (sav)’in Tevrat'ta yazılı bulunan bütün özelliklerini ve ahlâkını bütünüyle onun üzerinde gördüm. Görmediğim sadece hilmi ve yumuşaklığı kalmıştı. Bugün de hilmini denedim, onu da aynen Tevrat'ta yazılı olduğu şekliyle buldum. Sen şahit ol, şu hurmayı ve servetimin yarısını fakir Müslümanlara bağışlıyorum."
Daha sonra bu Yahudi ailesinden yaşlı bir adamın dışında herkes Müslüman oldu. Peygamberimiz (saüv)’in sabrını ve yumuşaklığım sadece bir hadisede göstermesi dahi pekçok insanın iman etmesine sebep olmuştu.
Abdullah bin Mes'ud anlatıyor:
"Resulullah (sav) 'Siz aranızda kimi yiğit sayarsınız?' diye sordu.
"Biz de 'Kendisini pehlivanların yıkamadığı, mağlup edemediği kimseyi' dedik.
"Resulullah (sav), 'Hayır, o pehlivan değildir, asıl pehlivan öfke anında kendisine hakim olabilen, kendisini tutabilendir' buyurdu."
Abdurrahman bin Avf anlatıyor: Peygamberimiz (sav)’e bir kişi geldi ve şöyle dedi:
"Yâ Resulallah! Bana birkaç kelime öğret ki, onlarla huzur bulayım. Çok uzun olmasın ki, unuturum."
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: "Öfkelenme!"
Ubade bin Sâmit anlatıyor:
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlânın şerefleri nasıl değerlendirdiğini ve derecelerini nasıl yükselttiğini bildireyim mi?"
Sahabîler:
"Evet, bildir yâ Resulallah!"
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
"Sana karşı cahilce hareket edene yumuşak ve sabırlı olursun, sana zulmedeni bağışlarsın, sana vermeyene sen verirsin ve senden ilgisini kesenle sen yine ilgilenirsin."
HZ. MUHAMMED ( SAV ) ŞÜKREDERDİ
Cenab-ı Hak, Peygamberimiz (sav)’i bütün günah ve kusurlardan temiz ve uzak olarak yaratmıştır. Geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Böyle olduğu halde, Peygamberimiz (sav) devamlı şükür içinde bulunurdu.
Bir gece sabaha kadar namaz kılmış, gözyaşı dökmüştü. Peygamberimiz (sav)’i bu halde gören aziz hanımı Hz. Âişe:
" Ya Resulallah, niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Geçmiş ve gelecek günahlarınız—yok ya—affedilmedi mi?" deyince, Peygamberimiz (sav) şu karşılığı verdi: "Yâ Âişe, Allah'a şükredici bir kul olmayayım mı?" Evet, o Allah'a gerçek manada şükreden yüce bir insandı. Sevinçli bir haber duyduğu zaman hemen şükür secdesine varır, Rabbine olan minnetini bildirirdi.
Hz. Ömer'in "Bizans kralı ve İran şahı dünya nimetleri içinde yüzerken, Resulullah (sav) kuru hasır üstünde yaşıyor" diyerek ağlaması üzerine, Sahabîsinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz (sav):
" Yâ Ömer, varsın, Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler. Âhiret nimeti bize yeter" diyerek tevekkül ve rızasını dile getiriyordu.
Peygamberimiz (sav), felâket ve musibetlere karşı sabrederken, bir lütuf ve nimete kavuştuğu zaman da şükrederdi. Zaten onun her hali şükür üzerineydi. Hiçbir meseleden dolayı şikâyet ettiği, insanlara dert yandığı görülmemişti. Çok ağır hastalıklara yakalandığında bile devamlı şükür içinde bulunurdu.
Hz. Âişe anlatıyor:
" Resulullah (sav) bir gün hastalandı. Yatağının içinde dönmeye başladı. Ben kendisine, 'Eğer bu hastalık içimizden birisine gelseydi, çok şikâyet ederdik' dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle buyurdu:
" Şunu unutma ki, mü'minler birtakım sıkıntılarla karşı karşıya gelirler. Ayağına bir diken batan veya bedenine bir ağrı giren mü'minin başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla Allah bir günahını affeder ve âhiretteki makamını bir derece yükseltir."
Peygamberimiz (sav) en dayanılmaz musibetlere uğradığı gibi, en büyük ve ulvi nimetlere de kavuşmuştu. Cenab-ı Hak kendisini âlemlere rahmet olarak göndermiş, kâinatın efendisi yapmış, bütün peygamberlere sultan, evliyalara rehber, mü'minlere eşsiz bir örnek kılmıştır. Kendisine muhatap seçerek yüce kelâmını ona vahyetmiş, kısa zamanda dâvasında başarılı kılarak düşmanlarına galip getirmiş, yaymaya çalıştığı hak dini dünyaya yayılmış, kıyamete kadar hükmünü geçerli kılmıştır. Bunun gibi daha sayamayacağımız pekçok nimete kavuşturmuştur.
Dünyada iken Cennetle müjdelenen Hz. Abdurrahman bin Avf anlatıyor:
" Bir seferinde Resulullah (sav) odasına doğru gitti ve içeri girer girmez kıbleye karşı dönüp secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, Allah secdede ruhunu aldı sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı.
" Kimsin?" dedi.
" Abdurrahman" dedim.
" Ne var?"
" Ey Allah'ın Resulü, öyle bir secde yaptınız ki, Allah'ın secdede ruhunuzu almış olmasından korktum" dedim.
" Resul-i Ekrem (sav) şöyle konuştu:
" Cebrail bana gelerek Allah'ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: 'Kim sana salât ve selâm getirirse, Ben ona rahmet ederim.' Bunun üzerine ben de Allah'a şükür secdesinde bulundum."
HZ. MUHAMMED (SAV)’ İN ANNE BABA SEVGİSİ
Dünyaya geldikten sonra öğrendiğimiz ilk kelimelerden biri anne ise diğeri babadır. Çünkü bizi onlar dünyaya getirdi. Canlarından can, kanlarından kan, sevgilerinden sevgi kattılar. Hayâtı onlarla tanıdık, onlardan öğrendik, onların sayesinde bugünlere geldik. Bizi onlar kadar içten, karşılıksız ve ücretsiz seven bir başka insan yoktur. Onların varlığı, insana varlık kattığı gibi, yoklukları da hiçbir zaman doldurulamaz ve yerleri hep boş kalır.
Peygamber (sav) Efendimiz henüz dünyaya gelmeden önce babasını, dört yaşında bir çocukken de annesini kaybetmişti. Hem yetim, hem de öksüz büyümüştü. Yüce Allah onu annesiz babasız bırakmıştı, ama kendi özel himayesine ve terbiyesi altına almıştı. "Beni Rabbim yetiştirdi ve eğitti" diyordu.
Onun kadar anne-babanın hakkını ve değerini öğreten bir başkası yoktur. Kur'ân'ın ifadesiyle insan üzerinde Allah ve Resulünden sonra en çok hakkı olan anne-baba olduğu gibi, en çok sayılması ve sevilmesi gerekenler de onlardır. Rabbimiz, Peygamberimiz (sav)’e hitaben anne-baba hakkının önemini şöyle bildiriyor:
"Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibadet etmeyin. Anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olurlarsa onlara sakın 'Öf!' bile deme. Onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, sen de onlara öylece merhamet buyur." (İsrâ Sûresi, 22-23.)
Abdullah bin Amr rivayet ediyor: Peygamber (sav) Efendimize bir adam geldi ve sordu: "Yâ Resulallah yurdumu terk ederek sizin emrinize girmeye geldim. Annemi-babamı da ağlayarak bıraktım."
Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Öyle ise onlara dön, ağlattığın gibi onları güldür."
Abdullah bin Mes'ud anlatıyor: Peygamber (sav) Efendimize sordum: "Allah katında en iyi amel nedir?" "Vaktinde kılınan namazdır." "Sonra hangisidir?" "Anne-babaya iyilik ve itaat etmektir." "Sonra hangisi?" "Allah yolunda cihattır."
Hiçbir şekilde anne-baba ayırt edilmez, biri öbürüne tercih edilmez, birinin sevgisi diğerinin önüne geçmez. Çünkü iki gözümüzden hangisini ötekinden üstün tutarız? Ancak Efendimiz (sav)’in hadislerine baktığımızda anne hakkının baba hakkından üç misli fazla olduğunu öğreniyoruz. Şöyle ki:
Ebû Hüreyre rivayet ediyor:
Peygamber (sav) Efendimize bir kişi geldi ve sordu:
"Yâ Resulallah, en çok kime iyilik ve ihsan etmeliyim?"
"Annene." "Sonra kime?" "Annene." "Sonra kime?" "Annene." "Sonra kime?" "Sonra babana."
Dünyada hakkı ödenemeyen bir insan varsa o da annedir. Çünkü annenin çocuğu üzerinde o kadar değişik hakları var ki, bunların birisini ödemek bile mümkün değildir. Bu konuda güzel bir örneği Hz. Büreyde'den öğreniyoruz.
Adamın biri Peygamber (sav) Efendimize geldi, şöyle dedi:
"Yâ Resulallah, ben annemi sıcak bir günde omuzuma alıp iki fersah yol yürüdüm. Hava o kadar sıcaktı ki, eğer bir et parçası yere atılsa hemen pişerdi. Acaba onun hakkını ödemiş oldum mu?"
Peygamber (sav) Efendimiz şu cevabı verdi:
"Senin bu hizmetin, onun bir doğum sancısını belki karşılar."
Bir adam Peygamberimiz (sav)’e geldi ve;
"Yâ Resulallah, savaşa gitmek istiyorum, size danışmaya geldim" dedi.
Peygamber (sav) Efendimiz sordu: "Annen hayâtta mı?" "Evet."
"Ondan ayrılma, çünkü Cennet onun ayağının altındadır."
Bu meseleyi yine Peygamberimiz (sav)’den öğreniyoruz: Hazret-i Âişe rivayet ediyor:
"Bir gün Peygamber (sav) Efendimizin yanına bir adam geldi. Beraberinde yaşlı birisi vardı. Peygamber (sav) Efendimiz adama,
"Bu ihtiyar kim?" diye sordu. Adam, "Babamdır" dedi. Peygamber (sav) Efendimiz:
"Öyle ise önüne geçme, o oturmadan sen oturma. Onu adıyla çağırma ve ona kimseyi küfrettirme."
Anne-baba insanın hem dünyasını, hem de âhiretini mutlu edecek veya alt üst edecek birer sebeptir. Bu önemli yönü hadisten şu şekilde öğreniyoruz:
Ebû Ümame anlatıyor: "Bir adam Peygamber (sav) Efendimize sordu: "Anne-babanın çocukları üzerindeki hakkı nedir?" "Onlar senin ya Cennetin ya da Cehennemindir." Yani anne-babaya gereken iyilik ve itaati gösteren insan, onları seven, sayan ve başı üzerinde tutan çocuk mesut, mutlu ve huzurlu olacağı gibi; onları üzen, kıran ve mağdur eden çocuk da kendi eliyle hayâtını zehir ettiği gibi, âhiretini de yıkmakta ve tehlikeye atmaktadır.
Zaten anne-babaya karşı gelmek ve isyan etmek büyük bir günahtır. Hatta en büyük günahlar arasında bulunmaktadır.
Abdurrahman bin Ebî Bekir'in rivayetine göre, Peygamber (sav) Efendimiz bu günahı şöyle bildiriyor:
"Size en büyük günahları bildireyim mi?"
"Evet yâ Resulallah bildir."
"Allah'a ortak koşmak, anne-babaya âsi olmaktır."
Anne-babaya yapılan iyilik ve saygının karşılığını insan dünyada iken peşin alabiliyor. Bu konuda Peygamberimiz (sav)’in müjdesi çok açıktır:
"Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen, anne-babasına iyilik ve ikramda bulunsun ve akrabalarını ziyaret etsin."
Diğer taraftan çocuk, günü gelince kendisi de anne baba olacak, çocuklarından bir karşılık bekleyecek, yaptığının karşılığını görecek, anne-babasına ne yapmışsa aynısını kendi çocuklarından görecektir. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdular: "Anne-babanıza iyilik edin ve ihsanda bulunun ki, çocuklarınız da size itaat etsin ve saygı göstersin." 
PEYGAMBERİMİZİN NEZAKETİ
Peygamberimiz (sav), bir peygamber olması dolayısıyla her seviyeden insanla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile reisleri, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alıyordu.
Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşları, başları, huyları birbirinden ayrı olan insanlarla ilişkisini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir biçimde sürdürüyordu. Bunun için, onlarla her alanda iyi diyalog kuruyor, nazik ve geniş kalpli davranıyordu. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilmesi bunu gerektirmiyor muydu?
Hizmetinde bulunan yakın Sahabîlerinin anlattığına göre, Peygamberimiz insanların en naziki, en nezihi, en zarifi, en latifi, en ince ruhlusu idi. Edep, terbiye ve görgü kuralları onun hayâtında en güzel ve en ideal biçimde mevcuttu.
Peygamberimiz (sav) nezaketini hiç kimseden esirgemez, herkese tatlı ve nazik davranırdı. Kendisine hitap edildiği veya soru sorulduğu zaman en güzel şekilde cevap verirdi.
Hz. Âişe validemiz, "Resulullah (sav)’den daha güzel ahlâka sahip hiç kimse yoktur. Ashabından ve ailesinden birisi kendisine seslenince, 'Buyurun' diye karşılık verirdi. Bu sebeple Allah, ona, 'Sen yüksek bir ahlâk üzeresin' buyurmuştur.
Peygamberimiz (sav) insanlarla ilk defa karşılaştığında nasıl davranırdı? Selamlaşması, hal hatır sorması nasıldı? Çoğumuz merak ederiz.
Ebû Üseyd'in anlattığına göre Peygamberimiz (sav) bir seferinde amcası Hazret-i Abbas'ın evine gider.
Hazret-i Abbas'a, "Esselâmü Aleyküm" diye selâm verir. Ev halkı da, "Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü" diyerek selâmını alırlar.
Sonra Peygamberimiz (sav), "Nasılsınız?" diye hal hatır sorar. Onlar, "Allah'a hamd olsun, iyiyiz. Anamız babamız feda olsun, siz nasılsınız yâ Resulallah?" dediklerinde, Peygamberimiz (sav), "Allah'a hamd olsun, ben de iyiyim" buyururlar.
Hz. Enes, Peygamberimiz (sav)’in eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah (sav) ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah (sav) elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
"Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.
"Sahabîlerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali'ye 'Ebû Turab', bir başka Sahabîsine 'Ebû Hüreyre' gibi lâkaplar vermişti. Onlara şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı.
"Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.
"Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İhtiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.
"Medineli bir çocuk gelir, Resulullah (sav)’in elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah (sav), gitmem demezdi.
"Resulullah (sav) birimize kızacak olsa, 'Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?' derdi.
Peygamberimiz (sav)’in bir başka nezaketini ve güzelliğini annemiz Hazret-i Âişe anlatıyor:
"Peygamber (sav) Efendimiz kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim.
"Peygamber (sav) Efendimiz iki şey karşısında tercihte bulunacağı zaman—günah olmamak şartıyla—o iki şeyden hangisi daha kolaysa o şey daha çok hoşuna giderdi. Fakat günah olduğu zaman bütün gücü ile o şeyden uzak dururdu.
"Peygamber (sav) Efendimiz kendi şahsı için kimseden öç almazdı. Ancak kendisine getirilen kimse Allah'ın yasak ettiği bir şeyi işlemişse o kimseden Allah için öç alırdı."
Peygamberimiz (sav) davetlilere ve misafirlerine karşı da nazik davranırdı. Davet edilenler arasında bazıları, kalkıp gidilmesi gerektiği halde kalkıp gitmeseler dahi Peygamberimiz onlara doğrudan gitmelerini hatırlatmaz, nazik davranarak dolaylı bir biçimde hissettirirdi.
PEYGAMBERİMİZİN ŞAKALARI
Herkese samimi ve içten davranırdı. Zaman olur, şakalaşır, tatlı ve güzel bir hava oluştururdu. Çünkü başka türlü olsaydı, insanlar Peygamberimiz (sav)’e yanaşamazlar, ona soru bile soramazlardı.
Zaten insan her zaman ciddi ve ağır meseleleri konuşamaz, bazen ortamın yumuşatılması, insanların rahatlatılması gerekir.
Herkes gibi Peygamberimiz (sav) de şaka yapar, lâtifeli konuşur, ama hiçbir zaman yalan söylemezdi. Çünkü şaka yollu da olsa, yalan yalandır.
Bunun yanında, Peygamberimiz (sav) insanlarla alay etmez, hafife almaz, dalga geçmez, küçük düşürmez, mahcup etmez, zor durumda bırakmaz, "işletme" gibi olumsuz tavırları hoş karşılamazdı.
Peygamberimiz (sav)’in yaptığı şakalar yerli yerinde ve mesaj doluydu. Lüzumsuz ve yersiz değildi. Daha çok gönül alıcı ve sevindirici şakalar yapardı. Çocuklarla, hanımlarıyla, yaşlı ve kimsesiz kişilerle şakalaşması bu türdendi.
Peygamberimiz (sav)’in bir başka latifesini de Enes bin Mâlik'ten dinleyelim:
"Çöl halkından Zahir adında bir adam vardı. Zahir Peygamberimiz (sav)’e her gelişinde kendi yetiştirdiği ürünlerden hediyeler getirirdi. Şehirden çöle döneceği zaman da, Peygamber (sav) Efendimiz ihtiyacı olan şeylerle onun heybesini doldururdu. Gelen hediyelere bu şekilde karşılık verdikten sonra da şöyle buyururdu:
"Zahir bizim çölümüz, biz de onun şehriyiz."
"Peygamberimiz (sav) Zahir'i çok severdi. Halbuki Zahir hiç de güzel değildi. Fizikî olarak son derece çirkin bir adamdı.
"Bir gün pazarda çölden getirdiği malları satmaya çalıştığı bir sırada Peygamber (sav) Efendimiz gitti, sessizce yaklaştı, Zahir'i arkasından kucakladı ve elleriyle gözlerini kapadı.
"Zahir tutanın kim olduğunu göremiyordu. Tutan kimse bıraksın' diye çabalamaya başladı. Bu arada göz ucuyla arkasından tutanın Efendimiz (sav) olduğunu anlayınca sırtını Peygamberimiz (sav)’in göğsüne iyice dayamaya başladı.
"Zahir'in bu neşeli hareketinden hoşlanan Peygamber (sav) Efendimiz yüksek sesle:
"Bu köleyi satıyorum, var mı alan?' diye seslenmeye başladı.
"Zahir boynu bükük, mahzun bir halde:
"Yâ Resulallah, benim gibi değersiz bir köleye vallahi kuruş veren olmaz' deyince Peygamber (sav) Efendimiz: "Hayır, yâ Zahir, sen Allah katında hiç de değersiz değilsin' buyurdu."
Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimiz (sav)’e gelerek:
"Yâ Resulallah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?" dedi.
Peygamber (sav) Efendimiz:
"Yaşlı kadınlar Cennete giremez" diye ona takıldı.
Bunun üzerine kadın ağlayarak oradan ayrıldı.
Peygamber (sav) Efendimiz, Sahabîlere:
"Gidin ona söyleyin, 'Sen Cennete yaşlı olarak giremezsin.' Cenab-ı Hak, 'Biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık da, eşlerine sevgi ile düşkün hep aynı yaşta genç kızlar yaptık' buyurmuyor mu?" (Vakıa Sûresi, 36.)
Peygamberimiz (sav) kimsesiz, fakir, yoksul, herkesin yüz vermediği, ilgilenmediği insanlarla küçük şakalar yapar, kalplerini kazanırdı.
Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Bir gün adamın biri Peygamber (sav) Efendimizin huzuruna geldi ve kendisinden bir binek hayvanı istedi.
"Peygamberimiz (sav) ona, 'Peki, sana bir dişi deve yavrusu vereyim mi?' diye takıldı.
"Adamcağız, 'Yâ Resulallah, ben sizden bir binek istiyorum, dişi deve yavrusunu ne yapayım?"
"Peygamber (sav) Efendimiz gülerek:
"Bütün develer dişi deve yavrusu değil midir?' buyurdu."
Peygamberimiz (sav)’in dadısı ve Zeyd bin Hârise'nin hanımı Ümmü Eymen, bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelir ve onu evine davet eder:
"Yâ Resulallah, beyim sizi davet ediyor."
"O da kim, hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?"
"Beyimin gözlerinde beyazlık yok yâ Resulallah!"
"Evet, gözlerinde beyazlık var."
"Vallahi yok yâ Resulallah."
"Hiçbir insan yoktur ki, gözlerinde beyazlık bulunmasın."
Sahabîlerin içinde Nuayman adında çok şakacı birisi vardı. Yaptığı şakalar bazen aşırıya kaçardı. Fakat yine de Peygamberimiz (sav) onu anlayışla karşılardı.
Bir gün çölde yaşayan bedevi Araplardan birisi Peygamberimiz (sav)’i ziyarete gelmişti. Devesini Mescidin avlusuna bağlayıp içeri girmişti.
Sahabîlerden birisi deveyi görünce Nuayman'a:
"Şu deveyi kessen de etini yesek, eti çok özledik. Nasıl olsa Peygamberimiz (sav) devenin parasını ödeyecektir."
Nuayman da itiraz etmedi ve deveyi yere yatırdı, kesti ve başladı yüzmeye.
Devenin sahibi Peygamberimiz (sav)’in huzurundan çıkınca bir de ne görsün, devesinin derisi yüzülüyor.
"Eyvah! Devemi kesmişler" diye feryada başladı.
Peygamber (sav) Efendimiz dışarı çıktı:
"Bunu kim yaptı?" diye sordu.
"Nuayman yaptı" dediler.
Nuayman kaçmıştı. Peygamber (sav) Efendimiz Nuayman'ın peşine düştü, aramaya koyuldu.
Sonunda Duabaa adında bir kadının evinin bahçesinde buldu. Nuayman evin avlusundaki çukura girmiş, üzerini de hurma ağacı yaprağı ile örtmüştü.
Peygamberimiz (sav) eve girince birisi bir taraftan yüksek sesle:
"Biz onu görmedik" diyor, bir taraftan da parmağıyla Nuayman'ın saklandığı çukura işaret ediyordu.
Peygamberimiz (sav) gitti, onu çukurdan çıkardı. Nuayman'ın yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı. Peygamberimiz (sav) sordu:
"Niçin böyle yaptın?"
Nuayman:
"Yâ Resulallah, size burada olduğumu söyleyenler yaptırdılar bana..."
Peygamber (sav) Efendimiz bir yandan Nuayman'ın yüzünü gözünü siliyor, diğer yandan da gülüyordu. Peygamberimiz (sav) daha sonra deve sahibine devesinin parasını ödedi ve işi tatlıya bağladı.
GÖNÜLLER FATİHİ'NE
ÖMER ORUÇ / İzmir
Ey Sevgili!... En Sevgili !... Aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi... Dünya insanın sana muhtaç anları, Nisan sabahlarıydı. Senin olmadığın iklimlerin yağmurları bulanıktı. Ötelerden bir rahmet düşmüyor, gönül yamaçlarının baharı bilmiyordu. Kainata teşrifinle gönüller cennet yamaçlarının rengini aldı. Ve hayat çeşmesinin ufukları, damla damla görünmeye başladı.
Ne büyük şerefti seni bilmek... Seni bize bildiren Rabb'e şükürler olsun...Adını, konuşmaya başladığımız zaman öğrendik. İlk ezberlediğimiz belki senin ismindi. Doğduğun yer, hicretin ve Rabbimin izniyle Seni himaye eden mesti büyüklerin. Sonra mübarek annelerimiz olan zevceülkübraların ve sana evlat olma şerefine erişen çocuklarının isimleriydi, öğrendiklerimiz. Daha ufacık bir çocukken, oturmuştun yüreğimizin en güzel yerine...
Ya biz sana layık bir ümmet olabilmiş miydik acaba? Şimdi bu ızdırabı yaşıyorum. Gönül heybemde göz yaşlarım, yürek tezgahımda işlenen sancılarım ve senden dilendiğim şefaatin var dilimde. İçim en derin yerinden sızlıyor. Öyle bir sızı ki sese versem kimbilir deli divane derler. Varsın kimse duymasın hıçkırışımı... Bu hicranımı sana ulaştırmak istiyorum ben...
Ey ! Kendisine yollanan selamları işiten vefalı dost. Sana ümmet olmak için seni sevmek yeterse eğer işte ben seviyorum. Elbette seviyorum. Mutlaka seveceğim. Nasıl sevmem? Kalbimin bütün zincirleriyle nasıl bağlanmam sana? Kimler seni ölesiye sevmedi ki, Ya Resulallah! Hz. Bilal'e kızgın kumlar üzerine dayanma gücü veren, sana olan bağlılığı ve sevgisi değil miydi? Hz. Ebu Bekire; anam, babam sana feda olsun Ya Resulallah dedirten bu sevgi değil miydi? Ay; sana olan muhabbeti yüzünden ikiye bölünmemiş miydi? Güneş Ya Resulallah! gözlerinin içine sevgiyle kilitlenmemiş miydi? Kendisine birşey emretmen için hurma kütüğü hıçkırıklara boğulmamış mıydı? Kendisini bıraktığını düşünüp. Ya Hz. Musab, sana olan sevgisi yüzünden Cenab-ı Hak tarafından şehadet mertebesiyle ödüllendirilmemiş miydi? Nasıl sevmem ? Elbette seviyorum ve seveceğim. Bir ömür boyu. Daha niceleri efendim. Daha nice kalp seninle, sevginle dolmamış mıydı? Sevginle dolup mübarek olmamış mıydı? Mübarek sevgin daha nice kalbe ışık olup hayat vermemiş miydi?
Bir güvercin seni korumak adına türlü oyunlar oynamamış mıydı? Sevginsiz kalanlara, ispatlamamış mıydı? Sagınsız kalan yüreklerin boş gözlerin kör olduğunu. Ve hepsinden önemlisi Cenab-ı Hak sana olan sevgisini' Seni yaratmasaydım, bu alemleri yaratmazdım'diye ifade etmemiş miydi?
Sevginle doluyum Ya Resullallah! yüreğime hayat, gözlerime ışık olur musun? Bir hurma kütüğü kadar olmayan muhabbetimi kabul eder misin? Sen özümsün, tutkun oldum sana, Ya Resulallah! Beni de yoluna kurban olanların içine alır mısın? Şemsiyen de gölgelendirir misin? Aşkınla hasretinle kavrulmuş yüreğimi? Duy lütfen feryadımı, tut elimden, ümmetin olmak istiyorum. Ey özümüze kor düşüren ateşli yürek! Biliyor musun göz pınarlarımda, kuru çorak çöller gibi, kupkuru. Gözlerime rahmet damlaları yağması için yağmuruna ihtiyacım var. Ne olur yağmur gibi çorak gözlerime çisil çisil...
Ya Resulallah tut elimden. Kurtar beni hiçlik çöllerinden. Halbuki ne kadar çok istemişimdir. Sana sırılsıklam bir bakış olmayı, seni bahar ikliminde yaşayıp, aşk kokan güllerin içinde bir dikende ben olmayı. Bulutların kendisine rehberlik ettiği nazlı Sultanım! Senin gül devrine yetişemedim, oturamadım dizlerinin dibine oysa elest meclisindedir. Sana tutkunluğumuz, sevgimiz, vurgunluğumuz...
Hüzünlüyüm ama bir o kadar da umutluyum. Senin devrinde yaşayan, O gül nefesinle hayat bulan kutlu insanlara arkadaşım diyordun. Oysa biz ahir zamanın garip insanlarına, biz çağın yetimlerine kardeşlerim diye hitap ediyorsun. Beni de beni de onların içine kabul ediyor musun?
Yarım kalmış yanımı tamamlayan sevgili! Zamanımız çok çetin, sana çıkan yollar sarp. Yolu görüyoruz ama öncümüz yok. Biz gurbette mahsun yaşlı gözlerimiz ışığa muhtaç. Senden ayrı gözlerimiz dolu, buğulu... Biz senin için ağıt yakanlarla, ateşe atılmak isteyen İbrahimlerle, gökte yankılanacak taleal bedrularla imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.
Ey sevgili, En sevgili, Ey gönüller Fatihi! Elimizde bir demet gül seni beklemekteyiz.
VARLIĞIMIN SEBEPLER ÖTESİ SEBEBİ, GÖNLÜMÜN SULTANI EFENDİM!...
Osman Alagöz
Merhamet dilendiğim kelimelerin gölgesinde içimin yankısını sana yollamak istiyorum.
Yüreğimde çağlayanlar var, dinmeyen gözyaşlarım var efendim. Sana yolluyorum tüm hasretlerimi, aşarak yüreğimin çöl kumlarını. Demet demet yıldızların kutlu rehberlerimdir, kapına yöneldiğim gecenin şu ıssız saatlerinde. Gönül heybemde gözyaşlarım, geçtiğim yollara serpiyorum sadakam diye. Yürek tezgahında dokuduğum sancılarım var sadağımda, kuşandığım acılar var. İşte geldim kapına efendim, dilimde senden dilendiğim şefaatin var.
Ey Nebi, inan ki sensiz gündüzlerimiz bile geceye döndü. Alnımızı üfül üfül okşayan rahmet yüklü soluğundan mahrumuz yıllardır. Senin yokluğun, ölü ruhlara can veren nefesinin yokluğu, bizi ağyar ateşinde yaktı. Deden Hazret-i İbrahim'e yakılan ateşten daha acımasızdı yandığımız ateşler.
Medet Sultanım! Hicranınla yanan ruhumuza parmaklarından yine boşaltmaz mısın kevserlerini oluk oluk? Utancımız büyük. Adını bir bayrak gibi dalgalandıramadık gönül semalarında. Giremedik kalplere, adını sunamadık sana muhtaç sinelere. Büyük utançlara kundaklandık; ama sen sultansın Efendim, ne olur himmetini esirgeme boynu bükük, yüreği yaralı ümmetinden. Yaralı yüreğimizi, Hazret-i Eyyub'a bahşedilen ab-ı hayat gibi çağlayanlarla yıkayacağın günü bekliyoruz.
Bir gün gözlerimizden perdelerin kalkacağı ümidiyle yaşadık hep. Temessülünle şerefkudum buyurduğun Ahmet Rufai hazretlerine imrenir olduk. Biz de, günahkar dudaklarımızı senin o pak ellerine dokunduracağımız günün hasretiyle bekliyoruz efendim.
Sen, çiçek çiçek donanmış vefalarla kucaklayan Uhud'un bağrındaydın hani... En has şühedanın vefa kokan cennet mekanlarını ziyaret etmiştin... Ve orada demiştin ya, 'Kardeşlerime selam olsun!' diye... Ey Nebiler Sultanı Efendim! Bizleri, işaret buyurduğun o garip devirde gelen kardeşlerin sayıp ziyaret etmeyecek misin? Ayağı ve alnı beyaz sekili atların say bizi, aldığımız abdestlerimiz var günde beş vakit. Ne olur efendim, Mekke'den Medine'ye hicret eder gibi gel. Sen gel ki, güneşin bizi terk ettiği karanlık gecelerimize dolunaylar doğsun. Yeniden bestelensin 'Tale'al Bedru'lar. Hiç günahı olmayan çocuklarımız seslendirsin yine o yanık nağmeleri. Ellerinde demet demet güllerle bekleyen kadınlarımız, gözyaşı çağlayanlarıyla yıkasın yollarını.
'Ey sevgili, en sevgili' Efendim! Seni anlayamayan nazarlara keşke, sana perdedar olan bir örümcek kadar vefalı olabilseydik. Anlayabilseydik kıymetini... Seni anlatabilseydik... Keşke bir güvercin olabilseydik, dünyanın dört bir tarafına nur dağıtan ellerinden uçurduğun. Senin çağları aşan o kudsî çağrılarını taşıyabilseydik çağlardan çağlara ve deniz aşırı diyarlara.
Ne olur gel Efendim! Çağın yetimleri var seni bekleyen. Sana kasideler yazan bağrı yanık aşıkların var, ağıt yakanların var. Ağıdı dindirecek öksüzlerin var. Ve talihsiz devrin Asiye yüzlü, Meryem iffetli yetimleri var. Gözyaşlarına sünger olacağın sürmeli ceylanların var. Sakat vicdanlarda çarmıha gerilmek istenen Mesih soluklu yiğitlerini ne olur daha fazla bekletme Efendim. Ateşe atılmak istenen İbrahimlerimiz var, Senin gül bitiren yağmurlarını bekliyorlar. Bıçak altında tevekkülle bekleyen İsmaillerimiz var; yoluna kurban olmayı bekleyen koç yiğitlerimiz var.
Biliyoruz, aşkına pervane olamadık. Yanlış ateşlerde yandı ruhumuz. Yanlış pazarlara sürüldük. Yalancı şafaklarla kandırıldık yıllar yılı. Sensizliğin girdabında zehrini yudumladık hayatın. Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da sen kadar umutlarımız var. Hani diyorsun ya Efendim, 'Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir.' Kim bilir kaç günah kirinin içinde büyüttük bembeyaz umutlarımızı. Tutunduk verdiğin söze. Müjdenin ipekten çehresine sarındık.
Ey Nebi, kendisine yollanan salatu selamları işiten vefalı Dost. Sana yolladığımız salatu selamların sımsıcak gölgesinde beyaz dualarımızın aydınlığıyla yöneldik kapına. Temessülünle, meftunlarını sevindireceğin zamanı bekliyoruz. Sireten şekil değiştirecek kadar büyük günahı olanların imdadına, sırf sana yolladıkları salatu selamlar hatırına yetişmiştin Efendim. Ve biz ahirzamanın garip insanları, bir kere daha temessül edip imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.
Yetiş imdada ya Resulallah, ne olur imdadımıza yetiş! Gönül Kabe'sinde, günahlarımıza rağmen yine de bir yer var Efendim teşrif buyuracağın. Yüreğimizin yanıklığıyla tütsülediğimiz gözyaşı dolu mahzenlerirniz var. Uyku nedir bilmeyen kirpiklerimiz var Seni bekleyen. Ne olur gel, gel ki:
‘Kadem bastın gönül tahtına
A Sultanım sefa geldin,'
diyelim bağrı yanık aşıkların gibi.
Ey, 'Levlake...' hitabının Nazlı Sultanı, naz makamının efendisi! Yıldızların, yoluna kaldırım taşları gibi dizildiği, yüreği bulut bulut olan Sevgili! 'Yağarsın, taşlar bile yemyeşil filizlenir.' Sen olmasaydın eğer, taşlardan daha katı yüreğimizde hiç yeşerir miydi yepyeni umutlarımız! imanın gökkuşağı renkleri belirir miydi yağmur sonrası gibi! Yüreğimizin yamaçlarında boy verir miydi hiç, sen kokan güller, olmasaydın Efendim!
Ve bir de Efendim, 'Damar damar seninle, hep seninle dolsaydık', koruyabilseydik 'vefa'mızı... Açsaydı daim bizim de gönlümüzde vefa çiçekleri... Bir Molla Cami de biz olsaydık, ashabına kıtmir olmayı canı gönülden dileyen... Kıtmirin olabilseydik ey Şah-ı Rusül! Sana sadık olabilseydik... Adına ve ashabına sahip çıkabilseydik ta haşre kadar... Ashab-ı Kehf'in kıtmiri gibi olsaydık... Onca günahlarımıza rağmen, 'Senin ashabın cennete giderken ben nasıl cehenneme giderim?' diye inleseydik... İniltilerimizde bestelenseydi ümitlerimiz...
Kabul eder misin bizi Efendim, ashabının kıtmiri olarak?
Zira Efendim, 'Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım' diyerek başımızı koyduğumuz olmuştur yastığa, tutunduğumuz an olmuştur düşlere.
Ne olur;
'Gel ey Muhammed bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır
Hac'dan döner gibi gel
Miraç 'dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır.'
Bir demet gül var elimizde, titreyen yüreğimiz var. Güllerimiz solmadan, gül kurusu ağlamadan yüreğimiz, ne olur gel Efendim!
PEYGAMBERİMİZİN ŞEMAİLİ
Yaratılış ve ahlâk itibariyle insanların en üstünü idi. Bütün Peygamberlerin en güzeli o idi.
Boynu uzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları kalın, parmakları uzundu.
Kendisi şişman değildi. Uzuna yakın orta boylu, güçlü ve kuvvetli idi.
Mübarek cildi ipekten yumuşaktı. Yüzü hafifçe yuvarlak, kaşları hilâl gibi idi.
Kirpikleri uzun, gözleri kara, büyük ve son derece güzeldi.
Yüzü gül gibi kırmızıya benzeyen beyaz ve nuranî, berrak ve ışıklı idi.
Dişleri inciler gibi beyazdı. Konuşurken ön dişlerinden nurlar saçılır, gülerken ağzında ışıkların bile aydınlandığı sanılırdı.
Saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düz idi. Sakalı sık ve tamdı. Uzun değildi.
Cismi güzel, kokusu hoş idi. Koku sürünsün veya sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını okşasa, o çocuk diğerleri arasından hemen seçilir, belli olurdu.
Sünnetli olarak ve göbeği kesik vaziyette doğmuştu.
Pek uzaktan işitir, kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Bir yere giderken sağına soluna bakıp yürümez, vakar ve süratle ilerlerdi.
Yüzünde nur, sözünde kuvvet, lisanında bir güzellik vardı. Herkesin aklına göre söz söyler, herkese güler yüz gösterirdi.
Kimsenin sözünü yarıda kesmez, haşin davranmaz, mütevazi yaşardı.
O'nu ansızın görenler heyecan ve sevgiyle ürperir, konuşunca hayran olurdu.
Bütün insanları hoş tutar, hizmetçilerine şefkatle muamele ederdi.
Kendisi ne yer, ne giyerse, hizmetçilerine de onları yedirir, onları giydirirdi.
Çocukları çok sever, saçlarını okşar, onlarla konuşurdu. Son derece cömert, sözüne sâdık ve merhametli idi.
Güzel ahlâk bakımından insanların en üstünü idi.
Hülasa kâinatın efendisi, Allah'ın sevgilisi, mü'minlerin baş tacı, hasta gönüllerin ilâcı, çaresizlerin yardımcısı, mazlumların koruyucusu, düşünülebilen her türlü üstünlüğün sahibi idi. Allah'ın salât ve selamı O'nun ve O'na yakın olanların üzerine olsun.
Daima düşünceliydi.
Susması konuşmasından uzun sürerdi.
Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.
Dünya işleri için kızmazdı.
Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı.
Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi,
Çok konuşmazdı, boş şeylerle uğraşmazdı.
Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.
Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı.
Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı.
Kimsenin kusurunu araştırmazdı.
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.
Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.
Her zaman ağırbaşlıydı.
Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.
Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.
Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; Ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse, yahut bir yolcu gibi ol!"
Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu.
Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.
Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi.
Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi. "İlahî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.”
Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
O, HZ. PEYGAMBER’di. (ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM).
 
 
SEN YOKTUN
Dursun Ali ERZİNCANLI
Sen yoktun...
Hz. Adem’deydi nurun
Önce cenneti
Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
Âdem nuruna affedildi
Arafat bu affa şahitti
 
Sen yoktun
Nuh’un gemisindeydi Nurun...
Dalgalar yeryüzünü boğarken
Toprağın bağrındaki su
Gökyüzüyle buluşurken
Ve bu bir ilahi azap derken,
Allah nurunu taşıdı bin bir sebeple
Tufan, nurunu selamladı edeple...
 
Sen yoktun...
Hz. İsmail’in alnındaydı Nurun
İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
“Rabbimiz” dedi,
“Onlara kendi içlerinden
Senin ayetlerini okuyacak
Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
Onları temizleyecek bir elçi gönder,
Amin dedi on sekiz bin alem
Nurunla aydınlanan minicik elleri semaya kaldırarak
Amin dedi İsmail.
Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
Medine’den adı Uhud olan bir amin yankılandı Sevr dağında.
 
Sen yoktun...
Hz. İsa “Ahmed” diye muştuladı seni
Alemlerin Efendisi diye sana seslendi.
Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine..
Çünkü bu alemin reisi geliyor...
Bekleyin Ahmed geliyor.
Kainata rahmet geliyor.
Havarilerin yüzünü okşayan,
Ölüleri dirilten bir nefes oldun
Ama sen yoktun...
 
Sen yoktun Sultanım,
Hz. Abdullah’ın alnındaydı Nurun
Başı eğik gezerdi mazlum
Kuteyle seni göklerden sorardı
Varaka seni arardı semada
Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
Ağlayarak süslediler hep ölüme...
Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler.
Sen yokken,
Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek.
Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi.
Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi...
En son çocuk atılırken çukura
Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi.
Melekler süslüyordu Hirayı.
Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur,
Efendisine hazırlanıyordu Mekke.
Alem Efendisine hazırlanıyordu
Kainatın gözü Hz. Amine’deydi.
Toprak yalvarıyordu Rabbine,
Allah’ım gönder artık onu diyordu.
Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada
 
Ve bir gelişin vardı Ya Rasulallah,
Bir inişin vardı yeryüzüne...
Önünde Cebrail!
Ardında yalın kılıç melekler!
Bir inişin vardı yeryüzüne...
Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de
Öksüzler annelerine sarıldı doya doya.
 
Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini.
Her şey sus pus olmuştu.
Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu ay!
Kainat bir isim duymak istiyordu.
Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden;
Muhammed!
Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini.
Muhammed!
Melekler öptü o nurdan ellerini.
Muhammed!
Seni yaratan Allah’a kurbanız Ey Dürri Yekta!
Sana o adı veren Rahmana kurbanız
 
Artık sen vardın
Susuz topraklara rahmet indi seninle
Annenden sonra anne Halime sevindi seninle
Yağmura mı ihtiyaç var?
Kaldır şahadet parmağını,
Yağmurları salsın Allah.
Sonra tut ağacın yaprağını,
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
Yeter ki sen iste,
Sen iste Ya Rasulallah
De ki ben kimin?
Dağlar, taşlar dile gelsin,
Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,
Ente Rasulullah desin.
 
Sen vardın
Bedir kârdı,
Uhud dardı
Hendek yârdı.
Yiğitlerin vardı.
Ölmek için yarışan yiğitler...
 
Hele bir Enes’in vardı senin.
Enes bin Malik...
Uhud’ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,
“Niye burada oturuyorsunuz?” diye sormuştu.
Onlar da,
“Allah’ın Rasulü öldürülmüş” deyince
Enes kükremiş:
“Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?
Kalkın ve O’nun gibi ölün!” demişti.
Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
Hem de ne şehit Ey Nebi!
Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.
Kız kardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...
 
Musab bin Umeyr’in vardı senin.
Uhud’ta sancağını taşıyan.
Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki
Allah o gün melekleri Musab’ın suretinde indirdi.
Ebu Hüreyre’n vardı...
Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı.
Sen anlardın,
“Ya Ebâhir gel!” derdin.
 
Ve sen gittin...
Bir gidişle gittin
Ardında hüznün kaldı.
Hasretin kaldı göklerde.
Bilal ezan okuyamaz oldu
Ne zaman teşebbüs etse
Muhammed Rasulullah demeye
Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi.
 
Sonra günler ay,
Aylar yıl oldu.
Ve asırlar oldu
Sensizliğe açtık gözlerimizi.
Ama sen bırakmazsın bizi.
Sen varsın ey şehitlerin sultanı
Sen varsın!
Bir şehit bile ölmezken
Sana nasıl yok deriz.
Ebu Talip Şam’a giderken devesinin önüne geçip
“Beni burada kime bırakıp gidiyorsun?” demiştin.
“Ne anam var ne babam...”
Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden.
 
Sensizliğin ızdırabı ile inleyen ümmetini
Kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasulallah!
Bırakma bizi ki; Allah;
“Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz”
Buyuruyor.
Bırakma bizi!
Hayatı seninle öğretti Rahman.
Kulluğu seninle tanıdık.
Duayı senden öğrendik sevgili!
Hz. Ömer umre için senden izin isteyince,
“Kardeşçik” dedin ona,
“Kardeşçik duanda bana da yer ayırır mısın?”
Bizler Ömer değiliz ama
Bütün dualarımız senin için
 
Ey Rabbimiz!
Rasulünü anışımızdan haberdar et!
O’na binler salât, binler selâm!
Habibine Makam-ı Mahmut’u ver
O’na vesileyi lütfet.
O’nu Refik-i Alâya yükselt
Bizi de affet
Onun hatırına affet
Zatının hatırına affet.

            HZ. MUHAMMED (A.S.)’IN BAZI ÖZELLİKLERİ VE SÜNNETLERİ:
-Hz. Peygamber (A.S.) Arap olmakla beraber beyaz idi (buğday renkli). Mübarek tenleri gayet nurlu idi, ne sönük beyaz, ne de esmerdi.                -Ne şişmandı ne de zayıf. Orta bir vücutlu idi.
-Ne uzun ne de kısa boylu idi, uzuna meyleden bir boyu vardı. Ama mucize olarak uzaktan bakılınca, uzun boylu gözükürdü.
-Ayak itibarı ile de insanların en güzel ayaklı olanı idi. Ayağı ile yere bastığında tamamıyla basardı. Ayak çukuru hafifti. Mucize olarak toprak-kum üzerine basınca ayakları iz çıkartmaz, taşa-mermere bastıklarında taşı ezer, ayaklarının izi taşa çıkardı (ruhaniyetlerinin ağırlığı, Peygamber ağırlığı olduğundan).              
 (Mermer üzerindeki ayak izi örnekleri, İstanbul Topkapı sarayı müzesinde mevcuttur.)
-Gözünün bebeği gayet siyah idi. Kirpikleri de hem uzun hem de çok sık idi.
-İnsanların en güzeli, en yakışıklısıydı. (Ondan sonra insanların en güzeli, Hz. Yusuf idi)
-Alınları, göğüsleri, elleri, ayakları ve pazuları geniş idi.
-Mübarek vücutlarının gölgesi olmaz idi. (Çünkü vücutları nur idi)
-Mucize olarak sol kürek kemiğinin üzerinde güvercin yumurtası gibi bir et kabarcığı var idi ve içerisinde “La ilahe illallah, Muhammedür-rasulullah” diye yazılı idi.
-Mübarek sakalları hem çok, hem de siyah idi ve gayet güzeldi. Sadece 20 civarında beyaz kıl varmış.
-Bıyıklarını kısaltırlar, sakallarını bir tutam kadar uzatırlardı.           -Saçları ne düz ne de fazla kıvırcıktı.
-Mübarek yüzleri güneş ve ay gibi idi. Yani uzun değil, yuvarlakımsı.
* Efendimiz (s.a.v.) iri yapılı, azametli idi ve yüzü ayın on dördü gibi parlardı. Ortadan uzun (boylu), başı büyücek, saçı mutedil kıvırcık idi. Saçı bazen kulak yumuşağını geçer, rengi parlak, alnı geniş, kaşları ince ve gür idi. İki kaşı arasında bir damar gazap (kızgınlık) halinde kabarırdı. Burnu ince, hafif kavisli, sakalı sık, yanakları hafif, ağzı geniş, dişleri seyrek ve latif idi. Boynundan göbeğine hafif kıllı, boynu gümüş parlaklığında yapma bebek gibi, yapısı bedenlice ve endamlı idi. Göğsü-karnı birdi. Göğsü geniş, omuzları açık, mafsalları ince, soyunduğunda bedeni nur gibi idi. Göğüs kemiğinden göbeğine kadar, tüyden ince bir hat bulunurdu. Meme ve karnında tüy yoktu. Kolları, omuzları ve göğsünün yukarı kısmı kıllı idi. Bilekleri uzun, avucu geniş, uzun saçları lüle gibi idi. El ve ayak parmakları etli, parmakları uzun, ayağının çukuru mutedil, üstü üzerinde su durmayacak derecede düzdü. Yürürken öne meyilli düz yürür, yürüyüşü mütevazı ve seri ve de yüksek bir yerden dökülen su gibi idi. Döndüğünde bütün vücudu ile dönerdi (sadece başlarını çevirmezlerdi). Sükut (susmaları) halinde yere bakışı, semaya bakışından fazla olurdu ve çoklukla bakışı mülahazalı idi. Yürürken ashabını önüne katardı. Karşılaşmada selamı ilk önce kendileri verirlerdi.
-İnsanların ahlak yönünden en güzel olanıydı.
-İnsanların en cömert olanı idi. Hatta insanın muhtaç olduğunu o istemeden gözünden anlar ve onun ihtiyacını gideriverirdi.
-İnsanların en cesuruydu. Huneyn savaşında İslam ordusu dağılıp askerler kaçınca, bir adım bile geri atmadan savaşa devam ettiler.  
-Yürüdükleri zaman bazen sağa, bazen sola ve bazen de öne doğru meylederek yürürlermiş, dimdik değil. Sağa sola bakıp iltifat etmezlerdi (yani yollardaki süslere, güzelliklere ve manzaralara iltifat etmez, zaman kaybetmeden bir an evvel gidecekleri yere giderlerdi)
-Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi.
-Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü ve yürürken konuşmazlardı.
-İnsanların en sabırlı olanı idi.
-Peygamberimizin sükutu (susması) çok idiler ve çokça derin derin düşünürlerdi. (Çünkü ibadetin başı sükuttur. Çok konuşmak ise ömrü mahveden bir musibettir.)
-Arapların en güzel konuşanı idi. Konuştuğu zaman herkes ne demek istediğini anlasın diye tek tek, ağır ağır konuşurlardı. Konuşurlarken ağzından nur çıktığı görülürmüş. Konuştuğu zaman muhakkak tebessümle, güler yüzle konuşurlardı.
-Ashabından birisi kendisiyle karşılaştığında “Esselâmü aleyküm!” diyerek selam vermeden önce bir şey sorarsa, onunla konuşmazlardı. Selamdan sonra kelam ederlerdi. 
-Gülmesi çok az idi. Gülmesi tebessümden (güler yüzlülük) ibaret idi. Gülmekte ileri gitmezlerdi.
-Gülmesi tebessümü geçmezdi. Sükutları (susmaları) uzun, gülmeleri kısa idi.
-Kendilerine gülme geldiğinde ellerini ağızlarına tutarlardı.
-Hanımları ile yalnız kaldıklarında, insanların en yumuşağı, en kerimi, güler yüzlüsü ve mütebessimi olanı idi.
-Güzel kokuyu da severler, hoşlarına giderdi. Güzel kokuyu reddetmezlerdi. Onun için, daima kokulanırlardı.
-Yağlandıklarında, sol eline döker önce kaşına sonra gözlerine başlarına sürerlerdi.

-Bir kutusu vardı, ondan koku sürünürlerdi. Hanımlarının evlerinde güzel koku arar ve sürünürdü.
-Kokuların içinde en çok “kına çiçeği”ni severlerdi. Kınanın kokusundan hoşlanmazlardı.
-Bir tarafa teveccüh buyurunca (yönelince) kendinden evvel güzel kokuları farkedilirdi.
-Çok terlerlerdi ve terleri (misk sürünmese dahi) miskten daha güzel kokar idi.
-İhrama girerken buldukları kokunun en güzelini sürünürlerdi.
-Bazen “buhur” denilen bir koku yakarlar, bunu da ateşin üzerine çubuğu 3, 5, 7 gibi tek olarak korlarmış.
-Renklerin içinde en çok yeşil olanını severlerdi. Boyaların içinde en çok sarıyı severlerdi.
-Elbiselerden (yakasız) gömleği severlermiş. Gömlekleri ayak topuk kemiğinin yukarısına gelecek kadar uzun olurmuş. (Eteklerinin topukla diz kapağı arasında olmasını sever, topuktan aşağı uzun olmasını asla sevmezlermiş.)
-Koyun etinin boynunu ve ön kısmını (kol) severlermiş.
-Soğuk ve tatlı şerbeti çok severlermiş. Sütü ve bal şerbetini de çok severlermiş.
-İçilecek şeylerde en çok sütü severlerdi. Süt getirildiğinde, "berekettir" buyururlardı.
-Hurmayı, balı ve hıyarı da severlermiş. Üzümle kavun-karpuzu da severlermiş.
-Et suyundan yapılan “tirit” denilen yemeği çok severlermiş. Kabağı da çok severlermiş.
-Sıcak yemeği sevmezler; “Soğutun bunu! Soğuk olursa bereketli olur, sıcakta bereket yoktur” buyururlar, yemeğin üzerinden dumanı gidip de sıcaklığı kayboluncaya kadar bekletilip, öyle yenmesini isterlermiş.
-Meyvelerden en çok sevdikleri, yaş ve taze hurma imiş. Çoğunlukla yedikleri, arpa ekmeği imiş.  
-Yemek kaplarının kapalı olmasını arzu ederlerdi. (geceleri içine bir şey girmemesi için)
-Yemek yediklerinde üç parmağını da yalarlardı. (bereket zayi olmasın diyerekten)
-Yemek yerken önlerinden yerler, etrafındakilere de “Siz de önünüzden yeyin” derlerdi. Yemeğin ortasına el uzatılmasını sevmezlermiş. (Çünkü bereket ortasındadır, oradan alınırsa yemeğin bereketi gider)
-Bir yemek getirildiğinde önünden yer. Hurma getirildiğinde veya (meyva yerken) eli cevelan ederdi. (dolaşır, seçerdi)
-Akşam namazından kendilerini ne yemek ve ne de başka bir şey meşgul etmezdi. (Akşamı bir an evvel kılarlardı.)
-Ramazan ayı girdiğinde elini eteğini toplar, sonra da Ramazan çıkıncaya kadar yatağına girmezlerdi.
-Ramazan ayı, girdiğinde rengi değişir, namazı çoğaltır ve tamamıyla duaya koyulur, rengi şafak gibi olurdu.
-Ramazanın son on gününde mescidde itikafa girer ve ibadet konusunda her zamandan çok gayret sarfederler, hatta hiç yatmazlar, bazen de yemezlermiş. Son on gün girdiğinde elini eteğini toplar, geceyi ihya eder ve ev halkını uyandırırlardı.
-Seferde değilse Ramazanın son on gününde itikafa girerlerdi. Seferde iseler, gelecek yılın son iki on gününü (yirmi gün) itikafta geçirirlerdi.
-İtikafa girmek istediklerinde sabah namazını kılar, sonra girerlerdi.
-İtikafta olduğu halde hastayı ziyaret ederlerdi.
-Recep ayı girdiği zaman şöyle dua ederlerdi: "Allahım Recep ve Şaban'ı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazan'a eriştir." Cuma gecesi geldiğinde de şöyle derlerdi: "Bu gece mes’ud bir gece ve nurlu bir gündür."
-Ramazan bayramında yemek yer çıkardı. Kurban bayramında ise kurban kesince yerdi.
-Ramazan bayramında evde, bazen yedi hurma yedikten sonra camiye giderlerdi.
-Yediklerinde veya içtiklerinde: "Elhamdülillahillezi et'ame ve segâ ve sevveğahû ve cealehû mahrecen": (Hamd olsun o Allah'a ki, yedirdi ve içirdi ve onu kolaylaştırdı ve onun için çıkış halk etti) buyururlardı.
-Yemekten sonra şu duayı okurlardı: "Elhamdülillahillezî et'amenâ ve sekânâ ve ce'alenâ müslimin."
-Ayların içinde en çok Şaban'da oruç tutmayı severlerdi.
-Oruçlu olduklarında namazdan önce birkaç tane hurma ile iftar ederlerdi. (Sonra namaz kılarlar, sonra da yemek yerlerdi. Oruçlarını bozmadan namazlarını kılmamışlardır.)
-Oruçlarını bazen de kuru hurma ile bozarlardı. Üç tane hurma ile iftar ederlerdi. (Yemek yendikten sonra da gene üzerine biraz hurma yerlermiş.) Hurma da bulamazlarsa, oruçlarını su ile bozarlardı veya ateşin değmediği üzüm, zeytin vb. gibi şeylerle iftar ederlerdi. Bazen ısınmamış sütle iftar ettiği de olurdu.
-Oruçlu oldukları halde, gözlerine sürme çekerlerdi.
-Oruçlu olduklarında akşam iftar ederlerken şu duayı okurlardı: “Allahümme leke sumtü, ve ala rızkıke eftartü.”
-Suyu emerek (süzerek) içerler, 3 kerede nefes alarak içerlerdi. Suyu bir seferde içmenin dalak hastalığına sebep olduğunu söylemişlerdir. Su içerken başında“Bismillah” derler, sonunda da Allah’a hamd ederler “Elhamdülillah” derlerdi.
-Ayda bir kez koltuk altı ve etek traşı olurlar (bu temizlikte asla 40 günü geçirmezlerdi), 15 günde bir de tırnaklarını keserlerdi.      
-Büyüklük (taslama) olmasın diye sahabelerini önden gönderir, kendileri ise arkadan giderlerdi.
-Bir haceti unutmaktan korktuklarında, parmak veya yüzüğüne ip bağlarlardı.

-Beş şeyden Allah’a sığınırlardı: Korkaklıktan, cimrilikten, (meşakkat içerisinde) kötü ömür sürmekten, kıskançlıktan ve kabir azabından. Ayrıca cinlerin şerrinden, nazardan ve ani ölümden de Allah’a sığınırlardı.
-Felak ve Nas sureleriyle Allah’a sığınırlardı. Aile fertlerinden birisi rahatsızlandıklarında da bu sureleri okur, onlara üflerlermiş.
-Rahatsızlık hissettiklerinde "muavezeteyni" (Felak ve Nas surelerini) okur, ellerine üfler ve vücuduna sürerdi.
-Rahatsızlıklarında bir avuç çörek otu alıp ağızlarına kor ve bal ile su içerlerdi.
-Biri başından rahatsız olsa, "git hacamat ol", ayağından olursa "git ayağını kuma koy" tavsiyesine bulunurlardı.
-Hastayı ancak üç gün sonra ziyaret ederlerdi.
-İhvanından birini üç gün görmeyince onu sorardı. Şayet sefere gitmiş ise onun için dua ederdi. Orada ise evine giderdi. Hasta ise ziyaret ederdi.
-Hasta ziyaretine gittiği zaman şöyle derlerdi: "Senin için (zararlı) bir durum yoktur. İnşallah bu, günahlardan temizlenmektir."
-Mü'minlerin zayıflarına gidip onları yoklar, hastalarını ziyaret eder, onların cenazelerinde hazır bulunurlardı.
-Ansızın ölmekten Allah'a sığınırlardı. Ölmezden önce hastalanmaktan hoşlanırlardı.
-Teheccüde kalkmayı hiç bırakmazlardı. Hastalık veya halsizlik hallerinde oturarak kılarlardı.
-(Nadiren) Hastalık veya bir (başka) sebeple gece teheccüde kalkamayınca, gündüz on iki rek'at namaz kılarlardı.
-(Hasta olmadıkça ve bir mazereti bulunmadıkça her hafta) Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirirlerdi.                    -Her (kameri) ayın 13, 14 ve 15. günlerinde [seferi (yolcu) bile olsalar] nafile oruç tutarlardı.
-Aşure gününde (Muharremin 10. günü), muhakkak bir gün önce veya bir gün sonrasıyla beraber oruç tutardı. (Yani 9. ve 10. veyahut 10. ve 11. günleri)
-Hac ayının Kurban Bayramından öndeki dokuz gününü (Zilhicce ayının ilk 9 gününü) de oruçla geçirirlerdi.
-Sağ ellerini; yemek, içmek, abdest almak, almak, vermek vs. için kullanırlardı. Elbiselerini (ayakkabı, palto, entari vs.) giyerken de sağdan başlarlardı. Sol ellerini de sümkürmek ve taharetlenmek gibi işlerde kullanırlardı.
-Önce selamı kendileri verirler, karşıdakinin vermesini beklemezlerdi.
-Otururken kalçalarının üzerine oturur, dizlerini karınlarına doğru diker, elleriyle de tutunurlarmış. Yerin üzerine otururlar ve yemek yerken de yerde yerlermiş. Dayanarak yemek yemezlermiş.
-Erkeklerin evlerinde yapabileceği her şeyi kendisi yapar, hanımlarına ve kimseye külfet olmazdı. Elbiselerindeki yırtıkları bazen kendileri dikerler, ayakkabılarını tamir ederlerdi. Koyunları da gene kendileri sağarlardı.
-Fakir bir kişi, kendisini arpa ekmeğine bile davet etse “gelemem” demez, giderdi. Hatta bozulmuş, ağırlaşmış bir yağ da koysalar onu da yememezlik etmezdi.
-Çoğunlukla günde bir öğün yemek yerler, sabah yedilerse akşam yemezler, akşam yedilerse sabah yemezlerdi.
-İnsanların bedenen en güçlüsüydü.   (Her peygambere 40 insan gücü, Hz. Peygambere ise bundan daha fazlası verilmiştir. Vefat edeceği yıl veda haccında kendisi için kesilecek olan 100 devenin 63 tanesini kendileri kesmişlerdir.)
-Her an Allah’ın zikriyle meşgul idi. Dünyalık işlerle meşgul olmak, asla Onu zikirden alıkoymazdı.
-Mucize olarak gece karanlığında da görürdü. Arkasından da, arkada olan şeyleri de görürdü.
-Çocuklara selam verir, onların başlarını okşar ve onları severdi.
-Bazen (yokluktan) açlığın şiddetinden dolayı karınlarına taş bağlarlarmış. 
-Yabancı kadınlarla musafaha etmemişlerdi.
-Huyların içinde en sevmedikleri huy, yalancılıktı.
-Yakınlarından birisinin yalan söylediğini anladıklarında, o tövbekar olup da “bir daha yapmayacağım” deyinceye kadar onun yüzüne bakmazlarmış.
-Geceleyin gözlerine sürme çekerlerdi. Gündüzün çekmezlerdi. Çektiklerinde de 3 defa çekerlermiş.
-Kendilerini sevindirecek bir işle karşılaştıklarında şöyle buyururlardı: "Elhamdülillâhillezî bi ni'metihî tetümmüs sâlihâti": (Hamd o Allah'a mahsustur ki, iyilikler ancak onun nimeti ile tamam olur). Kendileri hoşlanmadığı bir şeyle karşılaştıklarında ise şöyle buyururlardı: "Elhamdülillâhi alâ külli hâlin." (Her durumda, Hamd Allah'a mahsustur)
-Korkulacak, üzüntülü bir hal olduğu zaman; “Allah, Allah, Allahü Rabbi la şerike leh”=(Ya Rab, sen benim Rabbimsin! Senin ortağın yoktur) derlerdi.   
-Üzüldükleri zaman mübarek sakallarını elleriyle tutar, ona doğru bakarlar, meshederek sıvazlarlarmış. Böylece üzüntülerini giderirlermiş. Ayrıca üzüldüklerinde gökyüzüne bakarak “Sübhânallâhil azim” derlermiş.
-Başka bir rivayette ise; kendilerini üzen bir şey olduğunda (Allah’tan gelecek yardımla onu def etmek için) hemen namaza dururlarmış.     
-Halk ile namaz kıldıklarında, halkın en hafif kılanı, kendi kendine olunca en ağır kılanı idi.
-Namaz kıldıktan, bittikten sonra 3 kere istiğfar ederlerdi: “Estağfirullahellezi la ilahe illa hu el-hayyel kayyume ve etubü ileyh” derler, sonra da “Allahümme entes-selamü ve minkes-selam, tebarakte ya zelcelali vel ikram” derlerdi.
-Post üzerinde namaz kılmayı severlerdi.
-Namazda esnemeyi asla sevmezlermiş (esnemek gaflet alameti olduğu için).
-Bayram namazlarını sahralarda kılarlar, bayram namazlarına yayan olarak gider gelirlerdi. Gidişi bir yoldan yaptılarsa gelişi başka yoldan yaparlardı (aynı yoldan gidip gelmezlerdi)
-Ay ve güneş tutulduğu zaman, bu tutulma açılıncaya dek namaz kılarlardı.
-Geceleyin namaz kılmak (teheccüd) hoşlarına giderdi. Gece namaz için kalktıklarında ilk iki rekatı hafif (kısa surelerle) kılarlar, sonrakileri ise gayet uzun kılarlardı. (Bakara Suresi gibi)
-Namaza kalktıklarında iftitah tekbirini almak için durdukları zaman, parmaklarını açarlarmış (parmakları kapalı olarak almak doğru değil) 
-Sefere Perşembe günü çıkmayı severlerdi.
-Seferlerde geri kalan zuafayı (zayıfları) yedeğine alır, kayırırdı. Ve onlara dua ederlerdi.
-Seferde ve hazerde şu beş şeyi yanında ayırmazdı: Ayna, sürmedanlık, tarak, misvak ve sakal tarağı.
-Sefer dönüşünde eve gece gelmezdi.
-Bir yere konduğunda veya seferden geldiğinde, iki rek'at kılmadan oturmazlardı.
-Bir sefere gitmek istediklerinde gidilecek yeri gizler, (başka yeri ima ederek) sefer ederlerdi.
-Sefer murad ettiklerinde: "Allahümme bike asûlü ve bike ehûlü ve bike esîru": (Allahım ancak seninle galebe ederim, seninle korunurum ve senin yardımınla düşman üzerine yürürüm) buyururlardı.
-Bir seferden (savaş, yolculuk, hac vs.) geldiklerinde hemen eve gitmezler, önce mescide gider 2 rekat namaz kılar, sonra Allah’a hamdeder, sonra kızı Fatıma’nın yanına gider ve çoğunlukla kızının başından öper, sonra da hanımlarının yanına giderlerdi. 
-Bir askeri uğurlamak murad ettiklerinde: "Estevdi'ullahe dîneküm ve emâneteküm ve havâtîme amâliküm": (Dininizi, emanetinizi ve işlerinizin akıbetini Allah'a emanet ederim) buyururlardı.
-Asker veya öncü müfreze gönderdiklerinde, sabahın ilk vaktinde gönderirlerdi.
-Birisini bir iş için bir tarafa yolladıklarında; “Gidin İslam’ı bunlara öğretin, anlatın! Fakat onlara daima müjdeleyici şeyler söyleyin. Ürkütecek, korkutacak, nefret ettirecek şeyler söylemeyin. Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” derdi.  
-Gümüş yüzük takınırlardı (Erkeklere altın takınmayı yasaklamışlardı). Yüzüklerini çoğunlukla sağ ellerine takarlar, bazen de sol ellerine takarlardı. Yüzüklerini (görünüp de göze çarpmasın diye) avucunun içerisine çevirirlerdi.       
-Abdest alırken yüzüklerinin altına su geçmesi için yüzüklerini oynatırlarmış.
-Abdest alırken parmaklarıyla sakallarını hilallerlermiş.
-Havlu olmadığı zaman yüzlerini, elbiselerinin eteklerine sildikleri olurdu.
-Yeni bir elbise giydikleri zaman onu Cuma günü giyinirler, Allah’a hamd ederler ve 2 rek’at namaz kılarlardı.
-Yeni bir elbise giydiğinde onu “gömlek, imame yahud rida” diye adıyla anar, sonra şöyle derlerdi: "Allahümme lekel hamdü, ente kesevtenîhi, es'elüke min hayrihî ve hayri mâ suni'a lehû, ve eûzubike min şerrihi ve şerri mâ suni'a lehû": (Allahım Hamd sana mahsustur. Bunu bana Sen giydirdin. Onun hayrını ve onunla yapılanın hayrını Senden niyaz ederim. Onun şerrinden ve onunla yapılan şeyin şerrinden de Sana sığınırım)
-Kendilerine bir ganimet malı veya bir hediye geldiği zaman onu asla geceletmeden hemen muhtaçlara dağıttırırlardı.
-Dişlerini misvaklarlardı. Bir namazdan selam verip çıktıklarında, diğer namaza başlamadan önce misvaklanırlardı.             -Geceleyin sağdan sola ve soldan sağa döndükleri vakit mutlaka misvaklerini alır, ağızlarını misvaklarlardı ve her uykudan uyanışlarında da Allah’ı zikir ve tesbih ederlerdi.   
-Ashabından birisiyle karşılaştığı zaman, o zat ayağa kalktı ise Rasûlü Ekrem de onunla beraber ayakta dururlardı. O gelen ayrılmadıkça , Rasûlullah da ondan ayrılmazdı. (“Yeter artık haydi git, beni meşgul etme” demezlerdi.) Karşılaştığı kişiyle elini uzatıp musafaha ettiklerinde, o kişi elini bırakmadıkça Hz. Peygamber de onun elini bırakmaz ve o kişi için hayır dua ederlerdi. (Yani sahabelerine karşı son derece ilgili ve saygılı davranırlardı)
-Aile fertlerine ve müslümanlara karşı çık merhametli idiler. Bununla beraber kafirlere karşı şiddetli idiler.
-Bir gazadan, umreden, hacdan gelirken yüksek bir yere çıktıkları zaman “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Allâhü ekber” diyerekten Cenabı Hakkı üç kere tekbir ederlermiş; Arkasından da “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” derlermiş. (Bu tesbihi her gün 100 kere söylemeyi de tavsiye buyurmuşlardır.)
-Çoğunlukla Cuma günleri guslederlerdi. Bazen de etmedikleri olurdu.
-Cuma günü, Ramazan Bayramı günü, Kurban Bayramı günü ve Kurban Bayramından önceki arafe günü guslederlerdi.
 
-Ailesi ile birlikte aynı kaptan guslederlerdi.
-Ailesi ile temasta bulunduklarında, elleriyle teyemmüm ederlerdi.
-Yatağı pamuktan ve yünden değildi. Büyükçe de değildi. Yatağı deriden, içine bir parçacık lif konulmuş bir palas parçasından ibaretti.
-Yattıklarında sağ ellerini sağ yanağının altına korlardı. Yatacaklarında "Kul ya Eyyühel kâfirûn" suresini okurlardı.
-Yatacakları zaman ellerini yanağının altına kor: "Bismike Allahümme ahyâ ve bismike emûtü.": (Ancak isminle yaşarım, isminle ölürüm) buyurur uyandıklarında da,: "Elhamdülillahillezi ahyana ba'de mâ emâtenâ ve ileyhin nüşûr": (Hamd o Allah'a mahsustur ki, bizleri ölü hale getirdikten sonra tekrar diriltti. Öldükten sonra diriltmek ancak O'na mahsustur) buyururlardı.
-Bir adamı yüzü koyun ve örtüsüz yatarken görürlerse, ayakları ile dürterler ve: "Bu Allahın en sevmediği bir yatış şekli" derlerdi.
-Yatağına girdiklerinde şöyle dua ederlerdi: "Hamd olsun o Allah'a ki, bizi yedirdi, içirdi ve bize kafi geldi ve bizi barındırdı. Nice kimseler vardır ki, onlara kifayet eden ve onları barındıran yoktur."
-Misvak kullanmadan uyumazlardı.
-Uyudukları zaman misvak baş ucunda bulunurdu. Ve uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı.
-Gözleri uyur, kalbi uyumazdı.
-Bir yerde gecelediklerinde, gece zaman var ise sağ elini yastık yaparlardı. Sabah namazından önce gecelediklerine başını sağ avucu içersine koyup kolunu dikerlerdi.(Uyumamak için)
-Uyumak istediklerinde sağ ellerini yanaklarının altına kor ve sonra üç defa "Allahümme gınî azâbeke yevme teb'asü ibâdeke": (Yarabbi kullarını baas ettiğinde Beni azabından koru) buyururlardı.
-"Secde" suresini ve "Tebarekellezî biyedihil mülk" suresini okumadan uyumazlardı.
-"Beni İsrail" ve "Zümer" surelerini okuduktan sonra uyurlardı.
-Bazen mizah (şaka) yapardı. Lakin şaka yaparken asla yalan söylemezdi.
-Kur’an okurken (bugün bazı mevlithanların yaptığı gibi) tegannî yapmazlar (seslerini yaymazlar), düz ve sade okurlarmış.
-Evlerine yalnız kaldıkları zaman en güler yüzlü ve en hoş halli bir zat idiler.
-Söz taşıyanları sözünü asla dinlemez, birinin diğeri için söylediği sözlere hiç kulak asmazdı.
-(Tavşan-kedi geçtiğinde, baykuş öttüğünde) Asla uğursuzluğa inanmaz, bir şey oldu mu onu iyiye-hayra yorarlardı.
-Su ve yemek kaplarına asla üflemezlerdi.
-Herkese evlenmeyi emreder, bekarlığı şiddetle yasaklardı.
-Kadınlardan birini nikahlamak murad ettiklerinde perde arkasından: "Ey kızım filan adam seni istiyor. Onu istemiyorsan (hayır) de. Zira hiç kimse (hayır) demekten utanmamalıdır. Eğer razı isen bil ki senin (sükutun) ikrardır" derdi.
-Evlendiğinde veya birini evlendirdiğinde hurma saçarlardı.
-Evlenen bir kimseyi tebrik ettiğinde ona şöyle dua ederlerdi: "Allah bunu senin için mübarek kılsın ve hayırlı etsin, her ikinizi hayırda birleştirsin."
-Yedi şeyi gömmeyi emrederlermiş: Saçlar, kan, tırnaklar, kadınların hayız şeyleri, (çekilmiş veya kopmuş) dişler, pıhtılaşmış kan ve çocuk doğduktan sonra atılan parçalar... 
-Yeni müslüman olan bir kişi ihtiyar bile olsa ona sünnet olmayı emrederlerdi. (Hz. İbrahim 80 yaşında iken Allah’ın emri ile sünnet olmuştur)
-Yeşilliklere, ormanlara, ağaçlara, akarsulara ve meyvelere (turunç, elma vb. gibi) bakmak hoşlarına giderlerdi.
-Bakır kaplardan, ibrik gibi şeylerden abdest almak hoşlarına giderdi.
-Kötü, çirkin ismi olanların ismini (güzel bir isimle) değiştirirlerdi.
-Gelen hediyeleri kabul eder ve onlara da hediyenin karşılığını verirlerdi.
-Bayram günleri ve Cuma günleri kırmızı hırka giyerlermiş.
-Birisinin kapısına geldiklerinde tam karşıdan gelmez, lakin sağ veya sol kanadına siper gelir ve "Esselamü Aleyküm, Esselamü Aleyküm" derlerdi.
-Başlarına beyaz bir şey (başlık, takke) giyerlerdi, üzerine de sarık sararlardı. Başlığı sarıksız da giyerlerdi. Takkesiz (altında bir şey olmadan tek başına) sarığı başa da sararlardı.
-Başlarına sarık sarar, sarığın ucunu da arkaya, iki omuz arasına sarkıtırlardı. Kurbanlık koyunları kendi elleriyle keserlerdi.
-Kadınları ile münasebet yapacağında yanlarına sokulur ve öperlerdi.
-Ailesi ile müşarekette bulunduklarında gusl ederlerdi.

-Cünübken uyumak istediklerinde; taharetlenir, namaz abdesti gibi abdest alır, yemek veya içmek istediklerinde ellerini yıkar ondan sonra yer ve içerlerdi.
-Hanımlarından hayızlı biriyle mübaşerette bulunmak istediklerinde, izar tutunmalarını emrederlerdi. Ancak ondan sonra onunla mübaşerette bulunurlardı.
-Ailelerinden birinin gözü ağrıdığında, gözü iyileşinceye kadar onunla münasebette bulunmazlardı.
-Bir adama hediye vermek istediklerinde zemzem ikram ederlerdi.
-Haber beklemede kaldıklarında, "Ummadığın adam sana haberi getirir" mısrasını söylerlerdi.
-Hacer-i esvedi istilam ettiklerinde, onu öper ve sağ yanağını üzerlerine koyarlardı.
-Misvak kullandıklarında, onu kendisinden sonra en büyük adama verirdi. Halbuki bir şey içerlerse onu sağ tarafında bulunan kimseye verirlerdi.
-Soğuk şiddetlendiğinde (kışın) öğlen namazını erken kılarlardı. Sıcak arttığında (yazın) ise öğle namazını geciktirirlerdi.
-Duaya başlarken “Sübhâne rabbiyel aliyyil a’lel vehhâb!” diyerek başlardı.
-Dualarında en çok dedikleri: “Ya hayyü ya kayyüm” imiş.    (Bu duanın ismi azamdan olduğunu söyleyenler de vardır. “Bu sözler, Ayetel kürsi’de de olduğundan, okuyanın çok müşkülü hallolur” derler)
-Şimal rüzgarı şiddetlendiğinde: "Allahım bu rüzgarla gönderdiğinin şerrinden sana sığınırım" buyururlardı.
-Bir kavmin şerrinden korktuklarında: "Allahım onlara karşı bizi korumanı diler ve şerlerinden Sana sığınırız" diye ederlerdi.
-Güneş ve ay tutulduğunda açılıncaya kadar dua ederlerdi.
-Yağmur talebinde bulunduklarında: "Allahım kullarına su ver, Rahmetini yay ve ölü beldene hayat ver" şeklinde dua buyururlardı.
-Namazda son oturuşta rabbenâları okudukları gibi şu duayı da okurlardı: “Allâhümme innî eûzü bike min azâbi cehenneme ve min azâbil kabr, ve min fitnetil mahyâ vel memât, ve min şerri fitnetil mesîhid deccâl” 
Anlamı: “Allah’ım cehennem azabından ve kabir azabından sana sığınırım. Dünya ve ahiretin fitnelerinden ve (ahir zamanda çıkacak ve Rab’lık iddiasında bulunacak olan) mesih Deccel’in şerrinden sana sığınırım.”
-Bir mecliste oturduktan sonra, oradan kalkarken bazen 10, bazen 15 ve bazen de 20 kere istiğfar ettiği (Estağfirullah.... Estağfirullah...diye) olurdu. (O mecliste konuşulan hatalı konuşmaların ve gafletin [Allah’ı unutma halinin] affolması için)
Başka bir Hadisde ise herhangi mecliste işlenen hata ve kusurların affolması için şu duayı okumayı tavsiye etmişlerdir: “Sübhânekallâhümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke lek, estağfiruke ve etûbü ileyk”               (Bu Hadisi ezberleyemeyenlerin, yukarıda geçtiği üzere 10~20 kere istiğfar etmeleri tavsiye olunur)
-Birisine kızıp darılmak istedikleri zaman; “Senin alnın yere sürünsün! (çok secde eylesin, çok namaz kılsın)” diye ona hayır dua ederlerdi.
-Mescide girdiklerinde şöyle dua ederlerdi: "Bismillah, Allahümme salli ala Muhammedin ve ezvâci Muhammedin."
-Mescide girdiği zaman şöyle dua ederlerdi: "Taşlanmış şeytandan büyük Allah'a ve onun Zatı kerimine, O'nun ezeli saltanatına sığınırım." Resulu Ekrem şöyle buyururdu; İnsan oğlu böyle dediğinde şeytan da şöyle der: "Günün kalan kısmında da bu kimse benden korundu."
-Mescide girdikleri zaman: "Allahümme salli ala Muhammedin ve sellim aleyhi" der, şu duayı okurlardı: "Rabbiğfirlî zünûbî veftahlî ebvâbe Rahmetike." Ve mescidden çıktıklarında da yine salatü selam getirdikten sonra şöyle dua ederlerdi: "Rabbiğfirlî zünûbî veftahlî ebvâbe fadlike."
-Mescitte insanların şiddetli (gürültülü) aksırmalarından hoşlanmazlardı.
-Evine girmek istedikleri zaman misvak kullanırlardı.     -Evden çıktıklarında şöyle dua ederlerdi: "Bismillahi tevekkeltü alellah, La havle vela kuvvete illa billah, Allahümme innî eûzubike en edılle ev udalle ev ezille ev üzelle ev azlime ev uzleme ev echele ev üchele aleyye ev ebğî ev yubğâ aleyye." (Bismillah, tevekkeltü alellah La havle vela kuvvete illa billah, dalalete düşmekten veya düşürülmekten, kaymaktan veya kaydırılmaktan, zulüm yapmaktan veya zulme uğramaktan cahillik etmekten veya edilmekten, taşkınlık etmekten veya edilmekten sana sığınırım.)
-Helaya girecekleri zaman, "Ya Zelcelâl" derler, şöyle dua ederlerdi: "Bismillah, Allahümme innî eûzübike minel hubsi vel habâis" (Bismillah, Allahım şeytanlıklardan ve murdarlıklardan Sana sığınırım.)
-Helaya girdiklerinde yüzüğünü çıkarırlar, ayakkabısını giyer, başlarını örterlerdi.
-Defi hacette en uzak bir yere giderlerdi. Defi hacette yere yaklaşmadan elbiselerini kaldırmazlardı.
-Sert bir yerde küçük abdest yapmak istediklerinde önce toprağı bir ağaç parçası ile kabalaştırırlardı. Toprak kabartıldıktan sonra küçük abdestini bozarlardı.
-Bir şiddet isabet ettiğinde dua ederken ellerini fazla kaldırırlardı. O derecedeki, koltuk altlarının beyazı görünürdü.

-Sabahladıklarında ve akşamladıklarında şu duayı okurlardı: "Allahım ansızın gelecek şeyin hayrını ister ve ansızın gelecek şeyin şerrinden sana sığınırım. Muhakkak ki kul sabahladığında ve akşamladığında kendisine ansızın ne geleceğini bilemez."
-Bir şeye nazar isabet etmesinden korktuklarında: "Allahım onu ona mubarek et ve onu zarardan koru" diye dua ederlerdi.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                 İSLAMDA ANLAYIŞ FARKLILIKLARINA BAĞLI
      OLUŞUMLAR(MEZHEPLER)
Mezhep:Siyasi,ekonomik,tarihi sebeplerle dinin farklı anlaşılması ve bu farklılaşmanın zamanla sistematikleşmesi sonucunda ortaya çıkan ve gelenekselleşen yaşam birlikleridir.
Mesela biz İstanbula otobüsle uçakla gemiyle yada taksiyle gidebiliriz İşte mezheplerde bu araçlar gibidir esas gaye dini hayata uygulamak olduğunda araçların farklılığı bir sorun değildir.Ve kişi istediği aracı seçebilir kimsede sen niye bu aracı seçtin diyemez MEZHEPLER de böyledir bizim dinimizi yaşamamıza bir araçtırlar .Bütün dini konularda uzman birinin de illaki bir mezhebe uyması şart değildir.
Mezhepler hayat şartlarına göre değişiklik gösterseler de –özellikle hak mezheplerin-ana ilkeleri Kuran ve sünnet’e uygundur.
Dinle mezhebi karıştırmamak gerekir.Din insanlık tarihi boyunca hep varolmuş ana ilkeleri asla değişme yen değişmeyecek bir olgudur.Mezhepler ise ana ilkeleri aynı kalmakla birlikte zamana ve şartlara göre değişiklik gösterebilir.Mezhepler inanç alanında da davranış alanında da vardır.İnanç alanında mezhepler 2 ye ayrılır;Ehl-isünnet /Ehl-i bid’at
A-EHL-İ SÜNNET:  Kuranıve peygamberimizin doğru hadislerini rehber edinen H.z. Muhammed’in ve ashabının inanç konusunda gittiği yolu izleyenlere denir(ehli hak ta denir).Bilhassa dini kaynaklara dayanan meleklere ve Ahiret’e iman gibi konularda Kuran ve sünnet’e teslim olan topluluklardır.
Ehl-i sünnet ; Selefiye Eş’ariye ve Maturudiye diye 3e ayrılır.
1-SELEFİYE:(İlk alimler geçmiş İslam büyükleri)Ayet ve hadisleri aynen kabul edip yorum yapmayan peygamberimiz ve sahabenin inançta takip ettikleri yolu izleyen topluluktur.Eş’arilik ve maturidilik çıkıncaya kadar Şiiler dışındaki Müslümanlarda ( Sünni olanlar)yaygın olan inançtır.En belirgin özelliği inanç alanında akla rol vermemek,ayet ve hadislerle yetinmektir.Günümüzde amelde hanbeli olanlar itikatta selefidir.Dünya Müslümanlarının %2-3 ü selefidir.Aslına tam  uymasa da en yoğun olarak Arabistandadırlar.
          -İslam dünyasında hicri 2.asırdan itibaren ortaya çıkan sapık mezheplere ve aşırı akılcı tavırda olan Mu’tezile  mezhebine karşı selefi metod yetersiz kalıyordu.Bu nedenle inanç alanında ayet ve hadisle birlikte akla da yer verecek yeni sistemlere ihtiyaç duyuluyordu.Böylece Maturudiye ve Eş’ariye mezhepleri ortaya çıktı.
2-MATURİDİYYE:İnanç alanında imam Maturidi ye uyanlara verilen isimdir.(Maturid Türkistandaki Semerkand şehrinin bir köyüdür kendisi burada doğduğundan bu ismi almıştır.Asıl adı Muhammed bin Mahmude bu Mansur’dur.Aslen Türktür.Mezhepler tarihi,fıkıh ve tefsir alanında uzmandır.Eserlerinde ehl-i sünnet prensiplerini dini ve akli delillerle savunmuş,özellikle Mu’tezile ve Şiiliği eleştirmiştir.)
Maturidilik inanç alanında ayet ve hadisle birlikte aklı da dinin anlaşılmasında gerekli bir temel kabul etmiştir.Maveraünnehir gibi kapalı bir havza da ortaya çıktığından ve o zamanın ilim merkezleri olan yerlerden uzak bir bölgede yayılması sebebiyle Eş’arilik kadar yaygınlaşmamıştır.Ehl-i sünnet’in temel görüşlerinde Eş’arilerle aynı görüşte olmasına rağmen bazı konularda kendine has görüşleri vardır.Bazıları şunlardır;   a)Dini uyarı (tebliğ) olmasa da insan akılla Allah’ı bulabilir. 
 b)İyi ve kötü güzel ve çirkin akılla bilinebilir.Allah(c.c.)bir şeyi güzel olduğu için emretmiş kötü çirkin olduğu için yasaklamıştır.       c)İnsanda başlı başına bir cüz’i(küçük çaplı)irade vardır.Kul iradesiyle seçimini yapar Allah ta kulun seçimine göre o fiili yaratır.
d)Allah(c.c.)kulun gücünün yetmeyeceği, kapasitesini aşan şeyleri kul’a yüklemez sorumlu tutmaz.
Bugün dünyadaki Sünni Müslümanların yarıdan çoğu (yaklaşık%53’ü),Hanefidir Hanefilerin büyük çoğunluğuda Maturididir.Türkiye,Balkanlar,Orta Asya Çin ve Pakistan da yaygındır.Genellikle Türkler itikatta Maturidi Fıkıhta Hanefidirler.(Fıkıh:İbadet ve hukuk konuları / İtikat:İnanç konuları demektir )
3-EŞ’ARİYYE:İnanç alanında Ebul Hasan el Eş’ari nin görüşlerini benimseyenlere verilen isimdir.
Maturidilikten farklı bazı görüşleri şunlardır; a)Kendilerine dini bilgi ulaşmayanlar aklıyla Allah’ı bulmak ve ona inanmakla sorumlu değildir.      b)Kul da başlıbaşına bir cüz’i irade yoktur.Kul ister:Allah dilerse o fiili yaratır (yaptırır)dilerse yaratmaz.     c)Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yükleyebilir
d)İyi kötü güzel çirkin akılla değil dinle bilinir.Yani bir şey Allah emrettiği için güzel yada iyi yasakladığı için çirkin yada kötüdür.
Eş’arilik hicaz Kuzey Afrika Mısır ve İspanyada yayılmıştır Sünni Müslümanların %40 kadarı Eş’aridir
Selef inancına Maturidilikten daha uzaktır.
EHL-İ BİD’AT           Bid’at    dinde sonradan uydurulan sapık fikir ve davranışlar demektir.    Ehl-i Bid’at ise ,inanç alanında peygamberimiz ve ashabının izlediği yoldan ayrılan ve sapıklığa düşen topluluklardır.Kısacası bazı konularda Kur’an ve sünnet in dışına çıkanlardır.Genelde 5 grupta incelenir.
1(Mutezile:Başlangıçta ehli sünnet içindeydi zamanla akla ayetten fazla değer vermeye başlamıştır.)
2-Şia(Şiilik ilmi olmaktan çok siyasidir,birkısmı (mesela ülkemizdeki Caferiler)ehli sünnet’e yakındır.
yirmiye yakın gruba ayrılmıştır.İran’ın resmi mezhebi durumundadır
3-Hariciye(İslam tarihinde ilk terörist gruptur ibadet yapmayanı kafir sayarlar)
4-Mürcie(hariciye ye tepki olarak çıkmıştır ibadeti gereksiz bulup imanı  yeterli bulmuşlardır)
5-Cebriye(insanın yaptığı şeylerde sorumluluğu kadere yüklemişler iradeyi yok saymışlardır)  
Ameli Mezhepler:Davranış,ibadet ve hukuk alanında oluşmuş mezheplerdir
Hanefilik:İma-ı Azam ebu HANİFE nin görüş ve eserlerinin referans alındığı mezheptir.Ülkemizin büyük çoğunluğu bu alimin mezhebine uyar.
Şafiilik:İmam Şafii nin görüşlerinin esas alındığı mezheptir.
Malikilik:İmam Malik bin Enes in görüşlerinin esas alındığı mezheptir.
Hanbelilik:İmam Ahmet bin Hanbelin görüşlerinin ve eserlerinin esas alındığı mezheptir.
 Bu mezhepler arasında ana ilkelerde bir fark yoktur bazı ayrıntılar farklıdır.
 
 
 
 
 
İSLAMDA YAŞAYIŞ FARKLILIKLARINA BAĞLI OLUŞUMLAR(TASAVVUF VE TARİKATLAR)
Tasavvuf:Kur’an ve hadislerde yeralan;insanın ruhi yönüne ve gönül terbiyesine yönelik kuralların değişik yorumlarından oluşan bir ahlak ve düşünce sistemidir.
Yada;Güzel ve iyi bütün huylara sahip olmak,çirkin ve kötü huyların hepsinden uzaklaşmaktır.Kısaca tasavvuf ahlaktır gönül eğitimidir.Tasavvufun amacı olgun mü’min (insan)yetiştirmektir.
Tasavvufun içinde genelde öne çıkan isimlerle bunların insan eğitiminde uyguladıkları yol ve yöntemelere bağlı olarak tarikatlar oluşmuştur.                                                                         TARİKATLAR
Tarikat:Tasavvuf düşüncesini değişik yöntem ve tekniklerle insanlara aktaran kurumlar ve insan topluluklarıdır.Allaha ulaşma yollarıdır.
Tasavvufçulara göre Allah’a ulaşan yollar sayısızdır,yıldızların sayısıncadır.Tasavvufla ilgili bazı kavramlar;
Şeyh:Dini ve ahlaki bakımdan mükemmel olması gereken olgun mümin olmada yardım eden tarikatın yöneticisi sayılan kişi.Ermiş.
Zikir:Olgun mü’min olmada kullanılan yöntemlerden,Allahı sesli yada sessiz ayakta yada oturarak anmak                       
Derviş:Tarikata mensup kişi.     Tekke:tarikatın törenlerinin yapıldığı yer.Edebiyatta meyhane olarakta geçer.(Dergah)
-Tarikatlar hicri 6.y.y.dan(M.S.13.Y.Y.)itibaren ortaya çıkmıştır.Başlangıçta insan eğitiminde yararlı olmuş Mevlana, Yunus Emre Hacı Bektaş Veli bu gelenekle yetişip insanlığa faydalı olmuşlardır.Ayrıca Orta Asyadan gelen dervişler(Horasan Erenleri)Anado
lunun fethinde en önemli unsur olmuştur.Buna ek olarak Ahi teşkilatı ve yeniçeri ocağı da tarikatlara dayalı kurumlardı ve Osman
lı devletinin ilk yıllarında çok etkili ve faydalı  olmuşlardır.
     Ancak Osmanlının son zamanlarında Tarikatlar bozulmaya başlamış,islama ve topluma zarar vermeye başlamıştır.Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi tarafından yasaklanmıştır.Buna rağmen gizli olarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.Böyle olunca ilmi ve idari yönden denetlenmeleri mümkün olmadığından daha da zararlı olmuşlardır.Maddi manevi kazanç peşindeki birçok kimse de ben şeyhim diye ortaya çıkmış tasavvuf ve tarikatı istismar ederek saf iyiniyetli müminleri kandırmış,yoldan çıkarmış ,yanlış bilgiler vererek dine ve dindara zarar vermişlerdir.
Tasavvuf konusunda Dikkat edilmesi gereken konular:
Bir mü’minin Allah rızasına uygun bir hayat yaşayıp cennetlik olabilmesi için bir tarikata girmesi gerekli değildir.Dinini,bilenler-
den sorarak dinleyerek okuyarak öğrenebilir.Daha kolay olsun diyerek b ir tarikata girmek isteyenler,yanlış bir rehberi seçtiklerin
de Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesini unutmamalıdır.Herkesin bilebileceği ve buna göre karşısındaki
ni değerlendirebileceği özellikler şunlardır;doğru bir İslam inancı,eksiksiz ibadet ve güzel ahlaktır.
Bunlara sahip olmayan kimsehavada uçsa karşısındakinin içinden geçenleri bilse bile,şeyh(kurtarıcı) olmak bir yana,mümin olup olmadığı bile şüphelidir.Böyleleri günümüzde çok olduğundan herkesin dikkatli olması gerekir.
Burada anlatılan tarikatlar islama aykırı olmayan,topluma faydalı,Mevlanalar Yunuslar yetiştirerek insanlığa hizmet edenlerdir.                 
    Genel Kültür bilgisi BAZI TARİKATLAR(Anadolu ve Avrupa da yaygın olan)  SINAVDA ÇIKMAYACAKTIR
 Bektaşiye:Kurucusu:Hacı Bektaş-ı Veli.Horasanlıdır,Tarikatı ondan uzun zaman sonra ortaya çıkmış,dolayısıyla onun fikir leri dışında da esasları olmuştur.Zamanla hrıstiyanlık Batınilik karışımı bir akım olmuştur.Anadolu ve Rumelide yaygındır.
Kadiriye:Kurc:Abdulkadir  Geylani.Bağdat civarında yaşadı.İslam dünyasının en tanınmışlarındandır,ünlü eserleri vardır.Ken
disi Şia ya karşı tavır aldığı halde zamanla Kadiriye Şiilikten fikirler almıştır.En yaygın tarikatlardandır.Endonezya dan Fasa
kadar her yerde üyesi vardır.Zikir seslidir.Oturarak ayakta sallanarak zikir yaparlar.
Mevleviye:Kurc:Mevlana Celaleddin Rumi.Belh(Türkistan)de doğup konyada vefat etmiştir.Mesnevi Fih’i ma fih gibi eserleri asırlardır sadece Müslümanların değil bütün insanlığın okuduğu eserlerdir.Tarikatın merkezi Konyadır.Genelde kültürlü çevre
lerde sanatçılar şairler arasında yayılmıştır.Mevlevilikte zikir ayakta dönerek ve müzik eşliğinde yapılır.Dünyaca ünlü sema ayini her yıl aralık ayında Konyada anma törenlerinde tekrar edilmektedir.
Nakşibendiye:Kurc:Bahauddin Nakşibend Buhara civarında yaşadı.Ondan çok önce vefat eden bir ermiş tarafından yetiştirildi
ği kabul edilir.Daha çok Anadoluda yaygındır.Zikir sessiz ve oturarak yapılır.
Rıfaiye:Kurc:Ahmed Rıfai Basra da doğmuştur.Ortadoğu Anadolu ve Rumelide yaygındır.Dikkat çekici yönü mensuplarının;
vücutlarına şiş sokmak ateşle oynamak gibi kerametle ilgili davranışlarıdır.İlk dönemlerinde bunlar yoktu,tasavvufçuların çoğu bunları gösteri olarak kabul edip ilgi duymaz.Rumeli de Bektaşilikle karışmıştır.  
Yeseviye:Kurc:Ahmed Yesevi Türkistanın Yesi şehrinde doğmuştur.Yeseviye tarikatının Türklerin islama girişlerinde katkıları vardır.Orta Asya Azerbeycan ve Anadoluda yayılmıştır.Anadolunun fethinde de önemli etkileri olmuştur..
KAYNAKLAR:Prf.Dr.Mustafa Kara’Tasavvuf ve Tarikatlar tarihi’ Doç Dr.Saim Kılavuz’İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş’
Prf.Dr. Hayrettin Karaman:’Tasavvufla ilgili makalesi Eğitim Bilim dergisi’
Tasavvufçulardan ve İslam alimlerinden birkaç söz;
 Ey insan;çevrendeki insanların çokluğuna bakıp aldanma,çünkü sen yalnızsın yalnız öleceksin,yalnız mezara girecek yalnız dirileceksin ve yaptıklarının hesabını yalnız vereceksin’’ Hasan Basri (h.z.)
‘’Gerçek sevgi iyilikle artmayan ,kötülükle de azalmayan sevgidir’’Yahya bin Muaz
‘Söylemek kolay ,yazmakta kolay,zor olan bir şey varsa o da yaşamaktır(uygulayabilmektir)’’M.Zahit Kotku
‘’Sen anılması güzel bir insan ol;çünkü insan kendi hakkında söylenen güzel sözlerden ibarettir’’Mevlana(h.z.)You be a beautiful word ;for a person consists only of beautiful words about him’’
‘’Bir toplumda namuslu insanlarda en az namussuzlar kadar cesur olmazlarsa o toplum huzur bulamaz’’H.z.Ali
‘(Gerçeği)Aramakla bulamazsın ama bulanlar, yalnızca arayanlardır’’Mevlana (H.z.)
Başkalarının kusurlarını görmede gece gibi,kendi kusurlarını görmede gündüz gibi ol’’Mevlana (H.z.)
‘Gel ne olursan ol yine gel!Kafir,Mecusi olsanda yine gel!Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir!100 kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!
 
 
 
MEZHEBLER
1. Mezhepler nasil ve ne zaman dogmustur?
Peygamberimiz (S.A.V.) hayatta iken herhangi bir mezhebe ve müctehide ihtiyaç duyulmuyordu. Çünkü peygamberimiz dogrudan meseleleri ve ilgili hükümleri asil kaynagindan, yani VAHY'den aliyordu. Dünya islerinde Peygamberimizin (S.A.V.) bazen kendi görüsünü ortaya koydugu vakidir. Yani bazi hususlarda kendileri içtihad ederlerdi. Ancak dini konularda buna gerek duyulmaz, Cebrail'in vahiy indirmesi beklenirdi.
Ashab devrinde de içtihada gerek görülmedigi gibi, mezheblere lüzum hissedilmemistir. Ashab'dan biri karsisina çikan bir mesele hakkinda kendinde bir çözüm bulamadiginda, onu arkadaslarina sorar, dogruyu ögrenip öylece cevap verir veya meseleyi çözerdi. Ancak Ashab-i Kiram fethedilen Islam ülkelerine dagilip her biri gittigi ülkede Islami yayarken ancak kendi bildiklerini ögretebildi. Zamanla Islam Devletinin sinirlari genislemis, ashab azalmis ve yeni yeni meseleler ortaya çikmis, böylece farkli görüsler ortaya çikmaya baslamistir.
Tabii'nin devrine gelindiginde ise meselenin önemi kavranmis ve ümmeti dinin kaynaginda birlestirip Vahdet'i saglamak için Peygamberimiz (S.A.V.)'in hadislerini toplama, tasnif, tahlil, birbirleriyle ve Kur'an ile karsilastirmak süretiyle hüküm çikarma çalismalarina girisilmistir.
Iste atilan bu ilk adimla birlikte ilim adamlari kollarini sivayarak ise koyulmustur. Ancak kendine güvenen ilim adamlari bu ise koyulurken "biz bir mezhep kuruyoruz, siz de bize uyacaksiniz" diye bir fikir, bir öneri ortaya atmak söyle dursun böyle birsey hatirlarindan bile geçmemistir. Su da unutulmamalidir ki, mezhepler arasindaki görüs ayriliklari teferruat meselelerde olup, dinin zaruri hükümlerinde ve te'vili mümkün olmayan "muhkemat"ta bütün hak mezheb alimleri ittifak içindedirler.
Mezhepler arasindaki farkliligin sebepleri nelerdir?

Sadece fer-i meselelerde olan farkliligin bazi sebeplerini su sekilde siralamak mümkündür:

A. Ayetlerden kaynaklanan farkliliklar:
  • Bazi ayetlerde kelimelerin mecazi veya hakiki manada kullanilip kullanilmadiginin farkli anlasilmasi
  • Bir kelimenin birden fazla manaya gelmesi
  • Ayette bir tahsisin olmamasi. Yani yapilacak ise bir sinirlamanin getirilmemesi
  • Emir ve nehiy ifadelerinin gerçek manada kullanilip kullanilmadigi hususu
  • Ayetlerdeki meselelerin net bir sekilde ortaya konmamasinin hikmeti kullarin akillarini kullanmaya tesvik için olabilecegi gibi Rabbimizin kullarina karsi kesin ve zorlayici bir çizgi çizmek yerine biraz esneklik birakmak suretiyle rahmet ve merhametli olusu da olabilir.


B. Hadislerden kaynaklanan farkliliklar:
  • Lügatten kaynaklanan farkli anlayislar. Arapça'nin çok ince bir lisan olmasi hasebiyle bir kelimenin bir harekesi manayi degistirir. Bir hadis birkaç okuyus sekliyle rivayet edildiginde imamlarin bunlardan birini tercih etmesi farka yol açar.
  • Mana ile rivayet caiz oldugu için bazi hadisler tami tamina Peygamberimizin agzindan çiktigi sekliyle degil de mana ile rivayet edilmistir. Ancak ravilerin ayni manaya geldigi düsüncesiyle önem vermedigi bir kelime bazan ayni hadisten farkli hükümlerin çikmasina sebep olmustur.
  • Imamlarin hadisleri anlamada birbirinden farkli olmasi. Bu, ya hadisin çok manaya gelmesinden ya da imamlarin anlayis seviyesinin farkliligindan kaynaklanir.
  • Ayni meselede farkli iki hadisin bulunmasi ve imamlarin bunlari degerlendirerek bir hüküm çikarmasi
  • Imamlarin hadis bilgisinin farkli farkli olusu
  • Peygamberimizin davranislarinin farkli anlasilmasi
  • Hadiste kastedilen mananin anlasilmamasi
  • Hadisin sahihligini tesbitteki metotlarin farkli olusu ve zayif hadisle amel edilip edilemeyecegi konusundaki görüs ayriliklari
  • Bunlarin yaninda örf ve adetin fetvalarin verilisindeki tesiri, sahabe sözlerine itibar edip etmeme ve degi$ik fetva metodlari farkli görüslerin olusmasina neden olmustur.
 
IMAM-I AZAM EBU HANIFE
(80/150 - 700/767)
Imam Âzam (büyük Imam) lâkabiyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meshur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fikihta Hanefi mezhebinin imami.
Ebû Hanife, Kûfe'de hicrî 80 yilinda dogdu. Numân ve ailesinin Arap olmadigi kesindir; onun Farisi veya Türk oldugu seklinde degisik görüsler vardir. Dedesi Zûta, Teym b. Sa'lebeogullari kabilesinin âzatlisi olup, Hz. Ali zamaninda Kâbil'den Kûfe'ye gelerek; orada yerlesti. Zûta'nin oglu Sâbit de Kûfe'de ipek ve yün kumas ticaretiyle ugrasti. Islâm'in hâkim oldugu bir ortamda yetisen Numân b. Sâbit küçük yasta Kur'ân-i Kerîm'i hifzetti. Kirâati, yedi kurrâdan biri olarak taninan Imam Âsim'dan aldigi rivâyet edilir (Ibn Hacer Heytemî, Hayratu'l Hisan, 265) Numân gençligini ticaretle geçirdikten sonra Imam Sa'bî (20/104)'nin tavsiye ve destegiyle ögrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, siir ögrendi. Yetistigi Kûfe sehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düsüncenin, itikâdi firkalarin bulundugu, itikadla ilgili atesli tartismalarin yapildigi rey ehlinin yerlestigi bir sehirdi. Dindar bir ailede yetisen Ebû Hanife'nin de bu itikâdi tartismalara zaman zaman katildigi kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Sa'bî'nin kendisini ilme tesvikini söyle anlatmaktadir: "Günün birinde Sa'bî'nin yanindan geçiyordum. Beni çagirdi ve bana, 'Nereye devam ediyorsun?' dedi. Ben de, 'Çarsi pazara' dedim. O, 'Maksadim o degil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?' dedi. Ben, 'Hiçbirinin' diye cevap verince Sa'bî, 'Ilmi ve ulemâ ile görüsmeyi sakin ihmal etme. Ben senin uyanik ve aktif bir genç oldugunu görüyorum' dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yapti. Ticareti biraktim, ilim yolunu tuttum. Allah'in inâyetiyle Sa'bî'nin sözünün bana çok faydasi oldu." Kendisinin de belirttigi gibi Sa'bî'nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktasi olmustur. Bundan böyle ticaret isini ortagi Hafs b. Abdurrahman'a devredecek, ara-sira dükkânina ugrayacak, asil isi ilim meclislerine devam etmek olacaktir. O zaman Numan henüz yirmiiki yasindadir (Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioglu. Istanbul 1970. 43).
Ebû Hanife'nin yasadigi yer ve çagda itikâdi firkalar çogalmis, bir sürü sapik firkalar ortaya çikmis, Emevi hükümdarlarinin Ehl-i Beyt'e zulmü devam etmistir. Mantigi çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir firkaya baglanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartismak (cedel) için sik sik Basra'ya gitti, ancak kelâm ve cedel'in din disi oldugunu görerek fikh'a yöneldi. "Arkadasini tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düser" diyordu (Hatib el-Bagdâdî, Târihu Bagdâd, XIII, 333). Kendisi bunu söyle anlatir: "Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konulari bizden iyi anladilar. Aralarinda sert münâkasa ve mücâdele olmadi ve onlar fikih meclisleri ile halki fikha tesvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayinca ben de münakâsa, cedel ve kelâmi biraktim; selefin yoluna döndüm. Kelâmcilarin selefin yolunda olmadigini; cedelcilerin kalpleri kati, ruhlari kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarini gördüm" (Ibnü'l Bezzâzi, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111).
Numân, babasiyla onalti yasinda hacca gittiginde ortada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah Ibn Ömer ile tanisarak onlardan hadis dinledigi, rivâyet edilir (Abnü'l Esir, Üsdü'l-Gâbe, III, 133). Kendisi, tâbiînden sayilir ve etbau 't-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliginde çaginin bütün düsünce akimlarini izledigi, ihtilâflari çok iyi tesbit ettigi zikredilmektedir (Sa'râni, Tabakatü'l-Kübrâ, I, 52-53). Fikihta karar kilip selefin yolunu izlemeye basladiktan sonra gelenege uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yil Irak'in büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)'in derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yillik ögrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmis kadar fetvasinin kirkinin Hammâd tarafindan tasvib edildigi ve yirmisinin düzeltildigini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sirada varolan su dört fikhi ögrendi: Istinbat, Hz. Ömer fikhi, Abdullah b. Mes'ud fikhi, Abdullah b. Abbâs fikhi. Birincisi ser'i hakikatleri arastirip ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur'ân ilmine dayanan okuldu (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Sener, II, i32).
Hocasi Hammâd b. Ebî Süleyman, Ibrahim en-Nehaî ve Sa'bî gibi iki büyük âlimden fikih okudu. Abdullah b. Mes'ud ve Hz. Ali'nin fikhina sahip Kadi Sureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda'in fikhindan faydalandi. Ebû Hanife'nin fikhinda daha ziyâde Ibrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, "Hanefi fikhinin kaynagi, Ibrahim Nehaî'nin kavilleridir" der (Sah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah'il Bâliga, i, 146). Ayrica Ebû Hanife, "istihsan" kullanmada tartisilmaz bir ilim elde etmistir. Onun tâcir olarak halkin günlük hayatiyla iç içe olusu ve sik sik ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düsünce alisverisinde bulunmasi, bu alanda sayginligina sebep olmustur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüsmüs, ilmî sohbetlerde bulunmus, onlardan hadis dinlemistir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfi, Abdurrahman b. Hürmüz el-A'rec, Ikrime, Nâfi', Katâde bunlardan bazilaridir (Zehebî, Menâkibu'l-Imâm Ebi Hanife ve Sahiheyni Ebi Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Misir). Kendisi söyle der: "Hz. Ömer'in fikhini, Hz. Ali'nin fikhini, Abdullah b. Mes'ud'un ve Abdullah Ibn Abbâs'in fikhini onlarin ashâbindan aldim" (M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44).
Ebû Hanife ilimle ugrasirken ticareti de bütünüyle birakmadi. Bu, onun helâl rizik kazanmasini sagladigi gibi, ticarî kazancini ve talebelerinin ihtiyaçlarinin karsilanmasini, bagimsiz bir ilim meclisi kurmasini da sagladi. Ebû Yûsuf'un parasinin bittigini söylemesine ihtiyaç birakmadan o Ebû Yusuf'u murâkabe eder, yardimda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini saglardi (Zehebî, a.g.e, 39). Birçoklari ticarette Ebû Hanife'yi Ebû Bekir'e benzetirdi; çünkü o bir mali satin alirken, sattigi zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü mali üste, iyisini alta koyardi, muhtaç saticiyi sömürmezdi. Bir defasinda bir kadin, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatini sordu. Kadin yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, degerinin yüz dirhemden fazla ettigini söyledi. Kadin yüzer yüzer artirarak dört yüze çiktiginda Ebû Hanife, daha fazla edecegini söyleyince kadin, "Benimle egleniyor musun?" demisti. Ebû Hanife de, "Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim" dedi. Adam çagrildi ve fiyati takdir etti: Ebu Hanife o mali bes yüz dirheme satin aldi. Bu olay o zamandan beri halk arasinda günümüze kadar anlatilarak, ticarette dürüstlüge dâir bir darb-i mesel haline gelmistir.
Ebû Hanife vakar sahibi bir insandi. Tefekkürü çok, konusmasi az, Allah'in hudûdunu olabildigince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasiz ve bos sözlerden hoslanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fikhi sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve saglam bir akîde esasi çikararak doktrinini meydana getirmistir. Ebû Hanife'nin binlerce talebesi olmus, bunlarin kirk kadari müctehid mertebesine ulasmistir (el-Kerderî, Menâkibu'l-Imâm Ebû Hanife, II, 2i8). Müctehid ögrencilerinden en meshurlari Ebû Yusuf (i58), Muhammed b. Hasan es-Seybânî (i89) Dâvûd et-Tâ; (i65), Esed b. Amr (i90), Hasan b. Ziyâd (204), Kasim b. Maan (i75), Ali b. Mushir (i68), Hibban b. Ali (i7i)'dir. Ebû Hanife'nin fikih okulu, talebelerine verdigi dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdigi fetvâlardan meydana gelmistir. Ders verme usûlü eski filozoflarin diyalektik akademi derslerini andirmaktadir. Bir mesele ortaya atilir; bu, talebeleri tarafindan tartisilir ve herkes görüsünü söyler; en son olarak Imam, delil ve istinbat ile bir karara ulasilmasini saglar ve karari delillerden ayirarak veciz cümleler halinde yazdirirdi. Bu sözleri en yakin müctehid talebeleri tarafindan sonradan mezhebin fikih kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istisâre, bir diyalog merkezi, bir hür düsünce okulu idi. Ebû Hanife'nin halkin sevgi ve saygisini kazanmasinda; fetvâlarinin her yerde hakli olarak tutulmasinda; ilmi, ihtilaflardan arindirip halka selefin yaptigi gibi bilgi aktarmasi, fitnelere bulasmamasi ve takvasi etkili olmustur. Onun talebelerine verdigi ögütlerde, ilimde hür düsünce ve arastirmanin yollarinin tutulmasi, câhil ve mutaassiplardan uzak durulmasi gibi önemli kayitlar vardir: "Halka yaklas, fâsiklardan uzaklas. Insanliginda kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüsünü sorana bilinen görüsü tekrarla ve sonra o meselede su veya bu sekilde baska görüsler de bulundugunu zikret. Halka yumusak davran, bikkinlik gösterme, onlardan biriymissin gibi davran." Ebû Hanife kimseye "benim görüsüm en dogrudur" demedi; hattâ, kendisinin de bir görüsü oldugunu ama daha iyi bir görüs getirene uyacagini söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her isittigini yazmamalarini, çünkü yarin görüsünü degistirebilecegini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamistir. Aktif bir sekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katildi. Hayatinin bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karsiydi. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarligi belirliyordu. Ehl-i beyt'e büyük muhabbeti vardi. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt'i gözeteceklerini söylemislerdi. Ancak onlarin iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt'e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karsi çikti. Derslerinde firsat buldukça iktidari tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden süphelenilmis, onu kendi taraflarina çekmek, halk nezdindeki itibarindan yararlanmak için kendisine kadilik görevini teklif etmislerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmis ve bu sebepten dolayi iskenceye ugramis, hapsedilmistir (Ibnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Târih, V, 559). Imam, takvâsi, firâseti, ilmî dürüstlügü ve görüslerini iktidara karsi kullanmasi ile halkin büyük sevgisini kazandi. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyusmadi, uzlasmadi. Ticaretten kazandigi helâl rizikla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali'nin imamligina zimnen bey'at etmisti. Hz. Ali'nin torunlari, kendisi gibi birer birer isyan edip sehid edilirken Imam Zeyd için Ebû Hanife söyle diyordu: "Zeyd'in bu çikisi -Hisâm b. Abdülmelik'e isyani- Rasûlullah'in Bedir günündeki çikisina benziyor. " Ebû Hanîfe'nin ehl-i beyt imamlari ile olan birlikteligi, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karsi tavri dikkat çekici bir tavirdir. i45 yilinda Hz. Ali (r.a.)'in torunlarindan Muhammed en-Nefsü'z Zekiye ile kardesi Ibrahim'in Abbâsilere isyan etmeleri ve sehîd olmalari karsisinda Ebû Hanife Irak'ta, Imam Mâlik Medine'de açikça iktidari telkin etmisler, bu yüzden ikisi de kirbaçlatilmis, iskence görmüs ve hapsedilmislerdir. Ebû Hanife alenen halki ehl-i beyt'e yardima çagirdigi için hapsedildi ve her gün kirbaçlatildi. Bunun sonucunda yetmis yasinda sehidler gibi öldü. Zehirletildigi de rivâyet edilir (en-Nemeri, el-Intika, 170). Bagdat'ta, Hayruzan mezarligina defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazir bulundu.
Ölümünden sonra ders halkasini Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtindan sonra fetvâlari yazilip, doktrini sistemlestirildi. Hanefilik kanun ve asillariyla Islâm dünyasinin dört bucagina yayilmistir. Mezhebi sistematik hale getiren, Imam Muhammed es-Seybânî'dir. el-Asl, el-Câmi'ü's Sagir, el-Câmi'ü'l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü'l-Kebû'i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek "Zâhirü'r Rivâye" veya "Mesâilü'l-Usûl" adiyla mezhebin ana kaynaklari sayilmistir (Bk. Hanefi mezhebi). Talebelerinin toparladigi "el-Fikhu'l Ekber", kesin olarak Imam Âzam'a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabidir (Imam Fahrü'l Islâm Pezdevî, Usûlü'l-Fikh, I, 8; Ibnü'n-Nedîm, Kitâbü'l-Fihrist, I, 204). Ayrica el-Fikhü'l Ebsât, Kitâbü'l Alim ve'l Müteallim, Kitâbü'r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü'n Numâniye, Marifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-Imam Ebî Hanife adli eserler de imamdan rivâyet edilmistir. Bunlarin yanisira kaynak ve arastirmalarda nüshalari bulunamayan baska eserlerden de söz edilmistir.
Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle ugrasmis ve birtakim tartismalara katilmis olmasina ragmen cedelcilerin iddiali üslûbundan uzak kalmistir. Ictihadlarini degerlendirirken kendisi söyle demistir: "Bu bizim reyimizle vardigimiz bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye 'bunu kabul etmeniz gerekir' demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz" (Zehebî, a.g.e., 2i). Kendisine tâbi olacak kimselere de su tavsiye ve ikazda bulunmustur: "Nereden söyledigimizi (verdigimiz hükmün delil ve kaynagini) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz." O, bir tek kisi ya da mezhebin Islâm'i kusatmasinin mümkün olmadigini biliyordu. Ne Ebû Hanife ne baska bir Imam, kendi ictihadi hakkinda böyle bir iddiada bulunmustur. Onlar hep sahih sünnetin asil oldugunu, sahih sünnet ile sözleri çatistigi takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektigini ögrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmislerdir.
Mezhepleri günümüze kâdar varligini sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasinda ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmustur. Irak'ta dogan bu mezhep hemen hemen bütün Islâm dünyasinda yayildi. Abbâsiler döneminde kadilarin çogu Hanefi idi. Selçuklularin, Harzemsahlarin mezhebi de Hanefilik idi. Osmanli döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmustur (Izmirli Ismail Hakki, Yeni Ilm-i Kelâm, Ankara 1981, 127).
Ebû Hanife yetmis yillik ömrünü fetvâ vermek, ders halkasinda talebe yetistirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, Islâm âleminin yetistirdigi büyük müctehidlerden biridir. Elli bes defa hacca gittigi nakledilir (Izmirli, I. Hakki, a.g.e. 127). Bu duruma göre o her sene hac yapmistir.
Imâm-i Âzam usûlünü söyle açiklamistir: "Rasûlullah (s.a.s.)'den gelen bas üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan baskalarina ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlariyiz."
"Allah'in kitabindakini alir kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'in güvenilir, âlimlerce mâlum ve meshur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbindan diledigim kimsenin re'yini alirim... Fakat is Ibrâhim, Sâ'bi, el-Hasen, Atâ... gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkib, I, 74-78; Zehebî, Menâkib, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü'l-fikh, II, i6i; A. Emin, Duha'l Islâm, II, i85 vd).
Imam Muhammed de "Ilim dört türdür: Allah'in kitabinda olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)'in saglam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah'in ashâbinin icmâ'i ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet Islâm fukahâsinin çogu tarafindan sahih ve güzel oldugu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir" (Ibn Abdilber, el-Câmi', II, 26) demistir.
Ebû Hanife'ye hadis konusunda bir kisim tenkidler yapilagelmistir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayiftir (Ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, VI, 368); Re'yi ile sahih hadisleri reddeder (M. Zâhidü'l-Kevserî, Te'nib, 82 vd.); Onun nezdinde sahih olan hadis sayisi onyedi veya elli civarindadir (Ibn Haldûn, Mukaddime, 388,) seklinde özetlenebilir.
Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meshur muhaddisler kadar mütehassis degilse de, "ictihad sûrâsi"nda bu konuda kendisine yardimci olan hadis hâfizlari vardir (M. Zâhidü'l Kevserî, a.g.e., 152). Ictihadinda, bizzat üstadlarindan ögrendigi dörtbin kadar hadis kullanmistir (Mekkî, Menâkib, II, 96). Bazi hadisleri Hz. Peygamber'e ait olusunda süphe bulundugu, baska bir deyisle hadisin sihhatini tesbit için ileri sürdügü sartlara uymadigi için reddetmistir (Ibn Teymiyye, Raf'u'l-Melâm, 87 vd.). Yoksa Ebû-Hanife, degil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayif hadisleri dahi kiyasa tercih ederek tatbik eylemistir. (Ibn Hazm. el-Ihkâm. 929).
Diger taraftan, Kiyas yüzünden Ebû-Hanife'ye tenkit yöneltenler haksizlik etmistir. Çünkü sahâbeden beri kiyas tatbik edilmis ve diger imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmislardir. Ebû Hanife: i-Kiyasi kâidelestirmis, 2- Sik kullanmis, 3- Henüz vuku bulmamis hâdiselere de tatbik etmistir. (ibn Abdilber, a.g.e., II, 148; Ibnu'l-Kayyim, Ilâmü'l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, i87).
Yine, "Istihsan" metodu basta Sâfii olmak üzere birçok âlim tarafindan agir bir sekilde mahkum edilmis ve bazi kimseler tarafindan da yalniz Ebû Hanife'ye nisbet edilmistir. Halbuki mesele mukayeseli bir sekilde incelendiginde istihsani reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânin çok farkli oldugu görülecektir.
Imam Sâfii'ye göre Istihsan; "Bir kimsenin keyfine göre bir seyi begenmesi, güzel bulmasidir." Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu isi yapar. Eger benzerine aldirmadan bir deger biçerse, tutarsiz ve haksiz bir is yapmis olur. Allah'in helâl ve harami ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kiyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur (er-Risâle, 507-508). Istihsan ile hükmeden, Allah'in emir ve nehiyleriyle bunlarin benzerlerini terketmis, kafasina estigi gibi davranmis olur (el-Umm, VII, 267-272).
Ibn Hazm'da Istihsan, nefsin arzuladigi, begendigi sekilde hükmetmektir (el-Ihkâm, 42). "Bu bâtildir, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana degisir" (Ibtâlu'l-Kiyas, 5-6) demistir.
Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kiyas gibi mûteber delillerden birine degil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife'nin istihsani nasil anladigina dâir sarih bir ifade nakledilmemisse de, onun benimsedigi hüküm ve ictihad usûlünün, yukarida zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadigi sâbittir. Kaldi ki onun istihsana göre verdigi hükümlere dayanarak mensuplarinin ortaya koydugu istihsan tarifleri yukaridakilerden tamamen ayridir (Hayreddin Karaman, Islâm Hukukunda Ictihad, s.137).
Istihsanin iki anlami vardir:
i- Ictihad ve re'yimize birakilmis miktarlarin tayin ve takdirinde re'yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karsilik kesilecek hayvanin takdirlerinde oldugu gibi.
2- Kiyasi bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayirarak genis izah ve misaller veriyor ki bunlardan çikan neticeye göre istihsanin ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli baska bir kiyas sebebiyle kiyasi terketmekten ibaret oluyor.
Bu anlamiyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalniz Ebû Hanife'ye mahsus bulunmaktan çikmis oluyor. Imam Sâfii, istihsan lâfzini birinci mânâda kullanmistir (el-Mekkî, Menâkib, I, 95). Imam Mâlik, "Istihsan ilmin onda dokuzudur" demis ve ictihadinda buna genis bir yer vermistir (Amidî, el-Ihkâm, 242; el-Mekkî, Menâkib, I, 95 vd.).
Imam Ebû Hanife'nin ictihâdindan bazi örnekler:
1- Ebû Hanife'ye, Evzâi soruyor:
-Namazda rükûa giderken ve dogrulurken niçin ellerinizi kaldirmiyorsunuz?
-Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)'den bunu yaptigina dâir sahih bir rivâyet gelmemistir.
-Haber nasil sahih olmaz? Bana Zühfi, Sâlim'den, o babasindan, "Rasûlullah (s.a.s.)'in namaza baslarken, rükûa varirken ve dogrulurken ellerini kaldirdigini" haber verdi.
-Bana da Hammâd, Ibrâhim'den, o Alkame ve el-Esved'den, bunlar da Abdullah b. Mes'ud'dan, "Rasûlullah'in yalniz namaza baslarken ellerini kaldirdigini, bir daha da kaldirmadigini" haber verdi.
-Ben sana Zührî, Sâlim, babasi yoluyla Hz. Peygamber'den haber veriyorum, sen ise bana, Hammâd ve Ibrâhim haber verdi diyorsun?
-Hammâd b. Ebî Süleyman, Zührî'den, Ibrâhim de Sâlim'den daha fakihtir. Ibn Ömer'in sahâbî olusu ayri bir fazîlettir, ancak fikihta Alkame ondan geri degildir. el-Esved'in birçok meziyetleri vardir. Abdullah'a gelince; o Abdullah'tir!
Bu cevap üzerine Evzâî, susmayi tercih etmistir (Karaman, a.g.e., 138-139).
Bu istinbâtinda Ebû-Hanife, hadise dayanmis, fakat üstadlari oldugu için râvilerini daha yakindan tanidigi bir hadisi digerlerine tercih etmistir.
2- Bir kimse digerine kâri ortak olmak üzere satmasi için bir elbise veya ayni sartla yapip kiraya vermesi için bir ev teslim etmek suretiyle bir "mudârebe akdi" yapsa bu akid Ebû Hanife'ye göre fâsittir. Çünkü sözkonusu akidde meçhul bir bedel karsiliginda bir adam kiralanmis oluyor. Imam-i Âzam'a göre bu bir ortaklik akdi degil isticâr (kira) akdidir ve sartlarina uygun olmadigi için fâsidtir (Ebû Yusuf, Ihtilâfu Ebî Hanîfe ve Ibn Ebî Leylâ, 30; es-Serahsi, el-Mebsût, XXII, 35 vd.).
Ayni akid, "müzâraa" akdine benzetilerek, Ibn Ebî Leylâ tarafindan câiz görülmüstür.
Bu kiyas ictihâdinda iki müctehid, makisûn aleyhleri farkli oldugu için iki ayri hükme varmislardir.
3- Keza bir kimse, digerine mahsulün yarisi, üçte yahut dörtte biri kendisinin olmak üzere arazisini veya hurmaligini teslim etse yani müzâraa veya muamele akdi yapsa, Ebû Hanife'ye göre bu akidler bâtildir. Çünkü arazinin sahibi adami meçhul bir ücret karsiliginda kiralamistir. Ebû Yusuf'un rivâyetine göre Imam söyle derdi: "Tarla veya bahçeden hiçbir sey çikmazsa bu adam bosa çalismis olmayacak mi?" Ebû Yusuf ve Ibn Ebî Leylâ ise sahâbe görüslerine dayanarak ve mudârabe akdine kiyas ederek bu islemi câiz görmüslerdir (Ebû Yusuf, a.g.e., 4i-42).
4- Yahudi ve hristiyanlar gibi farkli din sâliki gayr-i müslimlerin birinin digerine sâhid veya vâris olmasi, Ebû Hanife'ye göre câizdir; "çünkü bütün kâfirler tek bir millet gibidir". Halbuki Ibn Ebî Leylâ, onlarin iki ayri din sâliki iki ayri millet olduklarini kabul ederek birinin digerine sâhit ve vâris olmasini câiz görmemistir (Ebû Yusuf, a.g.e., 73).
Imam-i Azam'in fikih tedvinindeki öncülügü
Islâm ilimlerinde fikhin konularinin düzenli olarak belirlenmesiyle bunlarin kitap, bâb, fasillara ayrilarak yazilmasi Islâm hukukunda çok önemli bir dönüm noktasidir. Imam Muhammed es-Seybânî'nin telifiyle ortaya çikan bu düzenli metinler (asl), vahyî hükümlerle dinî-dünyevî hayati ince ayrintilariyla içine alan besyüzbin meseleyi hükme baglamistir. Bunlar yazili küllî fikih kâideleri olarak Islâm kültür ve hukukunun vazgeçilmez kaynaklari olmus, yüzyillarca serhleri yapilmistir. Çagdaslarinin Ebû Hanife'yi asiri rey taraftarligi ile suçlamalari bile daha sonralari onun görüslerinin baska kavramlar adi altinda kabulünü engellememistir. Ebû Hanife'nin bir diger özelligi, kendisinden öncekilerin nakillerinin yarisini bütün meseleleri yeni bastan edille-i ser'iyye kaynaklarindan çikarmasidir. Islâm'in esaslarina uymayan "haber-i vâhid"leri reddeder. Ashabin görüsünü birçok müsnedden tercih eder. Tâbiinin görüsünü almak yerine kendi reyini koydu, çünkü o da tâbiîndendi. Ebû Hanife, hilâfet i32 yilinda Abbâsilere geçinceye kadar Irak'tan Hicâz'a gitti; orada Mâlik b. Enes (i79) ve Sufyân b. Uyeyne gibi ileri gelen imamlarla görüstü; hacca gelen çesitli merkezlerin âlimleriyle irtibat kurdu, i36 yilinda Abbâsi yöneticisi Ebû Câfer el-Mansur'un basa geçmesiyle Kûfe'ye döndü. Ama onu da tasvip etmedi; ehl-i beyt lehine fetvâ verdi (M. Zemahserî, el-Kessâf, ii, 232). Çagdasi Imam Câfer el-Sâdik ile mütâbakati vardir. Iki yil onun meclisinde bulunmus ve, "bu ikiyil olmasa Numân helâk olurdu" demistir. Hicrî i50 yilinda vefât ettiginde yakinlarina, "Halifenin gasbettigi hiçbir yere gömülmemesini" vasiyet etmistir.
Imâm-i Azam bazi rivâyetlere göre iskence edilirken, zehirlenerek öldürülmüstür. Dâvûd b. el-Vâsitî'nin nakline göre her gün hapiste ona baskadi olmasi teklifi yapilir, o her defasinda reddeder, böylece sonunda yemegine zehir katilarak sehid edilir. Ibn el-Bezzâzi de Ebû Hanife'nin hapisten çikip evine döndügünü, ancak devletin onu halkla temastan engelledigini ve evinde gözetim altinda tutuldugunu zikreder (el-Bezzâzi, Menâkibu'l-Imâmi'l-A'zam, II, i5). Ebû Hanife'nin cenaze namazinda ellibin kisi bulunmus, hattâ halife Ebû Mansur'un da namaza katildigi söylenmistir.
Çagdaslari içinde degisik okullara mensup Mâlik, Evzâî, Abdullah b. Mübârek, Ibn Cüreyh, Câ'fer-i Sadik, Vâsil b. Atâ vs. büyük imamlar bulunan Imâm-i Âzam ile büyük Imam Muhammed Bâkir arasinda geçen söyle bir olay anlatilir: Muhammed Bâkir, Ebû Hanife'ye, "Dedemin yolunu ve hadislerini kiyasla degistiren sen misin?" diye sormus; Ebû Hanife, "Sen, sana lâyik olan bir sekilde yerine otur. Ben de bana lâyik olan sekilde yerime oturayim. Dedeniz Muhammed (s.a.s.)'e hayatinda sahâbîleri nasil saygi duyuyorlarsa ayni sekilde ben de size saygi besliyorum. Simdi sen bana kadinin mi erkegin mi zayif oldugunu; kadinin mirasta erkege nisbetle hissesini; namazin mi orucun mu efdal oldugunu, idrarin mi meninin mi pis oldugunu söyler misin? " diye sormus. Imam Bâkir da kadinin mirasta iki hissesi oldugunu; erkekten zayif oldugunu; namazin oruçtan efdal ve idrarin meniden pis oldugunu söyledi. Ebû Hanife ona, "Kiyas yapsaydim kadin erkekten zayiftir diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapildiktan sonra gusledilmesini, meni çiktiktan sonra sadece abdest alinmasini söylerdim. Kiyasla dedenizin dinini degistirmekten Allah'a siginirim" (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, II, 66-67).
Ebû Hanife, meseleleri olmus gibi farzederek takdîrî fikih hükümleri ortaya koymus, örfü ve istihsani sik sik kullanmis, ticârî akidlerdeki ictihadlarinda ilk defa ortaya hükümler çikarmistir. Onun en önemli özelliklerinden birisi, sahsi hak ve hürriyetleri savunmasidir. Âkil bir insanin sahsi tasarruflarina hiç kimsenin müdâhale edemeyecegini savunarak fikihta büyük bir reform yapmistir. Âkile ve bâlige bir kizin/kadinin evlenme hususunda velâyetinin kendisine ait oldugunu savunurken babasi dahi olsa, hiç kimsenin sahsi velâyet hakkina müdâhalede bulunamayacagini söylemistir. Kezâ, bunak, sefih ve borçlunun hacredilmesini reddeder. Çogu görüslerinde ve bu hürriyet bahsinde o görüsünü yalniz basina cumhura karsi -hatta Ebû Yusuf da ona muhâlefet eder-durmaktadir. Ona göre velâyet, hürriyeti kisitlar ve zedeler. Genç erkegin nasil hür velâyeti varsa, genç kizin da olmasi gerekir. Maslahat disinda bu mutlâka sarttir. Yine Ebû Hanîfe, mülkiyet ile hürriyeti birbirine baglamis, insanin mülkündeki tasarruf hürriyetini sonuna kadar savunmus ve mahkemenin bu hürriyete müdâhalesinin onu kayit altina almasinin karsisinda yer almistir. Insanin kendi mülkî tasarrufu eger baskasina zarar verici olursa, o zaman bu meselede suurlu bir dinî vicdana basvurur. Çünkü bu gibi meselelerde mahkeme müdâhalesi daha fazla düsmanlik ve çekisme, dinî duygularin zayiflamasina, hattâ fitne ve zulme yol açar. Insanin dinî duygusu zayifladiktan sonra bunu hiçbir sey telâfi edemez, kalp katilasir, dinden uzaklasilir, bugzetme ve düsmanlik yayginlasir, tecâvüz ve çekismeler artar, iyilikler kaybolur, kötülükler ortaya çikar. Iste kisaca, Ebû Hanîfe yöneticilerin zorbaligina karsi kisisel özgürlükleri savunurken, ayni zamanda dinin sivil gelisim tarzini da ilk defa böyle sistemli bir fikihla ortaya koymustur.
Ebû Hanife'nin bir baska önemli görüsü, Dârü'l-Harb'e izinli giren bir müslümanin fâiz almasini câiz görmesidir. Çünkü ona göre orada Islâmî hükümler tatbik edilmediginden, müslümanin düsman rizasiyla onlarin mallarini almasi câizdir. Evzâî bu konuda karsi çikarak, fâizin her yerde her zaman haram oldugunu söylemis, kâfirlerin mal ve canlarinin müslümanlar için haram oldugunu istihrac etmistir. Ebû Yusuf ile Imam Sâfii ve Cumhur da Ebû Hanife'nin bu görüsüne katilmazlar. Ebû Hanife'nin temel ilkesi, zarûretin yasak seyleri mübah kilmasi ilkesidir. Zarûret bulununca özel ve istisnâî hallere gerek vardir. Bu bakimdan o bir çok meselede kolaylik getirmistir. Onun Dârü'l-Islâm'in Darü'l-Harb'e dönüsmesi için getirdigi sartlar da Cumhurun görüsünden farklidir. O, düsman istilasi ile birlikte ayrica Dârü'l-Harb'in sirk ahkâmini uygulamasi, baska bir Dârü'l-Harb'e bitisik olmasi, o devlette emniyet içinde olan bir müslüman veya zimmî kalmis olmasi halinde oranin Dârü'l-Harb olmadigini söylemektedir. Cumhur ve Ebû Yusuf ile Imam Muhammed ise, sadece orada küfür ahkâminin uygulanmasini yeterli görmüslerdir (Bk. Dârü'l-islâm, Darü'l-Harb.).
Vakif konusunda da Ebû Hanife, mâlikin mülkünde hiçbir kayitla mukayyed olmadigini savunurken, mâlikin kendisinin yaptigi vakifta ne kendisi ne mirasçilari hakkinda lâzim bir vâkif olmamakta, vakif âriyet hükmünde olmaktadir. Yani vâkif, âriyetin câiz oldugu kadar câizdir. Rakabesi vâkfin mülkü hükmünde kalmakla beraber geliri ve hasilati vâkif cihetine sarfolunur. Vâkif, sagliginda vâkiftan dönerse kerahatle beraber bu câizdir. Ebû Hanife bu konuda, Ibn Abbâs'tan rivâyet edilen hadislere göre hüküm vermistir. O söyle demistir: "Nisâ sûresi nâzil olup da orada miras hükümleri bildirildikten sonra Rasûlullah'i söyle derken isittim: "Allah'in ferâizinden hapis etmek yoktur. " Yani mirasçilar mirastan mahrum edilemezler, buyurmustur. Yine Hz. Ömer demistir ki: "Eger bu vâkfimi Hz. Peygamber'e anmamis olsaydim, ondan dönerdim." Üçüncü delili, mali vâkif ile hapsedip tasarruftan alikoymanin fikih kâidelerine karsi gelmek seklindeki akli delilidir. Mülkiyet tasarruf ve hürriyete baglidir, hürriyeti men eden her türlü tasarruf sarih bir ser'î nass bulunmadikça bâtil olmaktadir. Birsey bir kimsenin mülküne girdikten sonra onun mülkiyetinden mâliksiz olarak çikmaz.
Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi
Not: Metin Enfal`den alinmistir ( http://www.enfal.de )
MUHAMMED B. IDRÎS ES-SAFIÎ
(150-204 H.)
 
Safiî mezhebinin öncüsü ve müctehid imamlardan biri.
Hicrî 150/Miladî 767 yilinda Filistin'in Gazze sehrinde dogdu. Babasi Idris bir is için Gazze'ye gitmis, orada iken vefat etmisti. Dedelerinden biri olan Safiî Ibn es-Sâib'e nisbeten Safiî olarak bilinir. Soyu Abd-i Menâf'ta Hz. Peygamber'in soyuyla birlesir.
Henüz küçük yasta iken babasini kaybeder. Fakir bir sekilde yasayan annesi, oglunu alip Mekke'ye gitmege karar verir. Mekke'de, daha küçük yasta kendisini ilme veren Imam Safiî, yedi yasinda Kur'ân-i Kerim'i; on yasinda da Imam Mâlik'in el-Muvatta' adli hadis kitabini ezberlemis ve on bes yasina geldiginde, fetva verebilecek bir seviyeye ulasmisti.
Bundan sonra yirmi yila yakin bir süre çölde, Huzeyl kabilesi içinde yasayarak fasih Arapça'yi ve câhiliye siirlerini ögrendi. Hatta Asmaî, onun hakkinda; "Huzayl'in siirlerini Kureys'ten Muhammed b. Idris denen bir genç ile düzelttim" demistir. Böylece edip ve Arapçada söz sahibi olmustur.
Akabinde birçok alimden hadis okudu. Mekke valisinin bir tavsiye mektubu ile Medine'ye gitti. Burada Imam Mâlik'e el-Muvatta adli eserinin tamamini arzetti. Daha sonra tamamen fikha yönelerek Imam Mâlik'ten Hicaz fikhini ögrendi. Safiî'nin essiz kavrayis ve üstün zekâsini müsahededen Imam Mâlik, ona su anlamli tavsiyede bulundu: "Muhammed! Allah'tan kork, günahtan sakin; çünkü ben senin büyük bir sahsiyet olacagini ümid ediyorum. Gönlüne Allah'in koymus oldugu bu nuru günahla söndürme."
Medine'de Imam Mâlik'ten fikih ve hadis ilmi aldi. Süfyan b. Uyeyne'den, Fudayl b. Iyâz ve amcasi Muhammed b. Sâfi' ve digerlerinden hadis rivayet etti.
Imam Sâfiî, bu arada çalismak zorunda oldugu için bir süre Yemen'e gitti. Yemen kâdisi Mus'ab b. Abdillah el-Kuresî orada kendisine resmî bir is bulmustu. Bu arada, Halîfe Hârun er-Rasîd Hz. Ali taraftarlarinin bir harekâtindan korkuyordu. Yemen tarafindan yakalanip getirilen Siîler arasinda -Siî olmadigi halde- Sâfiî de Medîne'de Halîfe'nin huzuruna çikarildi. Suçsuzlugu anlasilinca Halife onu serbest biraktirdi ve maddî yardimda bulundu. Sonra H.183 ve 195'te Bagdat'a gitti. Orada Muhammed b. Hasan es-Seybânî'den Irak fakihlerinin kitaplarini okudu. Onunla fikir alis verisinde bulundu.
Imam Sâfiî bundan sonra H. i87'de Mekke'de ve i95'te Bagdat'ta Imam Ahmed b. Hanbel (Ö. 241/855) ile bulustu. Ondan Hanbelî fikhini ve usulünü, Kur'an'in nâsih ve mensuhunu ögrendi. Bagdad'ta onun eski mezhebinin esaslarini ihtiva eden "el-Hucce" adli eserini yazdi. Sonra H. 200'de görüslerinin en çok yayginlasacagi Misir'a gitti. 204/819'da Receb'in son cuma günü Misir'da vefat etti ve orada defnedildi (el-Hudarî, Tarihu't-Tesrîi'l-Islâmî, Kahire 1358/1939, s. 254 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l-Fikh, Kahire, t.y., s.12 vd.; ez-Zühaylî, el-Fikhu'l Islâmî ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 35, 36; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, 9, 78 vd).
Imam Sâfiî'nin "er-Risâle" adli eseri fikih usulünde ilk kaleme alinan usul kitabidir. Hanefilerde, usul müctehid imamlar devrinde yazili bir eser haline getirilmemis daha sonra fürûdan hareket edilerek usûl kaideleri belirlenmistir. Imam Sâfî, isin basinda er-Risâle'yi yazarak sonraki Sâfiî bilginlerini bu külfetten kurtarmistir. Imam Sâfii'nin "el-Ümm" adli eseri ise Misir'da mezhep görüslerini kapsayan bir fikih eseridir.
Onun ilmî ve edebî sahsiyeti yaninda, takvâsi, olgun karakteri ve güzel ahlâki da zikredilmesi gereken hususlardandir. Kendisine Siffin meselesi, sorulunca su anlamli cevabi vermisti: "Ömer b. Abdülazîz'e Siffîn'da ölenler sorulunca o; "Allah'in elimi bulasmaktan korudugu kanlardir" demisti. Simdi ben de dilimi bu kana bulastirmak istemiyorum."
Ögrencileri onun hakkinda, "Safiî Hz'leri bir âyeti tefsir etmeye baslayinca, sanki o âyetin indirilisini görmüs gibi büyük bir vukufla konusurdu" derler.
Imam Sâfiî, müstakil mutlak müctehid idi. Hicazlilar'in ve Iraklilarin fikhini kendinde toplamisti. Ahmed b. Hanbel onun için; "Allah'in kitabi ve Rasûlünün sünnetinde insanlarin en fakîhi idi"; "Eli hokka ve kalem tutup da, boynunda Sâfi'nin minneti olmayan kimse yoktur" demistir. Tasköprülüzâde, Miftahu's-Saâde'sinde onun için söyle der: "Ehli fikih usûl, hadîs, dil ve nahiv âlimleri, Imam Sâfiî'nin; emânet, adâlet ve zühdünde, vera, takvâ ve cömertliginde, güzel ahlâkinda, kiymetinin yüceliginde birlesmistir. Onu gerektigi sekilde anlatmak zordur" (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 26).
Sâfiî mezhebinin usûlü kitap, Sünnet, icma ve kiyasa dayanmaktadir.
Hanefî ve Mâlikîlerin kabul ettigi istihsanla ameli terketti ve "istihsani kullanan kendisi seriat koymustur" görüsünü ileri sürdü. Istihsani geçersiz kilmak ve tenkid etmek için "Ibtalü'l-Istihsân"isimli risâlesini kaleme almistir (bk. "Istihsan" mad.).
Imam Sâfiî, râvisi sikâ, zabt ve hadis muttasil olunca âhâd haberle amel etmenin gerekli oldugunu savunur. O, Imam Mâlik'in sart kostugu gibi, âhâd haberin amelle desteklenmesini, Irak ekolünün gerekli gördügü râvinin fakih ve ameli haber-i vâhide uygun olma gibi sartlari aramaz (Ebû Zehra, a.g.e., s.i2 vd.). O'nun haberi vâhidin delil olmasiyla ilgili, dayandigi çesitli deliller vardir. Bunlardan birinde Hz. Peygamber (s.a.s)'in söyle buyurdugunu rivayet eder: "Benim sözümü dinleyip belleyerek ezberleyen ve oldugu gibi baskasina duyuran kimsenin Allah yüzünü agartsin. Bazan fikih hâmili, fakih olmayana nakleder, iceleri de kendisinden daha fakih olan kimseye nakleder..." (Ebû Dâvud, Ilm, i0; Tirmizî, Ilm, 7; Ibn Mâce, Mukaddime,i8). Bu hadisi aktardiktan sonra Imam Sâfiî görüsünü söyle açiklar: "Madem ki Hz. Peygamber, sözlerini dinleyip bellemege ve onlari baskalarina duyurmaga davet etmistir. Bunu yerine getiren kimse ister bir kisi olsun, ister cemaat olsun, O'nun davetine icabet etmis sayilir. Hz. Peygamber'den rivayet eden kimse bir kisi de olsa güvenilir ve âdil olmak sartiyla rivayeti makbuldür."
Diger yandan Imam Sâfiî istihsani ve Mâlikîlerin mesâlih-i mürsele delilini reddederken, kendisi bunlara benzer "istidlâl" adini verdigi bir aklî delil kullanir.
Sâfiîlerde, çesitli konularda fetvâ, Imam Sâfiî'nin yeni mezhebine göredir, Imam Safiî, eski mezhebini temsil eden el-Hucce'den dönmüs ve; "Onu benden rivayet edene hakkimi helâl etmiyorum" demistir. Ancak on yedi kadar meselede eskiye göre fetva verilmistir. Meselâ; eski görüsü, muarizi olmayan bir hadisle desteklenirse onunla fetva verilir. Onun söyle dedigi nakledilir: "Hadis sahih olunca, o benim görüsümdür. Benim böyle bir hadisle çelisen sözümü de duvara çarpin".
Imam Sâfiî Hicaz, Irak, Misir ve diger Islam beldelerinde çesitli talebeler yetistirmistir. Yeni mezhebini Sâfiî'den alan Misirli bes ögrencisi sunlardir:
i) Ebû Ya'kub Yûsuf b. Yahyâ el-Büveydî (Ö. H. 231). Halîfe Me'mun'un çikardigi "Halku'l-Kur'an" fitnesi yüzünden Bagdat'ta bir süre hapsedildi (bk. "Halku'l-Kur'an" mad.). Sâfiî, onu ders halkasina vekil olarak birakmistir. Sâfiî'nin sözlerinden derledigi ünlü bir özet eseri vardir.
2) Ebû Ibrahim Ismail b. Yahyâ el-Müzenî (Ö. H. 266): Sâfiî mezhebine göre yazilmis çesitli eserleri vardir. Mebsût adi verilen "el-Muhtasaru'l Kebîr" ve "el-Muhtasaru's-Sagîr" bunlardandir. Irak, Sam ve Horasan'dan pek çok ilim talibi ondan yararlanmistir.
3) Ebû Muhammed er-Rabî' b. Süleyman b. Abdilcebbâr el-Murâdî (Ö.H. 270): Imam Sâfiî'nin kitaplarinin ravisidir. Amr b. el-Âs Câmiinde (Fustat Câmii) müezzindi. Safiî'nin er-Risâle, el-Ümm ve diger kitaplari, el-Murâdî kanaliyla bize ulasmistir.
4) Harmele b. Yahya b. Harmele (Ö.H. 266): Imam Sâfiî'den er-Rabî'in rivayet etmedigi kitaplari nakletti. Kitabü's-Surût, Kitabü's-Sünen, Kitabü'n-Nikâh ve Kitâbü'l-Ibil ve'l-Ganem ve Sifatühâ ve Esnânühâ bunlar arasinda sayilabilir.
5) Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem (Ö.H. 268): Imam Mâlik'in de ögrencilerinden idi. Misirlilar onu diger fakihlerden üstün kabul ediyordu. Daha sonra Sâfiî'nin görüslerini birakarak Imam Mâlik'in ictihadlariyla amel etmeye basladi.
Sâfiî'nin mezhebi; Misir, Güney Arabistan, Dogu Afrika, Dogu Anadolu, Seylan, Endonezya, Cava, Filipinler, Malaya, Mâveraü'n-Nehir ve Horasan gibi yerlerde yayilmistir (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 37 vd.; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 78 vd.).
Imam Sâfiî Ictihad'da izledigi usûl:
Delillerden hüküm çikarma ve ictihad'ta izledigi usulü "Ihtilâfü'l-Hadis", "Cimâu'l-Ilm" ve "er-Risâle" isimli eserlerinin çesitli yerlerinde açiklamistir. Özetle söyle der: "Kitap ve ihtilafsiz mütevatir sünnetle hükmolunur. Bu hüküm için "görünüste ve gerçekte (zahir ve batinda) hak ile hükmettik" deriz. Üzerinde ittifak edilmeyen ve âhâd yoldan gelen sünnetle hükmolunur. Bunun için, "görünüste hak ile hükmettik", deriz. Fakat "gerçekte..." diyemeyiz. Çünkü hadisi rivayet eden yanilmis olabilir. Icma, daha sonra da kiyas ile hükmederiz. Bu, ondan da zayiftir, fakat zaruret bulundugu yerde kullanilir. Çünkü haber varken kiyasi kullanmak helal degildir. Nitekim teyemmüm de, seferde su bulunmayinca temizligi saglar, fakat su bulununca teyemmüm bozulur (es-Safiî, er-Risâle, s. 512, 599, 600).
Safiî, Kitap ve Sünnet'in te'vile muhtaç kisimlarini dogru tevil etmek için Arapçanin, yapilan te'vile müsait bulunmasini ve Kitap, Sünnet ve Icma kaynaklarinda, anlasilan manâyi takviye eden bir delilin bulunmasini sart kosar. Te'vilini de bu dogrultuda yapar. Sünnete göre hüküm vermesi için, mütevatir olmayan hadiste sika, dogru, ne dedigini ve hadisin anlamini degistirecek sözleri bilen; hadisin anlamini tam olarak bilmiyorsa, onu manâ yoluyla degil, asil lafizlariyla rivayet eden; rivayetini hifzetmis, kitabini muhafaza etmis, sika ravilere muhalefetten uzak ve hadisin ilk kaynagina kadar ayni sartlari tasiyan raviler tarafindan rivayet edilmis bulunmasi sartini arar.
Istihsani, mesnedsiz, keyfî hüküm olarak anladigi için reddeden Imam Safiî, rey ictihadini kiyastan ibaret kabul etmis, kiyasi da delâlet yoluyla ilahî beyan çesitlerinden biri saymistir. Hakkinda nass bulunan meselenin illeti ile nass bulunmayan meselenin illeti ayni olursa, yapilan kiyasta ihtilaf edilmez. Ancak, asil mesele ile nass bulunmayan fer'î meselenin illeti ayni olmayip benzer olursa, bu konuda yapilan kiyasta ihtilaf olur ve farkli hükümlere varilir.
Imam Safii'nin ictihad ve taklid konusundaki su sözleri kayda deger: "Delilsiz ve hüccetsiz olarak bilgi toplayan kimse gece karanliginda odun toplayana benzer; topladigi bir arkalik odunu yüklenirken bunun içinde kendisini sokacak bir yilanin bulundugunu bilmez."; "Sahih hadis bulununca benim mezhebim odur."; "Kiblenin hangi yönde oldugunu kestiren bir kimsenin bir baskasini taklid etmesi nasil uygun olmazsa, mükellefin dininde, çagdasi olan bir kimseyi taklit etmesi de öyle uygun degildir."e
Ictihadina örnek:
"Cuma günü yikanmak vaciptir" hâdisini rivayet ettikten sonra Safiî, söyle der: "Hadiste geçen "vacip" ifadesinin "baskasina caiz degil, ahlaken gerekli, temizlik ve pis kokunun giderilmesi için tercih edilmeli." gibi manâya ihtimali vardir. Kur'an, abdesti abdestsiz olanlara; guslü, cünüplere tahsis ettigi göz önüne alinirsa, bu son manâ en uygun olanidir. Safiî burada te'vil ve anlayis ictihadi yapmistir.
Imam Safiî, annenin çocugu emzirecegini, babanin da yiyecek ve giyecegini temin etmesinin, süt anne tutulursa bunun da emzirme ücretini ödemesinin gerektigini belirten el-Bakara 2/233. ayeti ile Hz. Peygamber'in (s.a.s) Hind'e, Ebu Süfyan'in malindan kendisi ve çocugu için yetecek kadar mali habersiz olarak alabilecegini ifade eden hadisini naklettikten sonra; babadan olmasi nedeniyle, çocugun emzirilme ve beslenme külfetinin babaya ait oldugu hükmünü çikarir. Daha sonra da bu hükümden hareketle kiyas yaparak evlâdin da babaya bakmasi gerektigi hükmüne varir.o
Ictihadla kiyasi ayni anlamda kullanan Imam Safiî, yalanci sahidlikle bir kimsenin esini üç talakla bosadigini iddia ederek hâkimin esleri ayirmasina sebep olanlarin yalanciliklari anlasilinca, magdura esinin mehri mislini vermeye mecbur kilinmasi ictihadinda oldugu gibi, maslahat-i mürsele delilini de kullanir.
Hikmetli sözleri ve siirlerini ihtiva eden bir Dîvân'in sahibi olan Imam Sâfiî, edebî yönüyle de essiz bir sahsiyet sayilir. Asagidaki dörtlük ona aittir.
"Hafizamin bozuklugunu (hocam) Vekî'e sikayet ettim.
Bana günahlari terketmemi tavsiye etti.
Ve bana sunu bildirdi ki; ilim bir nurdur
Ve Allah'in bu nuru âsilere verilmez. "
Mehmed Emin AY

Kaynak: Sâmil Islam Ansiklopedisi, Cilt: 4
Not: Metin Enfal`den alinmistir ( http://www.enfal.de )
 Ahmed b. Hanbel
(164/780 - 241/855)
Islâm'da dört büyük fikih mezhebin birisi olan Ahmed b. Hanbel 164/780 yilinda Bagdad'ta dogdu. 241/855'te yine orada vefat etti. Büyük babasi Hanbel Horasan bölgesinde bulunan Serahs Vilâyeti'nin valisi idi. Babasi Muhammed b. Hanbel de komutanlik görevi üstlenmis bir askerdi. Hanbel ailesi, Ahmed'in dogumuna yakin bir sirada Bagdad'a gelmis ve orada yerlesmisti.
Ahmed b. Hanbel önce Kur'ân'i hifzetmis, daha sonra arapça, hadis gibi ilimleri, sahâbe ve tabiîlere ait rivâyetleri, Hz. Peygamber'in, sahabe ve tabiîlerin hayatlarini incelemekle ilim çalismalarina baslamistir. Özellikle hadis ilmi için Basra, Kûfe, Mekke, Medîne, Sam, Yemen ve el-Cezîre'yi dolasmis, uzun bir süre Imam Sâfiî'ye (ö. 204/819) talebelik etmistir. Hatta bu yüzden O'nu Sâfiî mezhebinden sayanlar bile olmustur. Böylece O'nun baslica fikih üstadi Imam Sâfiî'dir. Sâfiî, O'nun hakkinda söyle demistir: "Ben Bagdad'tan ayrildim ve orada Ahmed b. Hanbel'den daha âlim ve daha faziletli kimse birakmadim"(el-Hudarî, Târihu't-Tesrîi'l-Islâmî, terc. Haydar Hatipoglu, s. 260, 26i).
Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe'nin (ö.150/767) ögrencisi ve devrin ünlü bas kadisi Ebû Yûsuf'tan (ö.182/798) fikih ilmi aldi. Rivâyetle dirayeti birlestiren bir yol izledi. O, hükmü hadisten çikarir, bu hükme yeni bir takim meseleleri kiyas ederdi. Bu arada Yemen'e giderek, San'a'da Abdurrezzâk b. Hemmâm'la (ö. 211/826) görüstü. Orada iki yil kadar kalarak O'ndan ez-Zuhrî ve Ibnü'l-Müseyyeb yoluyla gelen birçok hadisleri aldi(Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdulkadir Sener, Istanbul i976, s. 423 vd.)
Adinin ilim, zühd ve takvâ ile birlikte yayilisi toplumu onun ilmine yöneltti. Mescid'eki derslerini izleyenlerin sayisinin bes bine kadar ulastigi nakledilir. Derslerinde dikkati çeken üç husus sudur.
a) Onun meclisine ciddiyet, vakar, tevazu ve ruhî huzur hâkimdi. Kendisi saka ve alay etmeyi sevmezdi.
b) Dersinde, ancâk hadisleri rivayet etmesi istendigi zaman anlatirdi. Hadis rivayetinde hafizasina güvenmez, Hz. Peygamber'e söylemedigi seyi isnad etmemek için yazili metne bakarak nakiller yapardi. Kendisine sorulmadikça konusmazdi.
c) Verdigi fetvalarin yazilip nakledilmesini menederdi. Ona göre yazilmasi gereken ilim, ancak Kitap ve Sünnet'ten ibaret idi. Ahmed b. Hanbel'in görüsü bu olmakla birlikte ögrencileri kendisinden ciltler dolusu kitaplar rivayet etmislerdir(Zehebî, Tercemetü Ahmed b. Hanbel, Müsned'in bastarafi, Mektebetü'l-Maarif tab'i, Misir, t.y.); Ebû Zehra, a.g.e., s. 437).
Hâlife Me'mûn'un ortaya attigi Kur'ân'in mahlûk (sonradan yaratilmis) oldugu fikrini Ibn Hanbel kabul etmedi, muhakeme edilerek zindana atildi. Dayak yedi, kendisine iskence yapildi, fakat yine inancindan taviz vermedi. (Ahmed b. Hanbel'in hal tercemesi için bk. el-Hatîbü'l-Bagdâdî, Târihû Bagdâd, Misir 1394/ 1931, IV, 412-423; Ebû Nuaym, Hilye, Misir 1352/15, IX,161-233; el-Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, Haydarâbâd. 1360, I, 2, 5; Ibn Hallikân, Vefeyâtü'l-Ayân, Kahire 1367/1948, I, 47-49; Ibn Ebî Ya'lâ, Tabakâlü'l-Hanâbile, Kahire 1378/1952, I, 4-20: Ibnü'l-Cevzî; Menâkibu'l-Imam Ahmed, Misir 1349; ez-Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, Haydarâbâd 1375/1955, I, 43i-432; Târihu'l-Islâm, I, 58-131 (Ahmed Muhammed Sâkir'in Müsned nesri mukaddimesi); Ebû Zehra, Ahmed b. Hanbel, Kahire 1949; Fuat Sezgin, GAS, I, 502-509).
Ahmed b. Hanbel'in Ictihad Usulü:
Dört mezhep imami içinde usul ve fetvalarini yazmaktan en çok çekinen zât Ahmed b. Hanbel'dir. O, daha çok hadisleri toplayip tasnif etmeyi gaye edinmistir. Sâfiî gibi O da senedi sahih olunca baska hiçbir sart ileri sürmeksizin haber-i vâhidle amel eden hadis ehli müctehidlerindendir. Ebû Hanîfe ise bu konuda râvinin güvenilir (sika) ve adaletli olmasi yaninda rivayet ettigi seye aykiri bir amelde bulunmamasini sart kosar. Sahabe adi zikredilmeyen "mürsel hadis"i, Ahmed b. Hanbel zayif sayar ve konu ile ilgili baska bir hadis bulunmazsa, yani zarûret karsisinda kalirsa bunu delil. olarak kabul ederdi (Muhammed Ebû Zehra Usûlü'l-Fikh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab'i, y. ve t.y., s. 108 vd.) Böylece O, mür" sel ve zayif hadisleri daha kuvvetli bir delil bulunmazsa kiyasa tercih ederdi. Ancak O'nun devrinde henüz hadis için "sahih, hasen, zayif" seklinde üçlü taksim yapilmamis, hadisler genellikle sahih ve zayif kisimlarina aynlmistir. Bu yüzden Ibn Hanbel'in kiyasa tercih ettigi hadisler, bâtil ve münker olmayan "hasen" nevinden hadisler olmalidir (Ibnti'l-Kayyim, I'lâmil'l-Muvakkiîn, Misir 1955, I, 29, 30).
Ibn Hanbel'e göre, ayni konuda aksi bir görüsün bulundugu bilinmeyen sahabe kavlî "icmâ"' niteligindedir. Eger sahabe görüsleri arasinda ihtilaf varsa, ya bunlardan Kitap veya Sünnete yakin olani tercih eder veya böyle bir tercih yapmaksizin sadece görüsleri nakletmekle yetinir. konu hakkinda sahabe görüsü nakledilmemisse, büyük tâbiî'lerin re'ylerini kendi re'yine tercih eder. Mesele hakkinda âyet, sahih hadis, sahabe kavli, zayif ve mûrsel eser gibi deliller bulamazsa kiyas yoluna basvurur (Ibnü'l kayyim, a.g.e., I, 32). "
Hanbeliler, hakkinda Kitap, Sünnet ve Icmâ'a dayali bir delil bulunmayan maslahati (kamu yarari) kiyastan sayarlar. Çünkü bunlar Kitap ve Sünnet nass'larinin toplamindan elde edilen genel maslahatlardir. Diger yandan Ibn Hanbel "Siyaset-i ser'iyye" de de maslahadi esas almistir. Siyaset-i ser'iyye, Islâm Devlet baskasinin, toplumu islah amaciyla, insanlari yararli islere tesvik etmek ve zararli islerden uzaklastirmak için izlemis oldugu yoldur. Nass olmasa bile bu konuda bazi cezalarin uygulanmasi mümkün ve caizdir. Ibn Hanbel'in konu ile ilgili bazi fetvalari söyledir: Fesat ve kötülük çikaranlar, serlerinden,güvende olunabilecek bir ülkeye sürgün edilirler. Ramazan ayinda gündüz sarap içenlerin cezasi arttirilir. Sahabeye dil uzatan cezalandirilir ve tevbeye davet edilir. Hanbelî mezhebine bagli bazi bilginler de kamu yararina dayali fetvalari sürdürmüslerdir. Meselâ; bir ev sahibi, eger evi elverisli ise, kalacak yeri olmayan bir kimseyi evinde oturtmasi için zorlanabilir. Bu konuda Ibnü'l-Kayyim (ö. 751/1350) söyle der: "Bir topluluk, herhangi bir sahsin ovinde oturmak zorunda kalsa, bundan baska bir ev veya otel (han) bulamasa, O kimsenin anlasmazliga düsmeksizin evini bunlara vermesi gerekir. Bazi Hanbefîlere göre ev sahibi bunlardan ecr-i misil kadar kira bedeli alabilir (Ebû Zehra, Islâm'da Fikhî Mezhepler Tarihi, s. 493, 494).n
Hanbefîler istihsan delilini de kabul ederler. Çünkü istihsan; ya nass veya icmâ' gibi bir delile dayanmakta yahut da zaruret prensibine göre kabul edilmektedir.
Sedd-i Zerâyi, prensibini en siddetli uygulayan mezhep hanefîlerdir. Bu konuda Ibnü'l-Kayyim el-Cevziyye söyle der: "Maksatlara, ancak onlara götüren vâsita ve yollarla ulasildigina göre, bu vâsita ve yollar da onlara tabi olur ve ayni hükmü alirlar. Allah bir seyi haram kilmissa, bu harama götüren yol ve usulleri de yasaklamis demektir. Aksi halde haram kilmanin hikmeti kalmazdi. Meselâ; doktorlar, hastaligi önlemek için, hastayi buna sebep olan seylerden menederler. Aksi halde hasta daha kötü duruma düsebilir (Ibnü'l Kayyim, a.g.e., I, 119).
Hanbelîlerin çokça kullandigi baska bir metot "istishâb" adini alir. Bu manasi sabit olan bir hükmün, onu degistiren bir delil bulununcaya kadar devam etmesidir. Onlarin istishâb metoduna göre verdikleri ban fetvalar sunlardir:
a) Yasaklandigina dair bir delil bulununcaya kadar esyada aslolan mübahliktir.
b) Pis oldugunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.
c) Esini bosayan bir koca, daha sonra bir defa mi yoksa üç talakla mi bosadiginda süphe etse, bir talakla bosadigi esasi kabul edilir. Çünkü tek talakla bosama kesindir (Ebû Zehra, a.g.e., s. 497, 498).
Ibn Hanbel istishabi; "daha önce var olani sabit görme, önceden yok olani yok sayma" seklinde uygularken, ayni metodu bazi hanefîler, sâbit kilmada degil, sadece def'ide geçerli görürler. Meselâ; kaybolan (mefkud) ve kendisinden haber alinamayan kimsenin hayati, aksi sabit oluncaya kadar devam eder. Hanefî ve mâlikîlere göre, kendi mallari bakimindan sag kimseler gibi muamele görür, mülkiyet hakki devam ettigi gibi, karisi da, onun ölümüne dair bir delil bulununcaya veya mahkeme tarafindan ölümüne hüküm verilinceye kadar evlilik sifati devam eder; fakat bu kayip kimse, kayipligi süresince bir takim yeni haklar elde edemez. Bu süre içinde ona, miras veya vasiyet yoluyla bir sey intikal etmez. Bir yakini ölürse, kayip kisinin payi bekletilir, sag olarak döner gelirse bu pay ona verilir. Hâkim onun ölümüne hükmederse, miras birakan öldügü vakit o da ölmüs sayilarak onun miras payi mûrise geri döner ve onun öteki varisleri arasinda paylastirilir. Hanbelî ve Sâfiîlerin istihbab anlayisi ise "hem isbat hem de def etme" esasina dayandigi için, ölümüne hüküm verilinceye kadar, onu kayiplik sûresince sag olarak kabul ederler. Onlara göre, bu süre içerisinde o, kendisine ait mallarin mülkiyet hakkina sahip oldugu gibi kendisine miras, vasiyet ve benzeri yollarla mal da intikal eder (Ibnü'l-Kayyim, a.g.e., Delhi tab'i, I, i25; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fikh, s. 299, 300). Istishâb delilinin re'y ve kiyas ictihadiyla yakin ilgisi vardir. Kiyasi tamamen inkâr eden Zahirîlerle, Ibn Hanbel gibi çok az kullanan müctehidler, âyet ve hadislerin temas etmedigi meseleleri Istishâba birakarak; Allah'in haram kildigi haram, helal kildigini helal, bunlarin disinda kalanlari ise Istishâb esasina göre mübah kabul eder ve bu metodun alanini çok genis tutarlar.
Hanbelî Mezhebinin Bazi Görüsleri:
Ahmed b. Hanbel'e göre; iman, kesin olarak inanmaktan ve amelden ibarettir. Artar ve eksilir, yani iman, iyi amelle artar, kötü amelle de eksilir. Kisi imandan çikabilir, Islam'dan çikmaz. Tevbe edince yeniden imana döner. Insani ancak Allah'a sirk kosmak veya farzlardan birini inkâr ederek yapmamak imandan disari çikarir. Insan herhangi bir farz tembellik veya gevseklik yüzünden terkederse, onun durumu Allah'a havale edilir. Dilerse ona azap eder, dilerse onu affeder.
Hz. Ali'nin hilâfetinden itibaren büyük günah (kebîre) isleyenlerin durumu bilginler arasinda tartisilmistir. Hâriciler bu konuda sert bir yol izleyerek, büyük günah isleyenin dinden çikacagi görüsünü benimsemistir.
Hasan el-Basri bunlarin münafik olacagini söylerken Mürcie firkasinin sapiklari, iman olduktan sonra, günahin hiçbir zarari olmadigini savunmuslardir. Ebû Hanîfe ve çogunluk Islâm hukukçularina göre büyük günah isleyen kimse, kesin tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder. Eger tevbe etmeden ölürse durumu Allah'a havale edilir. O, dilerse azap eder, dilerse kulunu affeder. Ahmed b. Hanbel'in görüsü de, diger fakihlerin görüsü gibidir. O, söyle demistir: "Mü'min kendisine gizli olan seyleri Allah'a havale eder, kendi durumunu da O'na birakir. Günahlarla Allah'in magfiret kapisini kapatmaz. Herseyin, hayir ve serrin Allah'in kaza ve kaderiyle oldugunu bilir. Iyilik yapan için Allah'tan ümidini kesmez, kötülük yapanin da âkibetinden korkar. Muhammed ümmetinden hiçbir kimse yaptigi iyilik sebebiyle cennete ve kazandigi günah sebebiyle cehenneme girmez. Bu konuda Allah'in diledigi olur" (Ibnu'l-Cevzî, Menâkibu'l Imam Ahmed b. Hanbel, s. 168).
Ahmed b. Hanbel'in Islâm Devlet Baskani seçimi (Imam, halife) ile ilgili görüsü su sekilde özetlenebilir: O, hilâfet ve halîfe konusunda sahabe tabiilerin çogunluguna tabi olur. Buna göre, Islâm Devlet baskani (halîfe), kendisinden sonra uygun gördügü birisini hilâfet için aday gösterebilir. Burada son söz mü'minlerin bîatidir. Nitekim Hz. Peygamber, Ebû Bekir (r.a)'in, kendi yerine geçmesine isaret buyurmus, fakat bunu açikça söylememistir. Söyle ki, Hz. Peygamber, hastaligi günlerinde Ebû Bekr'i namaz kildirmasi için öne geçirmistir. Ashâbi kiram; "Peygamber (s.a.s) O'nu din isimiz için seçmistir. O halde biz O'nu dünya isimiz için niçin seçmeyelim" diyerek, Hz. Ebû Bekr'e bîat etmislerdir. Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra Hz. Ömer'i aday göstermis, müslümanlari O'na bîat edip etmeme konusunda serbest birakmistir. Müslümanlar da kendi iradeleriyle Hz. Ömer'e bîat etmislerdir. Daha sonra, Hz. Ömer, peygamber (s.a.s)'in rizasini kazanan alti kisiyi seçmis ve bunlara içlerinden birini halife seçip, müslümanlari buna bîata davet etmelerini tavsiye etmistir. Bunlarin dört tanesi Hz. Osman'i seçmis ve müslümanlar da ona bîat etmislerdir. Hz. Ali de O'na biat edenler arasindadir. Ahmed b. Hanbel, "Onlarin isleri, aralarinda danisma (süra) iledir" (es-Sûrâ, 42/38) âyeti uyarinca, halifenin sûrâ ile seçilmesi prensibini benimser. Diger yandan sünnete uyarak halîfenin Kureys'ten olmasini kabul eder. Yönetimi zorla ele geçiren kimseye facir bile olsa itaâtin gerekli oldugunu söyler. Böylece fitnelerin önüne geçilmis olur. O, bu konuda müslümanlarin maslahatini gözetmektedir. O'na göre, düzenli ve kalici bir yönetim teessüs etmelidir. Bu düzenin disina çikanlar, ümmetin gücünü bölmekte ve onu temelinden sarsmaktadir. Ibn Hanbel'i böyle düsünmeye sevkeden sey, Haricilerin o dönemdeki sert, bölücü ve siddetli eylem ve hareketleridir. Müslümanlarin nizamini bozmak isteyenler, zâlim yöneticilerin isledikleri suçtan daha fazla suç islemis olurlar (Ibnü'l-Cevzî, el Menâkib, s. 176). Ahmed b. Hanbel, mesru nizariim korunmasini savunmakla birlikte kendi devrindeki yöneticilerle hiçbir sekilde temas kurmamis, onlarin hediye ve armaganlarini kabul etmemistir. O, hak ve adalete inanan, zulmü tanimayan, fitne, fesat, isyan ve karisikligi istemeyen yüksek bir ruha sahipti.
Ahmed b. Hanbel'in Hadisçilik Yönü:
Ibn Hanbel 40 yasina kadar hadis ögrenmek ve ilmini artirmak için çalismis, Irak, Hicaz ve Yemen arasinda ilim seyahatlerinde bulunmustur. Fakat bu süre içinde hadis rivayet etmekten veya ders vermekten kaçinmistir. O, Hz. Peygamber'in peygamberlik çagi olan 40 yasinda hadis rivayetine ve ders vermeye basladigi zaman ilminin en yüksek derecesine ulasmis ve akranlari arasinda temayüz etmisti. Seyhi Abdurrezzâk Ibn Hemmâm (ö. 2ii/826) O'nu diger hadisçilerle karsilastirarak söyle demistir:
"Bize en kudretli hâfiz es-Sazkunî geldi, hadis ricâlini çok iyi bilen Yahya b. Maîn geldi, fakat bunlarin hepsini kendi sahsinda toplayan Ahmed b. Hanbel gibi bir Imam daha gelmedi (Ibnü'l-Cevzî, el-Menâkib, s. 69).
Ahmed b. Hanbel te'lif ettigi Müsned adli hadis eseriyle söhret bulmustur. Müsned; üçüncü hicret asrinda ortaya çikan ve hadisleri, diger hadis eserlerinden farkli bir sekilde tâsnife tabi tutan kitaplardir. Sünen, musannef ve câmi' adi verilen hadis kaynaklarinda tasnif, "konulara göre" yapilirken, müsnedlerde, hadislerin konulari dikkate alinmamis, fakat kitaba alinacak hadisler ya onlari rivayet eden sahabî veya sahabîden sonraki râvilerden birinin ismi altinda biraraya getirilmistir. Meselâ; Ebû Hureyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettigi hadisler, konulari dikkate alinmaksizin, Ebû Hureyre ismi altinda biraraya getirilerek bir kitap içinde çesitli sahabîlerin hadislerinden olusan bir mecmua te'lif edilmistir. Müsned'in kelime anlami "isnad edilmis" demektir.
Iste Ibn Hanbel'in Müsned'i de, diger müsnedler gibi sahabe adlarina göre tasnif edilmis, ve her sahabenin rivâyet ettigi hadis, konusu ne olursa olsun kendi ismi altinda toplanmistir. Ebû Bekir es-Siddîk'in müsnediyle baslayan eserde sirasiyla Hulefâ-i Râsidîn ve diger sahabelerin müsnedleri bunu izlemistir.
Ahmed b. Hanbel, Müsned'ini topladigi 700 binin üzerindeki hadisler arasinda seçtikleriyle meydana getirmistir. Müsned'de tekrarlariyla birlik te 40 bin, tekrarlar disinda yaklasik 30 bin kadar hadis yer alir (el-Medînî, Hasâisu'l-Milsned (Ahmed Muhammed Sakir tarafindan Müsned mukaddimesinde nakledilmistir), I, 23; es-Suyûtî, Tedrîbu'r-Râvî, Misir 1379, s. i0i). Müsned'in bütün sahih hadisleri içine aldigi söylenemez. Hatta Sahîhayn'da hadisleri bulunan 200 kadar sahabenin Müsned'te yer almadigi ileri sürülmüstür (es-Süyûlî, a.g.e., s. i0i). Müsned, Ahmed b. Hanbel'in hayatinda iki oglu Salih ve Abdullah ile, kardesinin oglu Hanbel tarafindan Ahmed'ten isitilmis ve rivayet edilmistir. Ancak asil nüshaya Abdullah'in baskalarindan isittigi bazi hadislerle, nüshayi Abdullah'tan rivayet eden Ebû Bekir el-Kati'î'nin bazi hadisleri de ilâve edilmistir. Ancak bunlarin sayisi bütünü etkilemeyecek kadar azdir (el Medînî, a.g.e., I, 21; es-Suyûtî, a.g.e., s. i0i). Sonuç olarak Ibn Hanbel'in Müsned'i müslümanlar arasinda büyük itibar görmüstür. O'nun kaleme aldigi Kitabü'l-Ilel ve Ma'rifeti'r-Ricâl incelendiginde, hadisleri ve râvîlerini tanimada genis bilgiye sahip oldugu anlasilir.
Hanbelî Mezhebinin Yayilmasi:
Ahmed b. Hanbel usûl ve fetvâlarini yazmaktan kaçinmistir. Hatta o, fikhinin yazilmasini menetmistir. Bunun sebebi, Islâm'in asil ana kaynagini teskil eden Kitap ve Sünnetle mesgul olmayi ön plâna çikarmaktir. O, bu düsüncesini söyle ifade eder: "el-Evzâî'nin re'yi, Mâlik'in re'yi, Ebû Hanîfe'nin re'yi... bunlar hepsi re'y'dir ve bana göre aynidir. Huccet ve delil olma sifati yalniz "âsâr'a aittir" (Ibn Abdilberr, Câmiu'l-Beyâni'l-Ilm, Misir i346, II,i49). Delilini incelemeden hiçbir müctehidin söz ve re'yine uyulmaz. Delili incelendikten sonra uyulunca buna taklid degil "ittiba" denir. Burada artik müctehidin söz ve re'yi ile degil, onun dayandigi delil ile amel edilmis olur. Ibn Hanbel bu görüsünü su ifadeleriyle biraz daha aççiklar: "Ne beni, ne Mâlik'i, ne Sevrî'yi ve ne de el-Evzâî'yi taklit et, hüküm ve bilgiyi onlarin aldigi kaynaklardan al. Dinini hiçbir müctehide ismarlama, Hz Peygamber ve ashabindan geleni al, sonra tabiîler gelir ki kisi onlar hakkinda muhayyerdir" (Ibnü'l Kayyim, I'lâm, Misir i955, II, i78,i8i, i82).
Daha önce hanefi fikhi Imam Muhammed'in kaleme aldigi ve Ebû Hanîfe (ö.150/767), Imam Muhammed (ö. 189/805) ile Ebû Yûsuf'un (ö. 182/798) görüslerini içine alan râhiru'r-rivâye ve nevâdir kitaplari yoluyla nakledilmis, Imam Sâfiî de (ö. 204/8i9) kendi fikhini bizzat yazmisti. Ahmed b. Hanbel'e ait bazi fikih meselelerin yazili metinleri nakledilmisse de bunlar, kendisi için tuttugu notlardir. Hanbelî fikhi, ahmed b. Hanbel'in talebeleri araciligi ile nakmedilmistir. Bunlarin basinda oglu Salih (ö. 266/879) gelir. O, babasinin fikhini, yazdigi mektuplarla yaymis, kadilik yaptigi yerlerde bizzat pratikte uygulamistir. Diger oglu Abdullah da (ö. 290/903) el-Müsned'i ve babasinin fikhini gelecek nesillere nakletmistir. Ahmed b. Hanbel'in yaninda uzun yillar kalan ve onun fikhini nakleden ögrencileri; Ahmed b. Muhammed el-esrem (ö. 273/886), Abdülmelik b. Abdillah b. Mihran (ö. 274/887), Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc (ö. 275/888) basta gelenleridir. Bu ögrencilerden sonra Ebû bekir el-Hallâl (ö. 3ii/923) Ahmed b. Hanbel'in ilimlerini toplamak için bütün gücüyle çalismis, bu amaçla seyahatlere çikmis ve birçok kitap telif etmistir (Ebû Zehra, Islâm'da Fikhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdulkadir Sener, Istanbul 1976, s. 499, 500).
Ahmed b. Hanbel, selefin metodunu benimseyen bir fakih sayilir. Bu yüzden tercih yapmaktan sakinir, ayni konuda birden çok sahabe veya tabiî görüsünü terketmeyi gerektiren bir nass bulunmazsa, her iki veya daha çok görüsü mezhebinde ayri ayri kabul ederdi. Meseleyi soran kimsenin içinde bulundugu özel durumu dikkate alarak fetvâ verirdi.
Hanbeliler ictihad kapisinin kapanmadigini ve her asirda, mutlak bir müctehidin bulunmasini farz-i kîfa ye oldugunu söylerler. Çünkü toplumda karsilasilan yeni olaylar bunu gerekli kilar. Bu, mezhebin Kitap ve Sünnetin üzerine çikmamasi için de gereklidir.
Hanbelî mezhebinin fakihleri çok güçlü oldugu halde, istenilen ölçüde yayilmamistir. Halktan bu mezhebe bagli olanlar azinlikta kalmislardir. Hatta hiçbir Islâm ülkesinde çogunlugu teskil edememislerdir. Ancak Necid ile Saud (ö. 795/1393) ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarimadasinda Hanbelî mezhebi oldukça güçlenmistir.
Bu mezhebin fazla yayilmamasinin sebepleri sunlardir: Hanbelî mezhebi tesekküt etmezden önce Irak'ta Hanef, Misir'da Sâfiî ve Mâlikî, Endülüs ve Magrib'te yine Mâlikî mezhebi hâkim durumda idi. Diger yandan Hanbelîler önceleri, baskalarina karsi delilden çok sert hareketlere basvuruyorlardi. Güçleri arttikça, iyiligi emretme ve kötülükten sakindirma için insanlara baski yapiyorlardi. Hanbelîlerin bu gibi davranislari yüzünden insanlar bu mezhepten ürkmüslerdir. Bu sebeple Hanbelî mezhebi fazla taraftar bulamamistir (Ebû Zehra, a.g.e; s. 505, 506).
Hamdi DÖNDÜREN

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi
Not: Metin Enfal`den alinmistir ( http://www.enfal.de )
MÂLIK B. ENES
Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebi Âmir el-Asbahî. Mâliki Mezhebinin imami, Muhaddis ve mutlak müctehid.
Imam Mâlik, Medine'de dogmustur. Onun dogum tarihi hakkinda, Hicrî 90'dan 98'e kadar degisen farkli rivayetler vardir. Ancak, yayginlikla kabul edileni 93 (711-712) tarihinde dogmus oldugudur (Ömer Riza Kehhale, Mu'cemü'l-Müellifîn, Beyrut (t.y.), VIII, 168; ayrica bk. Suyutî, rezyinü'l-memalik, 7)..
Imam Mâlik'in ailesi aslen Yemenli olup, dedesi Zû Asbah kabilesine mensup olan Mâlik b. Ebu Amir el-Asbahî, Yemen valisinden gördügü zulüm üzerine Medine'ye gelip yerlesmistir. Annesi de, yine Yemenli Ezd kabilesinden, Aliye binti Süreyk el-Ezdî'dir.
Imam Mâlik'in dedesi Medine'ye yerlestikten sonra, Kureyse mensup Benû Teym b. Murra kabilesi ile hisimlik kurarak, bu kabile mensuplariyla dostluk (velâ) akdetmis ve gerektiginde onlardan yardim görmüstür.
Imam Mâlik'in ailesi, Medine'ye yerlestikten sonra ilimle mesgul olmus, özellikle hadisleri toplamaya ve Ashab'in fetvalarini ögrenmeye büyük önem vermislerdi. Dedesi Mâlik b. Ebu Amir, Tâbiînin büyüklerinden olup, Hz. Ömer (r.a), Osman (r.a), Talha (r.a) ve Aise (r.anh)'dan hadis rivayet etmistir.
Imam Mâlik, babasindan sadece bir hadis rivayet etmistir. Bu da, babasinin hadisle fazlaca mesgul olmadigini göstermektedir. Ancak amcasi Süheyl hadis âlimlerinden olup, Ismail b. Cafer'in hocasidir. Ayrica, ez-Zuhrî de ondan ders okumustur. Onun Nadr ismindeki kardesi de hadis tahsil etmisti. Imam Mâlik, hadis derslerine basladigi zaman, bu kardesinin söhretine binaen Ahu'n-Nadr (Nadr'in kardesi) diye çagrilmakta idi. Daha sonra, Imam Mâlik, hadiste onu geçmis ve kardesi ona nisbet edilmeye baslanmistir.
Hulefâ-i Râsidîn devrinde Medine, Ashab'in ileri gelen âlimlerinin bir arada bulundugu ve ilim tahsilinin zirvesine ulastigi bir merkez konumundaydi. Emevîler devrinde ise Medine, çogalan fitnelerden ve idarecilerin zulmünden kaçan bir takim âlimlere siginilacak bir yer görevi görmeye baslamisti. Ayrica, Tabii'nin çogu Medine'de oturmakta, Ashab'in rivayet ve fikhini, etraflarini halkalayan ilme susamis talebelere aktarmakta idiler.
Imam Mâlik, kendini tamamen ilme vermis bir aile muhitinde büyümüs ve çok canli bir ilmî hareketliligin yasandigi Medine'de ilim tahsil etmeye baslamisti. Böyle bir çevrede bulunmasi ona, çagin en ileri seviyesindeki alimlerden ders okuma imkânini vermisti.
Imam Mâlik önce, Kur'an-i Kerîm'i hifz etmis, pesinden de hadisleri ezberlemeye baslamis ve bilhassa annesinin tesvik ve yönlendirmeleri ile Medine'nin büyük ve meshur âlimlerinden Rabia b. Abdurrahman'in ders halkalarina katilmisti (Muhammed Ebu Zehra, Imam Mâlik, Terc. Osman Keskioglu, Ankara 1984, 30).
Daha sonra o, bir seyler ögrenebilecegi bütün âlimlerin yanina gitmeye ve onlardan hadis, sahabelerin fetvalari ve fikih konularinda istifade etmeye baslamisti.
Yüze yakin âlimden yararlanan Imam Mâlik'in yetismesinde, fikrî ve ilmî yapisinin oturmasinda, basta Abdurrahman ibn Hürmüz, Rabîa, Sihab ez-Zührî, Ebu Zinad, Yahya b. Sa'id el-Ensârî ve Hz. Ömer (r.a)'in azadlisi Nâfi'in büyük katkilari olmustur.
Ibn Hürmüz, hadis ve ser'î ilimlerde söz sahibi bir âlim olup, ayrica zamanin bütün fikrî, siyasî gelismelerini takip eden ve onlarin iç gerçeklerine nüfûz eden bir kültür genisligine sahipti. O, Imam Mâlik'e çok sey ögretir ancak, maslahata uygun görmedigi için bunlardan çok azini açiklamasina müsaade ederdi. Ibn Hürmüz, sorumlulugundan korktugu için, Mâlik'ten, hadislerin senedinde kendi adini zikretmemesini istemisti.
Imam Mâlik, Hz. Ömer (r.a) ile Abdullah b. Ömer'in fikhini ve fetvalarini, Nafi'den ögrenmisti. Ebu Davud, Malik'in Nâfi'den, onun da Ibn Ömer'den rivayetini senet yönünden en saglam olani kabul eder.
Imam Mâlik, yetisip olgunlastiktan sonra, fikihta hocasi olan Rabianin bazi görüslerini tenkit etmeye basladi. Bundan sonra o, Rabianin derslerini birakip, Zührî'nin hadis derslerine devam etti. Ancak, onun fikhî görüslerinde, Rabia'nin büyük tesiri vardir.
Bundan sonra o, Zühri'nin dersi disinda evine kapaniyor, o zamana kadar kagitlara kaydettiklerini derleyip toparlamaya çalisiyordu.
Ayrica Imam Mâlik, Cafer-i Sadik'in derslerini hiç bir zaman kaçirmazdi. Onun ilmine, zühd ve takvasina hayranlik duymakta idi. Imam Mâlik onun hakkinda; "Abdesti olmadan hadis rivayet etmez, Hz. Peygamberin adi anilinca yüzü sararirdi" demektedir.
O, Medine'nin ilmini tamamen ögrendigine iyice kanaat getirmeden ders vermeye baslamadi. Medine'de bulunan âlimlerin çogunun kendisini ders verme hususunda yeterli görmesini açiklamalarindan sonra güvenilir ravilerden aldigi hadisleri insanlara ögretmek, fetva soranlarin problemlerini halletmek ve etrafinda toplasan ögrencilere dersler vermek zorunlulugunu hissetmistir. Imam Mâlik bu konuda söyle söylemektedir: "Her aklina esen mescitte oturup ders veremez. Âlimlerden yetmis kisinin beni yeterli görmesine kadar ben, ders ve fetva vermekten kaçindim". Imam Mâlik ayrica, hocalari Zührî ve Rabia'ya, ders verip veremeyecegini sorup olumlu cevap aldiktan sonra bu ise baslamistir.
Imam Mâlik, derslerini Mescid-i Nebî'de vermeye baslamisti. Ancak sonralari idrarini tutamama (prostat) hastaligina yakalaninca mescite gelmez olmus ve derslerine evinde devam etmeye baslamistir. O, Mescid-i Nebî'de ders okuttugu zaman, Hz. Ömer (r.a)'in ders okuturken oturdugu yere oturmaya özen göstermistir. Burasi Resulullah (s.a.s)'in mescitte oturdugu yerdir. Ayrica Medine'de Abdullah b. Mesud'un oturdugu evde ikamet ederek, onlarin hatirasini zihninde canli tutmayi arzulamis ve Ashab'in yasadigi manevî atmosferi hissetmeye çalismistir.
Imam Mâlik'in dersleri, hadis ve fikhî meselelerle verdigi fetvalar seklinde cereyan ederdi. O, vuku bulmus olaylara fetva verir ve degerlendirmelerde bulunurdu. Vuku bulmamis, farazî olaylar için kesinlikle bir görüs beyan etmezdi. Bu da Islâm hukukunun en önemli özelligidir.
Hastaliginin ilk dönemlerinde, mescite namaza gelir, sonra evine dönerdi. Bir zaman sonra namazlara gelemez olmus, daha sonra cuma namazi için de evinden çikamaz hale gelmisti. Bu durumunu soranlara hastaligini, ta ölüm dösegine yatana kadar söylememistir.
Imam Mâlik, ilimde olgunlasip dersler vermeye basladiktan sonra, bilgilerini daha da derinlestirmek ve farkli fikhî görüsleri, incelikleriyle kavrayabilmek için âlimler ile iliskisini yogun bir sekilde sürdürmüstür. Hacca gelen âlimlerle görüsüp, onlarla ilim alisverisinde bulunurdu. O, büyük fakih Ebu Hanife ile de görüsür, onunla münazaralarda bulunurdu. Onlarin bu görüsmeleri gayet nezih bir sekilde cereyan eder ve herbiri digerinin fikihtaki üstünlügünü överdi. Bunun gibi o, Keys, Evza'î, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Hammad vb. çagin seçkin âlimleri ile ilmî sohbetlerde birlikte olur, onlarla bir araya gelme firsati buldugunda bunu hiç bir zaman kaçirmazdi. Imam Mâlikin yasadigi dönem, Medine'nin ilim, inceleme ve arastirmalarin odagi oldugu bir dönemdi. Bunun sebebi, Resulullah (s.a.s)'in mescidinin ve kabrinin burada bulunmasi dolayisiyla Islam cografyasinin her tarafindan, farkli fikhî ekollere mensup âlimlerin, her hac mevsiminde buraya akin akin gelmeleri idi.
Imam Mâlik ayrica, ilmini yenilemek ve asrinin diger fakihlerinin görüslerini ögrenmek için mektuplasma yolunu da kullaniyordu. O, görüsme imkâni olmayan uzak sehirlerdeki âlimlere mektuplar yazar, degisik konulardaki görüslerini sorar ve kendi degerlendirmelerini onlara iletirdi.
Imam Mâlik keskin bir zekâ ve kuvvetli bir hafizaya sahipti. Bu da ona, dinledigi hadisleri kolayca ezberleme ve fikhî konulara rahatça nüfuz edebilme imkanini sagliyordu. Hadisleri saglam ravilerden kusursuz olarak bellemis oldugu halde, bir maslahat görmedikçe hadis rivayet etmezdi. Hadis nakletmenin sorumlulugu onu sikintiya sokar ve naklettigi her hadisi için; "Onlari nakletmektense herbiri için bir kirbaç yemeyi yeglerdim" demekte idi.
Sadece Allah Teâlâ'nin rizasini kazanmak için ilim tahsil etmis, hayati boyunca takva yolunu terketmemistir. Ona göre ilim bir nurdur ve ancak husu ve takva sahibi bir kalpte yerlesebilir. Fetva verirken yavas hareket eder, iyice düsünür, soran kimseyi göndererek meseleyi tetkik ve tesbit ettikten sonra cevap verirdi. O fetva konusunda hiç bir seyin kolay olamayacagi görüsünde olup, helâl ve haram ile ilgili her meselenin zor oldugunu söylerdi. Din konusunda kimseyle tartismaya girmez, insanlar arasinda kin tohumlari ekecegi için bunu çok kötü bir davranis olarak degerlendirirdi.
Imam Mâlik, bedenen heybetli bir yapiya sahipti. Ilim ve büründügü takva elbisesi onun bu heybetine manevî bir yön katiyordu. Onun bakislarindan herkes etkilenir, insanlara büyüklük taslayan idareciler, valiler onun yaninda küçülür ve ona saygi gösterirlerdi.
Imam Mâlik'in babasi ok imalatçisi idi. Ancak, Imam Mâlik'in bu meslegi isra ettigine dair herhangi bir bilgi mevcut degildir. Kardesi hem hadis okur, hem de ticaretle ugrasirdi. Imam Mâlik'in de bir miktar sermayesi kardesi tarafindan çalistirilmakta idi. Buna ragmen onun, ögrencilik yillarinda biraz maddî sikinti çektigi anlasilmaktadir.
Imam Mâlik'in yasadigi dönem fikrî ve siyasî fitnelerin zirvesine ulastigi bir dönemdir. O, hem Emeviler, hem de Abbasiler döneminde yasamistir. Ömer b. Abdülaziz'i takdir eder ve onu ümmetin islerini hakkiyla yerine getirmeye çalisan adil bir halife olarak görürdü. Ancak o, ne tahtlarini korumak isteyen hükümdarlara taraf olmus, ne de ayaklanmalarina mesru zemin olusturmak isteyen isyanci gruplara destek vermistir. Her zaman gerçekleri yaymaya gayret göstermekle birlikte, anarsinin, müslüman kitleleri perisan ederek fitne ve fesadin yayginlasmasina sebeb olacagini düsündügü için o, isyanlari tasvip etmemistir. Bununla birlikte gayrimesru bir sekilde ümmetin basina gelen yöneticileri de onaylamamistir. Bu yüzdendir ki o, bir defasinda takibata ugramis ve Abbasiler'in ikinci halifesi Ebu Cafer el-Mansur'un Medine valisi tarafindan kendisine iskence yapilmistir. Buna sebeb olarak da, zorlama ile yapilan bey'atin geçersizligine fetva vermis olmasi gösterilir (Ebu Zehra, a.g.e., 77). Bu iskenceler sirasinda, o kirbaçlanmis ve kolu çekilmek sûretiyle sakatlanmistir.
Ancak daha sonra Mansur, bu olaydan haberi olmadigini ve bu isi yapan valisini cezalandirdigini söyleyerek ondan özür dilemis, Imam Mâlik de onu bagislamistir (Ibnü'l-Imâd el-Hanbeli, Sezerâtuz-Zeheb, Beyrut t.y., I, 290).
O, halife ve idarecilere, Hac için Medine'ye geldikleri zaman, halkin menfaati ve selâmetini gözetip hak ve adalet üzere yürümelerini ögütler, ayrica yüz yüze görüsme imkâni olmayanlara da mektuplar göndererek onlari islah etmeye çalisirdi. Bununla beraber o, emir ve hükümdarlardan daima uzak durmustur. Fakat, samimiyetine inandigi idarecileri derslerine kabul etmistir. Harun er-Resid bunlardan biridir. Harun er-Resid'in Imam Mâlik'in evindeki dersler esnasinda sultanlarin tavriyla davranmaya kalktiginda Imam Malik ona, ilmin her türlü dünya makamindan üstün oldugunu ve yücelmenin ancak ilme saygiyla mümkün olabilecegini anlattiginda tahtindan inmis ve öteki ögrencilerin arasinda onun derslerini dinlemeye devam etmistir (Ibnu'l-Imad el-Hanbeli, a.g.e., I, 29i).
Imam Malik'in hastaligi agirlasip, vefat edecegini anladiginda o zamana kadar gizledigi hastaligini ve gizleme sebebini dostlarina söyle açikliyordu: "Eger hayatimin son günleri olmasaydi size bildirmeyecektim. Benim hastaligim idrarimi tutamamamdir. Peygamberin mescitine tam abdestli olmaksizin gelmek istemedim. Rabbime sikayet olmasin diye de hastaligimi kimseye söylemedim" (Ebu Zehra, a.g.e., 286). Imam Malik, Hicrii79 yilinda Rabiulevvel ayinin on dördüncü günü vefat etmistir. Safer ayinda öldügüne dair rivayetler de vardir. Cennetu'l-Bakî mezarligina defnedilmistir (Ömer Riza Kehhâle, Mu'cemu'l-Müellifin, Beyrut, t.y, VIII, 168).
O, hem bir hadis âlimi hem de büyük bir fakihti. Onun devrinde ortaya çikan siyasî ve itikadî fitneler halkin akaidini tehdit eder hale gelmisti. Imam Malik böyle bir ortamda, Sünnet çizgisine simsiki sarilarak, insanlari sapitip delâlete düsmekten kurtarmak için var gücüyle çalismistir. Ona göre Islam'i yasamak, Resulullah'in sünnetine ve pesinden gelen Rasid Halifelerin uygulamalarina tabi olmakla mümkündür. Medinelilerin ameli onun için uyulmaya, ahad haberden daha lâyiktir. Çünkü Resulullah (s.a.s), Medine'de yasamis ve Medineliler, yasayisini ona uydurmuslardi. Dolayisi ile Medineliler'in yasayisi Sünnetin amelî sekilde rivayetidir. Bu, onun fikih usulünde de açikça görülür. Kitap ve Sünnet'ten sonra delil olarak Medineliler'in amelini alir (bk. Malikî Mezhebi Mad).
Imam Malik, imanin kalben tasdik, dil ile ikrar ve amel oldugunu söylerdi. Bu söylediklerini Kur'an'a ve hadislere dayandirirdi. Yine hakkinda ayet bulundugu için imanin artabilecegini söyler, eksilmesi hakkinda susardi. Kader, büyük günah, Kur'an-i Kerim'in mahluk olup olmadigi ve ru'yetullah konularinda sahih Ehli sünnet ulemâsi ile ayni görüsleri paylasmaktadir. Yalniz, o, Ebu Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a)'in fazilet siralamasindaki üstünlüklerini kabul ettigi halde, Hz. Ali (r.a) hakkinda, diger âlimlere muhalefet etmis, onu Hulefâ-i Râsidînden saymamistir. Buna sebeb olarak da, hilâfeti isteyenle istemeyenin bir olamayacagini gösterirdi.
Imam Malik'in fikhi, ögrencileri tarafindan hazmedilip daha onun sagliginda Misir basta olmak üzere Kuzey Afrika'da yayilmaya baslamis, oradan da Endülüse ulasmistir.
Imam Malik'in ilimdeki büyüklügü hakkinda onun önünde diz çökmüs ve ilminden feyz almis büyük fakîh Imam Safiî söyle demektedir: "Malik, Allah Teâlâ'nin, Tabiinden sonra kullarina karsi hüccet olarak gönderdigi bir insandir" (Suphi es-Salih, Hadis Ilimleri ve Hadis Istilahlari, Terc. Yasar Kandemir, Ankara 1981, 330).
Hayati boyunca Medine'den baska bir yere gitmeyen Imam Malik, Resulullah (s.a.s)'e olan asiri sevgi ve saygisindan dolayi, Medine'de bir defa olsun at sirtinda dolasmamistir.
Muvatta'i:
O bir çok kitap tedvin etmis olup, bunlar arasinda en önemlisi Muvatta adli eseridir. Imam Malik bu kitaba Hicaz'in en saglam ravilerinin hadislerini almaya özen gösterdi. Ayrica sahabe sözlerine ve Tabiin fetvalarina da yer vermistir.
Hadis külliyati içerisinde ilk tedvin edileni Muvatta'dir. Istisnalari olmakla birlikte, bu zamana kadar çesitli sebeplerden dolayi hadislerin yazilmasi tasvib edilmiyordu. Hadisler, kendilerini bu yola adamis muhaddislerin hafizalarinda muhafaza ediliyordu. Ancak bir zaman sonra, bir takim insanlar, menfaatlerini veya firkalarinin hakliligini ispatlamak vb. sebeblerden dolayi hadis uydurmaya baslayinca, sahih hadislerin yazilarak tesbit edilmesi zarureti ortaya çikti. Bu durumu Sihab ez-Zuhri; "Dogu tarafindan, duymadigimiz hadisler gelmeye baslamasaydi ne bir hadis yazar, ne de yazilmasina izin verirdim" sözüyle açikliga kavusturmaktadir.
Ömer b. Abdülaziz, muhtemelen âlimlerle istisare ederek, hadislerin tedvin edilmesini, valilerine gönderdigi talimatlarla resmen emretmisti. O, âlimlerin ölümleriyle ilmin ve hadislerin kaybolmasindan endise etmekteydi. Ilk olarak böyle bir ise girisip, Halifenin istegini yerine getiren, Imam Malik'in hocasi Sihab ez-Zûhrî olmustur. Fakat, Ömer b. Abdulaziz, arzuladigi tedvin isinin sonuçlarini göremeden vefat etmisti.
Mansur isbasina geçince, o da Ömer b. Abdulaziz gibi, Medine ilminin toplanip tedvin edilerek, yaziyla muhafaza altina alinmasi için çalismalar yapilmasini istedi. Ancak o, selefi Ömer b. Abdulaziz gibi bütün eyaletlerdeki ilimlerin derlenip toparlanmasini düsünmemis, sadece Medine'deki hadislerin ve fikhî görüslerin tedvinini istemisti. Mansur'un böyle bir ise girismesinin sebebi âlimlerin ölümleriyle ilmin zayi olmasi endisesinden kaynaklaniyordu. Onun düsüncesi tamamen idarî maksatlara yönelik olup, ülkenin her tarafindaki mahkemeleri ve yargiyi birlestirerek tevhid-i kaza'yi gerçeklestirmek istiyordu. Imam Malik onun, Medine'nin ilmini tedvin etme istegini yerine getirdiginde ortaya Muvatta adli eseri çikmisti. Ancak Imam Malik, Mansûr'un, ülkenin her tarafindaki insanlarin Muvatta'a uymalarini saglamak istegine kesin bir tavirla karsi çikmisti. Bu da gösteriyor ki, onun Muvatta'i kaleme almasinin yegâne sebebi, Mansur'un bu yoldaki arzusu degildir. O, Medine'deki sahih hadisleri, sahabe sözlerini ve Tabii'nin fetvalarindan tercih ettiklerini toplayarak onlarin unutulup gitmesini önlemek ve sonraki nesillere saglikli bir sekilde intikal etmesini saglamak istemistir. Mansûr'un istegi bu konuda ancak tesvik edici bir rol oynamis olabilir. Zira o, daha sonra gelen Mehdi'nin ve Harun er-Resid'in, Mansur'un istegine benzer taleplerini de ayni sekilde reddetmistir.
Imam Malik onlara söyle diyordu:
"Ashab-i kiram fer'î meselelerde ihtilâf ettiler ve onlar bu ihtilâflariyla birlikte her tarafa dagildilar. Herkes kendine göre isabetlidir. Ulemânin ihtilâfi ümmet için bir çesit rahmettir. Her biri kendince sahih olana uyuyor. Hepsi hidayet üzere olup, sadece Allah Teâlâ'nin rizasini istemektedirler" (Ebu Zehra, a.g.e., 218).
Imam Malik, hadisleri çok titiz bir tenkit süzgecinden geçirdikten sonra rivayet ederdi. Rivayet ettigi hadisleri sürekli arastirir; ravide bir kusur bulur veya hadis saz çikarsa onu hemen terkederdi. Muvatta'i ilk yazdiginda on bine yakin hadisi rivayet etmis olmasina ragmen, her sene onu tetkik ederek bir kisim hadisleri çikarmis, neticede Muvatta oldukça küçülmüstü. Onun bu durumunu bazi ögrencileri söyle dile getirirlerdi; "Herkesin ilmi çogalip artiyor; Malik'in ilmi ise noksanlasip eksiliyor" (a.g.e., 221). Bu, onun ilmi naklederken ne kadar titiz davrandigini göstermektedir.
Görüldügü gibi Muvatta'da bulunan hadisler çok sayida hadis arasindan süzülerek seçilmistir. Bu yüzden hadis tenkidcileri ondaki hadisleri istisnalar hariç sahih kabul etmektedirler.
Muvatta'i, Kütüb-i Sitte'nin altincisi olarak kabul edenlere göre derece itibariyla Sahihayn'dan sonra gelmektedir.
Ancak, bir kisim muhaddisler, ondaki mürsel hadislerin ve Tabiin fetvalari ve fikhî görüslerin çoklugunu ileri sürerek Muvatta'in daha çok bir fikih kitabi oldugunu söylemislerdir (Sûphi es-Salih, a.g.e., 99).
Imam Malik'in, Peygamber (s.a.s), Ashab ve Tabiinden yaptigi rivayetlerin sayisi bin yedi yüz yirmi kadardir. Ibn Hacer, Muvatta'i sahih kabul eder. Ibn Hazm, Muvatta'daki bes yüz hadisin müsned, üç yüz hadisin de mürsel oldugunu ve yetmis civarinida da Malik'in bizzat onlarla amel ermeye terketmis oldugu hadis âlimlerinin zayif olarak degerlendirdigi diger bazi hadislerin bulundugunu söylemektedir (Ebu Zehra, a.g.e., 227).
Âlimler arasinda, Muvatta'daki hadislerin sihhat dereceleri hakkinda muhtelif görüslerin bulunmasina ragmen, Malikîler Muvatta'in tamaminin sahih oldugunu kabul etmektedirler. Zira onlar Muvatta`daki mürsel, mu'dal ve munkati' hadisleri, muttasil senetlere baglamak için gayret göstermisler; senedi, Malik'in rivayetinden muttasil olmayanlari da baska sika ravilerle muttasil olarak tesbit etmislerdir. Onlarin hiç bir yolla muttasil senet bulamadiklari hadisler sadece dört tanedir. Bu durum, Imam Malik'in mürsel, mu'dal ve munkati, olarak naklettigi hadislerin baska tariklerle müsned olarak nakledildiklerini ve dolayisiyla Muvatta'in sahih hadis kitaplarindan biri oldugunu ortaya koymaktadir.
Imam Malik, Muvatta da bes yüz doksan kadar kimseden rivayet etmektedir. Ashabdan rivayet ettikleri, yüz seksen besi erkek, yirmi üçü kadin olmak üzere iki yüz sekiz; Tabiinden olanlar ise, kirk sekiz kisidir.
Muvatta'i rivayet edenler, Imam Malik'in talebeleri olup, Kadi Iyad bunlarin altmis kisi olduklarini tesbit etmistir (a.g.e., 229).
Bu gün elde bulunan Muvatta biri Ebu Hanife'nin talebesi Imam Muhammed'in rivayeti, digeri de Malik'in talebesi, Endülüslü Yahya b. Leysî el-Berberî'nin rivayet ettikleri nüshalara göre basilmistir.
Muvatta, Malikî fikhinin temel kaynagi olup, Imam Malik'in fikihta takip ettigi usul ondaki tertipden açikça anlasilmaktadir. O, Muvatta'da fikhî bir konuyla alâkali hadisi alir, sonra Medineliler'in o konudaki uygulamalarina temas eder, pesinden de Tabiin ve diger fukahanin görüslerini zikreder. Eger bunlarda bir açiklama bulamazsa o zaman sahih olarak bildigi hadislerin ve sair fetvalarin isigi altinda kendi reyiyle ictihad eder, meseleyi çözüme kavustururdu. Imam Malik, ayni zamanda hadis ravilerini arastirip, onlarin adalet, hifz ve zabttaki durumlarini inceleyerek bir tedkik ve tenkit süzgecinden geçiren ilk kimse olma ünvanina da sahibtir (a.g.e., 2i9).

 

 
 
 
 
 
 
Bu mezhep, Ebu Mansur el-Matüridî diye meşhur olan «Muham-med b. Muhammed b. Mahmud»'a nisbet edilmektedir.
Mfttürîdi, Semerkant'da, «Matürid» mahallesinde doğmuştur. Hicri 333, Miladi 914 de vefat ettiği tesbit edilmiştir. Hicri üçüncü yüzyılın son üçtebirinde ihnini -tahsil etmiştir. Yani Mutezilelerin, Hicri 3. yüzyılın ilk üçtebirinde fıkıh ve hadis âlimlerine kötü mua­melelerinden dolayı halkın nefretini kazandıkları ve gazaplarına uğ­radıkları bir dönemde ilmini tahsil etmiştir.
Matürîdi'nin, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemek­tedir. Ancak Hicri 3. yüzyılın ortalarında doğduğu anlaşılmaktadır. Matürîdi'nin, Hanefî fıkhını ve ilm-i kelâmı Hicrî 268 de vefat eden Yahya el Belhi'den okuduğu, kesinlikle sabittir.
Matürîdi'nin memleketi fıkıh ve usul-i fıkıh dallarında tartışma ve münazaraların çokça yapıldığı bir memleketti. Hanefî fıkıhçıîarı ile Şafiî fıkıhçıîarı arasında münazaralar yapılırdı. Öyleki, matem­ler esnasında dahî mescitlerde bu tip münakaşalar yapılırdı.
Fıkıh ve hadis âlimleriyle, Mutezilîler arasında fikri savaşlar şid­detlenince, fıkıh ve usul-i fıkıh sahalarında tartışmalar yapıldığı gi­bi, bu defa tartışmalar ilm-i kelâm sahasına kaydı. îşte Matüridi, ak­li düşüncelerle elde edilen neticeler sayesinde yai ısların kazanıldığı böyle bir ortamda yaşadı.
Matüridi, Hanefî mezhebindendi. Bunun ilm-i kelâmda geniş araştırmaları yanında, fıkıh ve usul-ü fıkıh dallarında da geniş araş­tırmaları vardı. îlm-i kelâm ile, fıkıh ve hadis âlimlerine yardım et­ti. Fakat Matüridi, hernekadar Eş'ari'nin vardığı neticelerin tama­mında olmasa dahi, çoğunda onunla birleşmiş ise de, onun metodun­dan başka bir metod izlemiştir. înşallah bu hususu ilerde daha açık olarak izah edeceğiz.
Hanefi âlimlerinin çoğunluğu, İmam Matürîdi'nin varmış olduğu neticelerin, Ebu Hanife'nin, inanç hususunda tesbit ettiği neticelerle tam olarak birleştiği görüşündedirler. Ebu Hanife (R.A.)'nin üm-i kelâm dalında da geniş araştırmaları bulunmaktadır. Bu ilim dalın­da da parmakla gösterilecek kadar meşhurdu. Bunu, bizzat kendi­sinin ifade ettiği de anlatılmaktadır. Ebu Hanife'nin, itikadi mese­lelerde tartışmak için yirmi iki defa Basra'ya yolculuk yaptığı riva­yet edilmektedir. Bu da, kendisini, tamamen fıkhı incelemelere ver­mesinden öncedir. Ebu Hanife'nin, eski araştırmalarından tamamen ayrıldığı söylenemez. Özellikle, İslâm inancını söküp atmak isteyen zındıklar ve benzerleri, Ebu Hanife'nin döneminde fikrî sapıklıkla­rı yaymayı teşvik ediyorlardı. Ebu Hanife'den bu ilim dalında küçük risaleler kalmıştır. Bu risalelerdeki malumatların, Ebu Hanife'ye ait olduğunda şüphe yoktur. Hernekadar bu risalelerin kim tarafından te'lif edildiği âlimler arasında münakaşa konusu olsada... Bu risale­lerden bir kısmı şunlardır:
— el-Fıkhul Ekber
— el-Fıkhul Ebsad
— Risaletu Ebi Hanife ila Osman el-Bettî
— Vasiyyet-i Ebu Hanife litilmizihi Yusuf b. Halid es-Semtî
— Kitabul ilm, berren ve bahren ve sarkan ve garben ve bu'dan ve kurba.
Bu risalelerin bütününden, ortaya atılan şu meseleler hakkın­da, Ebu Hanife'nin, kendisine mahsus müstakil bir görüşü bulundu­ğu neticesine varılır. Bu meseleler, Allah Tealâ'nm sıfatlan, imanın mahiyeti, Allah'ı bilmenin, akıl ile mi, yoksa nakil yoluyla mı gerekli olduğu meselesi? İnsanın yapmış olduğu işlerin, kendiliğinden iyi ve­ya kötü olup olmaması, Allah Tealâ'nm, bütün mahlukat üzerinde­ki mutlak hakimiyetini kabul etmekle beraber, kulun fiilinin, kulun kendisine nisbetinin derecesi, kaza ve kader meselesi ve benzeri me­selelerdir.
Iraklı fıkıh âlimlerinin hocası, İmam Ebu Hanife'den nakledilen bu görüşlerle, Ebu Mansur el-Matürîdî'nin, kitaplarında tesbit ettiği görüşler arasında ilmi bir karşılaştırma yapıldığı zaman, bu dü­şüncelerin, aslında birleştikleri ortaya çıkar. Bu nedenle âlimler, İmam Matürîdî'nin görüşlerinin, Ebu Hanife'nin, inanç hususunda­ki görüşlerinden kaynaklandığını ve Ebu Hanife'nin görüşlerinin esas olduğunu anlatmışlardır.
Irak âlimleri, çevrelerinde bulunan Şam âlimleri ve benzerleri, Ebu Hanife'nin fıkhı görüşlerini teferruatı andırmaya girişmişler, onun, itikad hakkındaki görüşlerine ise, önceleri yanlarında bulu­nan, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşleriyle, daha sonra da   İmam
Eş'ari'nin bu husustaki görüşleriyle yetinerek pek önem vermemiş­ler. Fakat, Maveraünnehr âlimleri, fıkhî görüşlere çok önem vermele­riyle birlikte,. Ebu Hanife'nin, itikad hakkındaki görüşlerine de özel bir itina göstermişler; bu görüşleri şerh etmeye, bunlar üzerinde yo­rumlar yapmaya ve bunları aklî delillerle ve mantıki kıyaslarla des­teklemeye çalışmışlardır.
Matürîdî, kendi görüşleriyle Ebu Hanife'nin görüşleri arasında­ki irtibatı araştırmayı bize bırakmıyor, bizzat kendisi, Ebu Hanife'­nin şu kitaplarını rivayet ettiğim söylüyor. Bu kitaplar; «Fıkhul Ebsat, Risale ileîbetti, el-Âlinı vel Müteallim, Vasiyyetü Ebu Hanife li .Yusuf b. Halid» adlı kitaplardır.
Matüridi bu kitapları, Ebu Nasr Ahmet.b. el-Abbas el-Eyadî'den, Ahmed b. îshak el-Cürcani'den ve Nasr,b. Yahya el-Belhi'den riva­yet ettiğini, bu zatların da bu kitapları, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî'nin talebesi, Ebu Süleyman Musa el-Cürcanî'den rivayet ettik­lerini, Ebu Süleyman'ın da bu kitapları, Ebu Hanife'nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî'den rivayet ettiğini anlatır.
«İşârâtül Meranı» adlı kitabın sahibi, bu rivayet silsilesinin so­nunda şöyle der: Matüridi, bu temel kaynakları, kendi kitapların­da kesin delillerle tahkik etmiş ve bunları, açık delillere dayandıra­rak, sağlam bir şekilde detayîandırmıştır.
Dostumuz, merhum, Zahidüî Kevseri «İşâratül Meram» adlı ese­rin mukaddimesinde şunları söyler: «Maveraünnehr ülkeleri, heva ve heveslerden. ve bidatlardan uzaktı. Çünkü bu memleketlerde, in­sanlar üzerinde istisnasız .bir tesir ve hakimiyeti vardı. Orada bulu­nanlar, hadisleri    nesilden nesiîe naklederlerdi.    Nihayet, «îmamül Hûda» diye tanınan, ehl-i sünnet imamı, Ebu Mansur Muhammed el-Mafrüridî ortaya çıktı. Kendisini, bu meseleleri tahkik etmeye ve delillerini tedkik etmeye vakfetti.    Böylece, hem aklı   hem de şer'i memnun edecek eserler yazdı. Buradan anlaşılıyor ki, Ebu Mansur el-Matüridî, itikad hakkındaki görüşlerini, Ebu Hanife'den rivayet ettiği bu risalelerde naklçdilen fikirlere dayandırmış ve bunları da­ha da detaylandıranş, açıkça izah edilmeyen hususları da izah edi­len hususlar ışığında geliştirmiştir. Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-'di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır.    Bu kitaplardan
bir kısmı şunlardır:
Tevilül Kur'an Me'haz eş-Şeraya
— Kitab el-Cedel
— El Usul fi Usul ed-Din
— El-Makalât fil Kelâm
— Kitab el-Tevhîd
— «Ka'bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı
— «Kâ'bî'nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye
— Ebu Muhammed el-Bâhüî'nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye
— Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye
— Karamitaya Reddiye.
Bir kısım âlimler, Matârîdî'nin, Ebu Hanife'ye nisbet edilen “Fıknul Ekber» adlı kitaba şerh yazdığını söylemişlerse de ilmi inceleme­ler neticesinde bu şerhin, meşhur Hanefi fıkıhçısı Ebu el-Leys es-Semerkandi ait olduğunu ortaya koymuştur.[1][1]
 
Matürîdî'nin Metodu Ve Görüşleri[2][2]
 
 
Ebu Mansur el-Matüridi ile Ebu el-Hasan el-Eş'ari ayni devirde yaşamışlardır. Herbiri, diğerinin gerçekleştirmek istediği gayeyi ger­çekleştirmeye çalışıyordu. Ancak, îmam Eş'ari, hasımlarının bulun­duğu bölgeye daha yakındı. Evet, İmam Eş'ari, Muteziliîerin vatanı ve türedikleri yer olan Basra'da bulunuyordu. Fıkıh ve hadis âlinıîe-riyle Mutezilîler arasındaki fikri savaş, Basra'nın da bağlı bulundu­ğu Irak bölgesinde cereyan ediyordu. Ebu Mansur el-Matüridi ise, savaş alanından uzaktı. Fakat bu savaşın yankısı, bulunduğu böl­geye de ulaşıyordu. Maveraünnehr ülkelerinde de Iraklı mutezilîle-rin sözlerini durmadan tekrarlayan Mutezilîler bulunuyordu. Matüridi bunlara karşı koyuyordu. Matürîdi ile Eş'arî'nin karşılaştıkları hasım aynı olduğu için, her ikisinin de vardığı neticeler birbirine ya-kmdı, fakat birbirinin aynı değildi. Birçokları, Eş'ari ile Matürîdi'nin, aralarındaki ihtilafın büyük olmadığını sanmışlardı. Hatta, Şeyh Muhammed Abduh «el-Akaidül Adudiyye» adlı eserin yorumunu yapar­ken, Matüridi ile Eş'ari'nin arasındaki ihtilafın on meseleyi aşma­yacağını ve aralarındaki ihtilafın, gerçekte bulunmayıp, dış görünüş­te bulunduğunu söylemiştir.
Ancak, Matürîdi'nin ve Eş'arî'nin görüşleri son şekilleriyle, de­rince incelendiği vakit, her -iki imamın düşünceleri ve varmış olduk­ları neticeler arasında farkların bulunduğu ortaya çıkar.
Şüphesiz ki, her iki imam da Kur'an-ı Kerim'in kapsadığı inanç meselelerini, akılla ve mantıkî delillerle ispat etmeye çalışıyordu. Ve Kur'an-ı Kerim'in getirdiği itikadı meselelere bağlı kalıyorlardı. Ancak, bunlardan biri, akla, diğerinden daha fazla önem veriyordu. Meselâ; Eş'ariler, Allah Tealâ'yı bilmenin, nakil yoluyla vacip oldu­ğunu kabul ederken, Matürîdî'ler, Etiu Haaıife'nin metoduna uyarak, Allah'ı bilmenin akıl ile vacip olduğunu söylemişlerdir. Eş'ari'ler, şer'an bir delil olmadıkça eşyanın akıl. ile idrak edilebilecek bir iyi­liği bulunduğunu kabul etmezler. Matürîdî'ler ise, eşyanın, akıl ile idrak edilebilecek, kendiliğinden bir iyiliğe sahip olduğunu kabul et­mişlerdir.
İşte bu çeşit ihtilafları birçok meselelerde bulabiliriz. Bu sebep­le şu niteceye varırız ki; Matürîdi'nin metodunda, israfa kaçmaksızın ve tökezlemeksizin, akim büyük bir otoritesi bulunmakta, Eş'arîler ise, nakil ile bağlı kalmış, nakli delilleri geçmişteki uygulamalar­la desteklemişlerdir. Öyle ki, araştırıcı bir kişi, Eş'arilerin, fıkıh ve hadis âlimleriyle, Muteziliîerin arasında orta bir yol tuttuklarını, Matürîdî'lerin ise, Eş'ariler ile Mutezilîler arasında bir yol izlediklerini görür.
Müslümanların, mü'min olduklarında ittifak ettikleri şudört fırka­nın bir meydanda bulundukları kabul edilecek olursa, meydanın bir ucunda Mutezile, diğer ucunda hadis âlimleri, ortanın Mutezile, ta­rafında Matürîdiler, hadisçiler tarafında ise Eş'ariler görülür.
Matüridi, serî delillerin irşadıyîa akla dayanır, aklî araştırma­nın gerekli olduğunu söyler. Böylece, naklî delillere dayanmayı, ger­çeği, naklî delillerden çıkarmayı ve akim, hataya düşüp sapacağın­dan korkarak, nakli delillerden başkasına başvurulmamasını gerek­li gören fıkıh ve hadis âlimlerine muhalefet etmiştir.
Matüridi, «Tevhid» adlı kitabında bu hususa cevap vererek şöy­le demiştir: Bu iddia, şeytanın, hatıra getirdiği bir kuruntu ve ves­vesedir. Aklî araştırmayı inkâr edenin, akli araştırmayla elde etti­ği delilden başka bir delili yoktur. Bu da, bu gibi insanlara, aklî araş­tırmanın zorunlu olduğunu söylemeye mecbur kılar. Bunlar, akli araştırmayı nasıl inkâr edebilirler? Halbuki Allah Tealâ kullarım, aklî araştırmaya davet etmiş ve onlara düşünmeyi ve muhakeme etmeyi emretmiş, onları öğüt ve ibret almaya mecbur kılmıştır. Bu da, aklî araştırmanın ve düşünmenin, ilmî kaynaklardan biri ol­duğuna dair delildir.
Görülüyor ki Matüridi, Akaid ilmini öğrenmek hususundaki ih­tilafın tam esasına temas ediyor. Akaid ilmini öğrenmenin tek kay­nağı nakil midir, yoksa, naklin yanında akıl da diğer bir kaynak mı­dır? sorusuna, naklin kaynak olduğunu kabul ettiği, bunun yanın­da, aklın da bir kaynak olduğu şeklinde cevap verdiği görülür.
Ancak, Matüridi, aklı, bilgi kaynaklarından biri kabul etmesi­ne rağmen, aklın sapıklığa düşeceğinden korkmaktadır. Fakat, bu korku onu, fıkıh ve hadis âlimleri gibi akli araştırmayı men etmeye götürmüyor, aklî araştırmanın yanında nakle dayanılmasını ileri sü­rerek sapma ihtimaline karşı birtakım tedbirler almaya ve ihtiyatlı davranmaya sevkediyor.
Evet, Matüridi şöyle der: «Kim, nakli delillere dayanıp ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini reddederse, o, Hesuiu Allah'dan bir işaret olmadan eksik ve sınırlı aklıyla, insanın aklından gizli kalan mese­lelerin mahiyetini bilmeye ve ilâhi hikmetlerin tümünü kuşatmaya kalkışırsa, o kimse, akla zulmetmiş olur. Ve ona taşıyamiyacağı bir yükü yüklemiş olur.» Bu sözlerden şu netice çıkarılır: Matüridi, nak­le ters düşmeyen hususlarda, akim vereceği hükümleri kabul eder. Şer'a muhalif düşen aklî hükümlerde ise, şer'a boyun eğmenin ge­rekliliğini kabullenir.
Matürîdi'nin, Kur'an-ı Kerim'i tefsirde kılavuzu, «nakli deliller­le yardımlaşarak aklî delillere başvurmanın gerekli olduğu- prensi­bidir. Matüridî, Kur'an-ı Kerîm'i tefsir ederken, müteşabih âyetleri, müteşabih olmayan âyetlere göre izah eder. Müteşabih olanları, mü­teşabih olmayanların ifade ettikleri mânânın ışığı altında tevil et­meye çalışır. Bir müminin aklî tevile gücü yetmiyorsa, bundan vaz geçmesinin daha doğru yol olduğunu söyler. Matüridî, mümkün ol­duğu nisbette, Kur'an-ı Kerim'i yine kendi âyetleriyle tefsir etmeye çalışır. Çünkü Kur'an'm âyetleri birbiriyle çatışmaz. «... Eğer Kur'an, Allah'dan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, O'nda. birbirine zıt olan şeyler bulurlardı.»[3][3]
Bu metod, Matüridi'yi, aklî metodları bakımından bazan Mutezililerle birleşmeye sevketmiş, birçok yönlerde ise onlara muhalefet etmesine sebep olmuştur. Matüridî ile Mutezililer, aklî araştırma yap­manın gerekliliği, Allah'ın akıl ile bilinmesinin gerekliliği, eşyanın, iyi veya kötü olduğunun akîen bilinebileceği hususlarında aynı görüştedirler.[4][4]
 
 
Daha önce de anlattığımız gibi, Matüridî'nin görüşleri, H. 3. yüz­yılın başlarında, birbirleriyle ihtilâf eden Mutezililerle fıkıh ve ha­dis âlimlerinden, mutezilîlere daha yakındı. Bu sebeple, dostumuz, merhum Zâhidül Kevseri'nin şu sözü yerindedir: «Eş'ariler, Mutezile ile hadis âlimleri arasında bir yol tutmuş, Matüridiler ise Mutezile ile Eş'arîler arasında bir yol izlemiştir. Hakkında nass bulunmayan bütün temel meselelerde, nakli delillerin yanında aklî görüşlerinin bulunduğu açıkça görülür. Matüridî, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, varmış olduğu neticelerin çoğunda Eş'arî ile ittifak etmiş fakat bazılarında da ona muhalefet etmiştir. Şimdi ise hangi hususlarda ittifak edilip edilmediğini de açıklayarak, Matürîdi'nin, topluca gö­rüşlerine, kısaca bir göz atalım.
a) Matüridî, Allah'ı bilmenin gerekli olduğunu idrak etmenin aklen mümkin olacağı görüşündedir. Nitekim, Allah Tealâ; Kur'an-ı Kerîm'in bir çok âyetlerinde, bakıp düşünmeyi emreder. İnsanlara, göklerin ve yerin hükümranlığına bakmayı emreder.    Allah Tealâ insanları, akıl doğru yola yönelir, heva ve hevesten ve taklitten uzak kalırsa, Allah'a iman etmeye ulaşabileceğine ve onu tanıyabileceği­ne dair uyarıyor.
Akıl ile Allah'ı bilmeye çalışmak, Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinin hükümlerine uymak demektir. Buna mukabil aklî araştırmayı bırak­mak, Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini ihmal etmek olur. Aklı, Allah'ı bilmek için bir vasıta kabul etmemek, Allah Tealâ'nın, akli araştır­maya bağladığı neticeleri hiçe saymak demek olur. Eğer, Allah'ı bil­mek, bakıp araştırmaya bağlı olmasaydı, Allah Tealâ'nın, bakıp araş­tırmanın neticeleri olduğunu beyan ettiği şeyler reddedilmiş olur.
Ancak, Matüridî aklın, yalnız başına Allah'ı bilebileceğini kabul etmesine rağmen kulların mükellef oldukları hükümleri bilemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da Ebu Hanife (R.A.)'ın görüşüdür.
Bu, Mutezilenin görüşüne yakın bir görüştür. Ancak, iki görüş arasında çok ince bir fark vardır. O da şudur:
Mutezile, Allah'ı bilmenin, aklen gerekli olduğu görüşündedir. Matüridîlerse, bu görüşü aynen kabul etmezler. Allah Tealâ'yı bilme­nin gerekliliğinin akıl ile mümkün olabileceğini, ancak kesin olama­yacağım söylerler. Allah'ı bilmenin gerekliliğinin, ancak, bu gerek­liliği icadedecek bir güç tarafından meydana getirilebileceğini kabul ederler. O güç de, Allah'dır.
b) Matüridi mezhebi, varlıkların, kendiliklerinden kötü olabi­leceklerini ve insan aklının, birtakım varlıkların iyi veya kötülükle­rini bilebilecek güçte olduğunu söylerler.
Matürîdîkre göre, sanki varlıklar üç kısma ayrılmaktadır:
— İnsan akimin, tek başına, iyi olduklarını bilebileceği varlıklar.
— İnsan aklının, tek başına kötü olduklarını bilebileceği varlık­lar.
— İyi veya kötü oldukları gizli olup, aklen bilinemiyen ve an­cak Allah'ın bildirme siyle iyi veya kötülüğü anlaşılan yarlıklar.
Daha önce de Ebu Hasan el-Eş'arî'nin hocası Ebu Ali el-Cübbaî'-den naklettiğimiz gibi, Mutezililer de varlıkları böyle bir tasnife tâ­bi tutarlar. Fakat Matürîdîler, Muteziîîlerin, bu ayırımla varmış ol­dukları neticeleri kabul etmediler. Mutezililer, bu ayırımla şu neti­ceye varmışlardır:
Akıl, birşeyin iyiliğini idrak ederse, aklın emriyle o şeyi yapmak gereklidir. Buna mukabil, akıl, birşeyin kötülüğünü anlarsa, o şey, yasaklanmış olur. Matüridî, aynı yoldan yürümemiş, İmam Ebu Hanife'ye uyarak şunları söylemiştir. «Akıl, birşeyin, ne olduğunu id­rak edebilse de, o şeyin, yapılıp yapılmaması, ancak, hikmet sahibi olan Allah'ın emriyle bilinir. Çünkü akıl, tek başına, dinî emir ve yasakları bilemez. Zira, dini emir ve yasaklan ancak Allah Tealâ koyar.
Matürîdî'nin, kabul ettiği bu görüşe, îmam Eş'arî katılmamak­tadır. Çünkü Eş'arî, varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olduk­larını kabul etmez. Eşyanın, ancak Allah'ın emri veya yasağıyla iyi veya kötü olduğunun anlaşılabileceğini söyler. Ona göre, bir şey Al­lah'ın emrettiği için iyidir. Başka bir şey de, Allah yasakladığı için kötüdür.
Görülüyor ki, Matürîdî mezhebi, Mutezile ile Eş'arî'nin ortasındadir.
c) Matüridî metodunun, Eş'arî ve Mutezile metodundan ayrıl­dığı üçüncü bir nokta da, Allah Tealâ'nm, yaptığı işlerdir.
— Eş'arîler, Allah Tealâ'nm yapmış olduğu işlerin sebebi sorul­maz. Çünkü Allah Tealâ Kur'an-ı Kerîm'inde; «Allah, yaptıklarından dolayı sorguya çekilemez.»[5][5] buyurmaktadır, derler.
— Mutezile, «Allah Tealâ, yaptığı şeyleri bir kısım maksat ve gayelerle yapar. Çünkü O, hikmet sahibidir. O'ndan, gelişigüzel bir iş meydana gelmez. Bilakis,, herşeyi bir plana bağlamıştır.» derler. Ve bundan şu neticeye varırlar: Allah Tealâ'nm, iki şeyden, iyisini ve iki iyi şeyden daha iyi olanını yapması kendi üzerine gereklidir. Çünkü varlıkların, kendiliklerinden iyi veya kötü olmaları ve, Allah Tealâ'mn hikmetsiz hiçbirşey yaratmaması şunu gerektirir: Allah Tealâ'nın, iyi olmayan birşeyj emretmesi, veya iyi olan bir şeyi yasaklaması, imkânsızdır. O halde, Allah Tealâ'nm, iki şeyden iyi ola­nını yapması ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapması, onun üzerine vaciptir.
— Matürîdî'nin, her iki guruba, muhalefet eden bir görüşte ol­duğu görülür. Matüri.di, Allah Tealâ'nm, boş davranışlardan uzak olduğunu ve yaptığı işlerin bir hikmete dayandığını, çünkü Allah Tealâ'nın, kendi kendini sıfatlandırdığı gibi hikmet sahibi ve herşe­yi bilen bir zat olduğunu söyler.
Matüridi şöyle der: «Allah Tealâ koymuş olduğu hükümlerde ve yapmış olduğu işlerde bu hikmetini murad eder. Fakat, Allah Te­alâ bu hikmetini dilerken, buna mecbur edilmiş değildir. Çünkü O, mutlak bir iradeye sahiptir. Dilediğini yapandır. Bunun için, Allah Tealâ'mn, iyi olan birşeyi veya daha iyi olan bir şeyi yapmasının, onun için gerekli olduğu söylenilemez. Çünkü birşeyin yapılmasının gerekli oluşu, serbest iradeyi ortadan kaldırır. Başkasının, Allah Te­alâ'nm üzerinde bir hakkı olduğunu icabettirir. Halbuki, Allah Tea­lâ bütün yaratıkların üstündedir. Yaptıklarından hesaba çekilemez. O'nun üzerine, bir şeyin vacip olduğunu söylemek, O'nun hesaba çekilebileceğini gerektirir. Allah Tealâ bundan çok uzaktır, çok yü­cedir.
Şurası bir gerçek ki, bu mevzuda Matüridî ile Mutezile arasında­ki anlaşmazlık, temelde bir anlaşmazlık olmayıp, sadece, temel dü­şünceyi ifadede ihtilaftır. Çünkü temel düşünce-, Allah Tealâ'nın iş­lerinin, dilediği ve takdir ettiği bir hikmete binaen olduğu ve Allah Tealâ'nın, boşuna bir iş yapmayacağıdır.
Fakat Mutezililer, bu temel düşünceyi ifade ederken, Allah'ın böyle yapmasının, Allah'ın üzerine vacip olduğunu söylemişler. Ma­türîdîler ise, bu şekilde ifadeyi kabul etmemişlerdir. Çünkü, Matilrîdîlere göre bir şeyin yapılmasının gerekli olduğunu- söylemek, o şeyin yapılmasından önce, hükmünün var olmasını gerektirir. Hal­buki, Allah Tealâ'nın yaptığı işlerin, bir hikmete göre olduğuna hü­küm verme, işin meydana gelmesinden önce değil, sonradır.
Ancak, Mutezile ile Eş'arüer arasındaki ihtilaf, düşüncenin özün­dedir. Bu ihtilaf, «İyilik ve kötülük, varlıkların kendisinde midir? Yoksa Allah'ın bildirmesiyle mi bilinir?» meselesinden kaynaklan­maktadır.
Eş'ari ile Matüridîler arasında, Allah Tealâ'nm yaptığı işleri ve yaptığı işlerde hikmet arama hususundaki ihtilafları, beklenmedik birtakım fer'İ meselelerde dahi ihtilaf etmelerine yol açmıştır.
Eş'ariler, «Allah Tealâ'nm, insanları, hiçbirşeyle mükellef tut­madan yaratabilirdi. Yaratılanları mükellef tutması, Allah Tealâ'nm bir iradesidir. Dilerse başka birşey de murad edebilir.» derler.
Matüridüerde; «Allah Tealâ, yaratılanları mükellef tuttuğu şey­leri dilediği bir hikmete binaen murad etmiştir. Allah Tealâ, diledi­ği ve kararlaştırdığı hikmetten başkasını murad etmez.» demişlerdir.
Bu sebeple;
— Eş'arîler, nakli bir delil olmaksızın, sırf akli bir faraziye ile Allah Tealâ'nm, kendisine itaat edeni cezalandırabileceğini ve ken­disine isyan edeni de mükâfatlandırabileceğini mümkün görmüşler ve şunu söylemişlerdir: «Zira, Allah Tealâ'nın, itaatkâr kulu mükâ­fatlandırması, sadece onun merhametinden kaynaklanan bir lütuf-tur. Günahkâr olanı cezalandırması ise, sadece onu dilediğindendir. Allah Tealâ'nın yaptığı ve murad ettiği bir şey için yorum yapıla­maz.»
— Matüridîler ise şöyle derler: İtaatkâr kula sevap verilmesi, günahkâr kulun cezalandırılması, Allah Tealâ'nm hikmeti ve irade­sine binaendir. Allah Tealâ, hikmet sahibidir, herşeyi bilendir. Allah Tealâ, birçok âyetlerde sevap ve cezayı zikrettikten sonra kendisi­nin, hikmet sahibi olduğunu beyan eder. Meselâ şu âyet-i kerîme bunu ifade eder: «Erkek ve kadnı hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah, azizdir, ha­kimdir. Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.»[6][6]
— Eş'arîler, nakli bir delil olmaksızın sırf akli bir faraziyeden hareket ederek, AÜah Tealâ'nm, sakındırdığı bir cezadan vazgeçe­bileceğini söylerler. Buna mukabil Matüridîler, buna cevaz vermez­ler. Allah Tealâ'mn, hikmeti gereğince böyle bir sakmdırmada bu­lunduğunu ve âyet-i kerimesinde; «Şüphesiz, Allah vaadinden dön­mez.»[7][7] buyurduğunu, bu sebeple Allah Tealâ'nm, vaad ettiği mükâ­fattan, sakındırdığı cezadan dönmeyeceğini söylerler.
d) Bu meselelerden sonra, problemlerin en büyüğü olan, «Ce­bir ve ihtiyar» (yapmış olduğu işlerde kulun, mecbur ve serbest olu­şu) meselesine geçelim. Bunun, Mutezile, Eş'ari ve Matüridîler ara­sında nasıl çekişme ve münakaşa konusu olduğunu görelim.
— Daha önce, Mutezilîlerin bu konudaki düşüncelerini görmüş­tük. Mutezilîler, «Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapai.fi. gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir.» derler.
— Eş’arüer ise, «Kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sade­ce cüz'i iradesiyle o işikesbeder. Kul; «kesb»i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır.
— Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah Teaîâ'nın, bütün varlıkla­rı yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah'ın mahluku ol­duğunu, Allah'ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O'ndan baş­kasına nisbet etmenin, O'na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edüemiyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmiş ve sonra da şunları söylemiştir. «Allah Tealâ'nm hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah   olacağını gerektirmektedir. Allah'ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah Tealâ'nın,    «Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.» kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratıl­mış olduğu ortaya çıkmaktadır.»
îşte, Matürîdi ile Mutezilenin arası bu noktada açılır. Çünkü Mutezililer, kulların işlerinin, Allah'ın kula verdiği bir güçle, kullar tarafından yaratıldığını söylerler. Fakat, kulun cüzi irade bulun­duğu düşüncesiyle, kulda görülen işlerin, Allah tarafından ve Allah'­ın verdiği güçle yaratıldığını söylemek nasıl bağd aştırılacak bir? Bu hususta Matürîdî, aynen Eş'arînin sözlerini söyler ve şöyle der: «Ku­lun, yaptığı işlerde katkısı, sadece (kesb) kazanmaktır. Kul, bu hu­susta serbesttir. Kul, sevaba ve cezaya bu kazanma vasıtasıyla la­yık olur.» Matüridi, bu görüşte tamamen Eş'arî ile birleşir, ancak şu noktada yine ayrılırlar.
— Eş'ari'ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan iş­le, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birîeşmesidir.    Fakat kulun    bu kesbde hiçbir etkisi yoktur.
Eş'ari'nin bu ifade şekline göre, kulun işi gibi kesbi de Allah ta­rafından yaratılmıştır. Âlimler bu görüşün cebre yol açtığı kanaa­tindedir. Çünkü kulun herhangi bir katkısı olmayan bir seçimin hiç­bir mânâsı yoktur. Bu sebepledir ki, Eş'ari'nin bu görüşüne «orta derecede bir cebr» denilmiştir. Selef iye mezhebini açıklarken de izah edeceğimiz gibi, İbn. Hazm ve İbn. Teymiye bu görüşün «mükemmel bir cebr» olduğunu söylemişlerdir.
Evet, Eş'arî'ye göre kesb anlayışı ve bu anlayışın yol açtığı mâ­nâ budur.
— Matürîdî'ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ'nın kula ver­diği bir güçle yapılır. Matürîdî'ye göre kul, Allah'ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. Dilerse bir işi yapar ve bu yapışı, Allah Tealâ'nın yarattığı işle birleşir, dilerse yapmaz. Se­vap ve günah bu yolla kazanılmış olur. Kesb böyle izah edilince, Al-lahutealâ'nm kullarının seçmelerine göre fiillerini yarattığını söyle­mek, kulların kesbi bulunduğunu söylemekle çelişmez.
Görülüyor ki, Matürîdî,, bu görüşü ile Mutezile ile Eş'ari'ler ara­sında orta bir yol tutar.
— Mutezile, 4şler, Allah'ın kula verdiği bir güç ile kul tarafın­dan yaratılır.» der.
— Eş'ariler ise, «Fiilin yaratılmasında kulun «Kesb» den başka herhangi bir katkısı yoktur. «Kesb» ise, kulun, tesiriyle meydana gel­meyen, sadece kulun isteğinin, Allah'ın yaratmasıyla birleşmesi de­mek olan bir şeydir» der.
— Matürıdİ ise, «Kesb, kulun gücü ve tesiriyledir» der. Kesb'e tesir eden ve fiiller meydana geldiğinde    eseri görülen,
kuldaki bu güce «İstitaat» (güç yetirme) denir. Ebu Hanife'ye göre kulun mükellef olmasının sebebi budur. Bu hususta, Matüridî de Ebu Hanife'ye tâbi olmuştur. Kuldaki bu «istitaat» fiillerin vukuunda gö­rülür. Çünkü bu, sonradan yaratılan ve yenilenen bir güçtür. Bu se­beple «istitaatm» fiilden evvel bulunması gerekmemektedir.
Mutezililer, insandaki bu güç yetirmenin, fiillerin meydana gel­mesinden önce insanda mevcut olduğunu, çünkü insanın, gücü yet­tiği için mükellef oluşu ve emir ve yasaklara muhatap oluşu, fiilin meydana gelmesinden öncedir.
e) Allah Teaîâ'nm sıfatları: Daha önce de beyan ettiğimiz gi­bi, Mutezile, Allah Tealâ'nın sıfatları bulunduğunu kabul etmemiş­lerdir. Eş'arî ise, Allah Tealâ'nın sıfatlarının var olduğunu ve bu sı­fatların, zatın aynısı olmadığını söylemişler. «Allah'ın, kudret, irade, ilim, hayat, sem'i, basar, kelam gibi sıfatları vardır ve bunlar, onun zatının aynı değildir.» demişlerdir.
Mutezililer ise, «Allah Tealâ'nın zatından başka birşey yoktur. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen, «Alim», «habîr», «hakim», «semî», “basîr» gibi kelimeler, Allah Tealâ'nın isimleridir.» demişlerdir.
Daha sonra, Matürîdî geldi, Allah Tealâ'nın, bu gibi sıfatları bu lunduğunu ispat etti. Fakat o, «Bu sıfatlar, Allah'ın zatından başka bir şey değildir.» dedi. Matürîdî'ye göre, bu sıfatlar, Allah Tealâ'nın zatıyla birlikte vardır. Zatından ayrılamazlar. Ve bunların, zat'dan ayrı, müstakil bir mahiyetleri yoktur ki, sıfatların birden fazla olu­şunun, «Kadim» olan Allah'ın birliğine gölge düşürdüğü zannedilsin.
Matürîdî bu görüşü ile,Mutezileye yaklaşmış, daha doğrusu, he­men hemen Mutezile ile birleşmiştir.
Müslümanlar arasında, Allah Tealâ'nm, âlim, semi, basîr, kadir, murîd (irade edici) olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Araların­daki ihtilaf sadece bu kelimelerin, Allah'ın zatından ayrı, kendileri­ne mahsus bir mahiyetleri bulunup bulunmaması hususundadır.
Mutezililer, onların, herhangi bir mahiyeti olacağını kabul etme­mektedir.
Eş'ariler ise, bu kelimelerin, ancak, zatla bulunabileceğini, bu­nunla beraber, zattan başka bir şey olduklarını söylemişlerdir.
Matüridîler ise, bu sıfatların, zattan başka birşey olmadıkları­nı kararlaştırarak, hemen hemen Mutezile ile birleşmişlerdir.
Meselâ: «Kelam» sıfatı ve Kur'an-ı Kerîm'in, mahluk olup olma­dığı hususunda şöyle izahlarda bulunmuşlardır:
— Mutezile; Allah Tealâ'nm, ister zatından başka bir şey olsun, isterse zatının tam aym olmasın, «Kelâm» diye bir sıfatının olduğu­nu kabul etmez. Ve “Kur'an-ı Kerim mahluktur» der.
— Eş'ariler ise bu meselede, fıkıh ve hadis âlimlerinin metodu­nu izlediler. Kur'an-ı Kerîm'in, «Kadim» olduğunu söyîemedilerse de, O'nun, Allah'ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığını ileri sürdü­ler.
— Sonra Matüridi geldi. Engelleri aştı, Kur'an-ı Kerim'in, mâ­nâsının, Aîlahu Tealâ'nm kelâmı olduğunu, bu itibarla kelamın, Allahu Tealâ'nm zati sıfatlarından biri olduğunu ve Allah'ın zatının kadimliği ile kadim olduğunu ve kelamının, harf   ve kelimelerden meydana gelmediğini, çünkü harf ve kelimelerin, sonradan icadedildiklerini, sonradan icad edilen bir şeyin, varlığı gerekli, kadim bir zat'a sıfat olamayacağını, bir de sonradan icadedilen bir şeyin araz­dan olduğunu, ârâzm ise, Allah'ın zatı ile kaim olamayacağını söy­lemiştir.
Bu izaha göre, Kur'an-ı Kerîm'in mânâsını gösteren harf ve iba­reler hadistir   (sonradan yaratılmıştır). Bundan şu neticeye varılır:
Kur'anı Kerîm'in, kadîm olan mânâsını ifade eden harfleri, lâfızları ve ibareleri hadistir.
Matüridî, bu izah tarzıyla Mutezile ile birleşmiştir. Çünkü o, Kur'an-ı Kerîm'in, mahluk olduğunu söylememiş ise de, hadis oldu­ğunu söylemiştir.
Hülâsa, Kur'an-ı Kerîm, üç vasıfla sıfatlandırılnııştır.
—Mutezilüer, Kur'an-ı Kerim'i «mahluk» olarak sıfatlandirmışlardır.                         
— Eş'ariler, fıkıh ve hadis âlimleriylo, Kur'an-ı Kerîra'in «mah­luk» olmadığını söylemişler, fakat onu, «kadim» olarak sıfatlandır-mamışlardır.
— Matürîdîler ise, Kur'an-ı Kerîm'in «hadis» olduğunu söylemiş­ler ve O'nun «mahluk» olduğunu söylememişlerdir. îşte ihtilaf konusu budur, ihtilaflar, herhangi bir neticeye varmamaktadır. Zira görül­düğü gibi ihtilaflar yüzeyseldir.
f) Matüridî, Allah Tealâ'nın, kendisini sıfatlandırdığı bütün sı­fatları ve halleri, olduğu gibi kabul edip, asıllarını reddederek, onla­rı değiştirmeye girişmemesiyle beraber Allah Tealâ'nın, cisimden, me­kandan ve zamandan beri olduğunu kabul eder. Allah Tealâ'nın «yüz», «el», «göz» gibi uzuvlara sahip olduğunu zahiren ifade eden âyet-i kerîmeleri, te'vil eder ve daha önce beyan ettiğimiz prensibi­ne göre hareket eder. O da; «Müteşabih âyetleri, mânâsı açık muh­kem âyetlerle izah prensibidir.» Meselâ; Matüridî, «...Ve sonra Al­lah arşı istiva etmiştir...[8][8] âyet-i celilesindeki «istiva» kelimesini «Düzgünce yarattı» şeklinde izah etmiş. «... Biz ona şah damarından daha yakınızda-.[9][9] âyet-i celîlesini, «Allah Tealâ'nın azametine ve kudretinin kemaline işaret ediyor.» diyerek izah etmiştir. Böylece Matürîdi, her teşbihi veya cisim nisbet etmeyi, yahut yer ve zaman izafe etmeyi te'vil eder, böylece Mutezilîlere yaklaşır, yahut onlar­la birleşir.
— Eş'ari'den ise, bu hususta iki görüş nakledilmektedir. Birinci görüşünü «îbane» adlı eserde zikreder. Bu görüşe göre Eş'arî, müte-şabih âyetlerin tevil edilemiyeceğini, Allah Tealâ'nın «eli» bulundu­ğunu fakat onun elinin, yaratıkların eline benzemiyeceğini, çünkü O'nun, Kur'an-ı Kerîm'de «... O'nun hiçbir benzeri yoktur...»[10][10] buyur­duğunu söyler.
«Lem'a» adlı eserde zikrettiği ikinci görüşü ise; riıüteşabih âyet­lerin, muhkem âyetlere göre tevil edilebileceğidir. Nitekim, Matüri­dî de aynı yolu tutmuştur.
Bu görüşün, Eş'arî'nin son görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Çün­kü Eş'arîler, bu son görüşü kabullenmekte «Allah'ın eli veya yüzü vardır» diyenin, Allah'ı yaratılanlara benzeten kimselerden olacağı­na dair hüküm vermektedirler. Evet, bu son görüş, tamamen Matürî-dî'nin görüşünün aynısıdır.
g) Allah Telaâ'nm görülmesi meselesi. Kur'an-ı Kerim'de, Al­lah Teaİâ'nın, âhirette görüleceğine dair âyet-i celîleler mevcuttur. «O gün, Rablerine bakan, pırıl pırü parlayan yüzler de vardır.»[11][11] Bu­na dayanarak, Eş'arî, Allah Teaîâ'mn, kıyamette görüleceğini tesbit ettiği gibi, Matürîdi de tesbit etmiştir. Ancak, Mutezile fırkası, Allah Tealâ'nm görüleceği görüşünü reddetmiştir. Çünkü* Allah'ı görmek, görenin ve görülenin bir yerde bulunmasını gerektirir, bu ise, Allah Tealâ'ya «Mekân” isnad etmek olur. Halbuki Allah Tealâ, herhangi bir yerde bulunmaktan münezzehtir. Zaman mefhumu O'nun için söz konusu değildir. Allah Teaîâ'mn kıyamette görüleceğine inanan Ma­türidî, "Allah Tealâ'mn, kıyamette görülmesi meselesinin, kıyamete ait hallerden olduğunu, bu hallerin, keyfiyetlerinin ne olduğunu an­cak, Allah Tealâ'nın bilebileceğini, bizlerin bu hususta, keyfiyetin nasıl olacağını bilmeden, sadece, Allah'ın görüleceğini beyan eden metinleri bildiğimizi söyler.
Mutezile, kıyamette, Allah Tealâ'nın görülmesi meselesini, cisim­lerin görülmesine benzetmektedir. Cismi olmayan bir şeyin görülme­sini, cismi olan bir şeye kıyaslamaktadır. Bu ise, şartları bulunma­yan bir kıyastır. Göz ile görülmeyen bir şeyi, göz ile görülen bîr şe­ye kıyaslamanın şartlarından biri de; görünmeyenin, görülenin cin­sinden olmasıdır. Görülmeyen, görülenin cinsinden olmazsa, kıyasın şartları tahakkuk etmediği için, kıyas temelinden çürüktür.
Böylece Matüridî, Allah Tealâ'nm, kıyamette görüleceği netice­sine varır. Allah'ı görme meselesinin, hesap, sevap ye ceza günü olan kıyamet gününün hallerinden biri olduğunu söyler. Görülmesinı, na­sıl olacağını anlatmaya kalkışmanın mantıksız bir saldırı olduğunu beyan eder. Allah Tealâ'nın, nasıl görüleceğini, gerek olumlu gerek olumsuz yönden bilmeye çalışanın, haddini aştığını, ilminin üstünde olan bir şeyi öğrenmeye çalıştığını 'söyler. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurur: «Ey insanoğlu, bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çün­kü, kıyamet gününde, kulak, göz ve kalb, işte bütün bunlar, yaptık­larından mes'uldürler.»[12][12]
h) Büyük günah; İslâm âlimleri, mümin olan kişinin, cehen­nemde ebedî kalmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, ce­hennemde ebedi olarak kalmayacak olan müminin- kim olduğu hu­susunda ihtilaf etmişlerdir.
— Haricîler, büyük veya küçük, hertürîü günah işleyenin, kâfir olduuğnu söylemişlerdir. Onlara göre, bu gibi bir insan ne nıüslümandır, ne de mü'min.
— Mutezile ise, büyük günah işleyeni müslünıan sayar, fakat onun mü'min olduğunu kabul etmez. Onun, samimi bir tevbe ile tevbe etmedikçe ebedi olarak cehennemde kalacağını, fakat göreceği âzâbm, Allah'a ve Resul'üne iman etmeyenlerin azabından daha ha­fif olacağını söyler.
Harici ve Mutezililerin, ameli, imandan bir cüz (parça) saydık­ları anlaşılıyor.
— Ameli, imandan bir cüz saymayan, Eş'arî ve Matürîdi mezhep­leri ise, büyük günah işleyenin, hesaba çekileceği ve ceza görebile­ceği, yahut Allah'ın, îûtfu ile o kimsenin günahlarım affedebileceği­ni kabul ederler. Büyük   günah işleyenin   imandan çıkmayacağını söylerler.
Bu hususta Matüridi'nin görüşü; «Tevbe etmnse dahi, büyük gü­nah işleyen kimsenin, cehennemde ebedî olarak kalmayacağıdır.» Matüridi bu hususta yine şöyle söyler: «Allah Tealâ, Kur'an-ı Keri­minde, kötülüğün derecesine göre insanı cezalandıracağını beyan bu­yurur ve şöyle der: «...Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülü­ğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar...»[13][13] Şüp­hesiz ki Allah'ı inkâr etmeyenin veya O'na ortak koşmayanın güna­hı, kâfir ve müşrikin günahından daha hafiftir. Allah Tealâ, cehen­nemde ebedî olarak kalmayı, ortak koşmanın ve inkâr etmenin ce­zası olarak tayin etmiştir. Şayet Allah Tealâ, inancı olduğu halde bü­yük günah işleyeni, kâfire verdiği ceza ile cezalandıracak olursa, kişiye, günahından fazla ceza vermiş olur. Bu da, Allah'ın, vaadin­den dönmesi demektir. Allah ise, kullarına asla zulmetmez ve vaa­dinden asla dönmez.
Diğer yandan, inkâr edenle, günahkâr müminin cezasının eşit oluşu, Allah Tealâ'nm hikmet ve adaletine ters düşer. Çünkü günah­kâr mümin, en büyük olan bir iyiliği yapmıştır. O da iman etmektir. Kâfir ise, eri kötü bir fenalığı yapmıştır. O da inkâr etmektir. Eğer, Allah Teaiâ, günah işleyeni ebedî olarak cehennemde bırakmış ol­sa, bu takdirde, en büyük fenalığı işleyenin cezasını, en büyük iyi­liği işleyenin mükâfatına denk tutmuş olur... Adalet ve hikmet, ce­zanın suç kadar olmasını ve sadece mükâfatın, yapılan iyilikten da­ha fazla olabileceğini gerektirir.»
Sonra, Matüridi (R.A.) şunları söyler; «Müminlerden, günah iş­leyenlerin gerçek durumu Allah'a bırakılmıştır. Allah dilerse, ken­dinden bir lütuf, bir iyilik ve merhamet olarak, bunları affeder, di­lerse, günahları kadar onlara azabeder. Fakat onlar, cehennemde ebedi olarak kalmazlar.
Böylece ehl-i İman, ümitle korku arasında bulunur. Allah Tealâ, küçük bir günahın karşılığında kulu cezalandırabilir, büyük bir gü­nahı işlemesine rağmen onu affedebilir. Nitekim, bir âyet-i kerîme­de şöyle buyurur: «Şüphesiz ki Allah, kendine ortak koşulmasını af­fetmez. Bunun dışında, dilediği kimseyi affeder. Kim, Allah'a orta?: koşarsa şüphesiz, büyük bir günah ile iftira etmiş olur.»[14][14]
Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda, tslâmî düşünceyi meşgul eden bu me­seleler hakkında Matüridi'nin topluca görüşleri bunlardır.
Bu meseleler, âlimler arasında, fikri sürtüşmelere yol açmıştır. Âlimler, bu meseleler hakkında ihtilaf etmenin, ehl-i kıble olan her­hangi bir kişiyi küfre götürmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Âlimler arasındaki ihtilaf konusu şudur. Aralarında hangisinin me­todu, sahabe-i kiram'm ve tabiinin metoduna daha uygundur? Kur­tuluşa daha yakındır? Din için hayır dilemeyenlerin ortaya attıkları şüphelerden daha uzaktır?
Matüridi'nin görüşleri, Mutezileye daha yakındır. «Bunun görüş­leri, Ebu Hanife'nin görüşlerinin izahıdır.» denilmiştir. En iyisini Allah bilir.[15][15]
 
 


 


[1][1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/214-217.
[2][2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218.
[3][3] Nisa suresi âyet; 82
[4][4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/218-220.
[5][5] Enbiya suresi âyet; 23
[6][6] Maide suresi âyet; 38
[7][7] Al-i Imran suresi âyet; 9
[8][8] Secde suresi âyet; 4
[9][9] Kaf suresi âyet; 16
Kaf suresi âyet; 16
[10][10] Şura suresi âyet; 11
[11][11] Kıyame suresi âyet; 22-23
[12][12] Isra suresi âyet; 36
[13][13] En'am suresi âyet; 160
[14][14] Nisa suresi âyet; 48
[15][15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/220-231.
 
 
 ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
 
 İSLAMDA ÖVÜLEN BAZI AHLAKİ TUTUM VE DAVRANIŞLAR
                                                                                                       
DOĞRULUK:Yapılan işte,söylenen sözde yalan,hile ve aldatmanın bulunmamasına denir.
"Her şeyde doğru olma" anlamında Kur'anî bir kavram. "Sa.Da.Ka" fiilinden masdar olan "Sıdk", "konuşanın inancı itibariyle söz ve fiilinin birbirine uygun olması"dır. Bir va'din yerine getirilmesi bakımından sözün doğru olması "sıdk" olduğu gibi bir olayın haber verilmesi bakımından da sözün doğru olması "sıdk" dır. Kur'an-ı Kerim de "Hadis (olayları haber veren söz) bakımından Allah'tan daha doğru olan kimdir..." (en-Nisa, 4/87) ve "Allah (c.c) hak olarak va'detti. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır..." (en-Nisa, 4/122) buyrularak Allah (c.c)'ın hem haber verme, hem de va'dini yerine getirme bakımından hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği şekilde "sıdk" sahibi olduğu belirtilerek meydan okunuyor. Kur'an'da daha çok rasûller için kullanılan "sıddîk" ise sıdk'ı en fazla olan, yani asla yalan söylemeyen kimse demektir.
Yukarıda luğat anlamı kısaca açıklanan "sıdk" terimi, peygamberlerin en önemli özelliklerinden biridir. Risalete ehil olabilmek için her peygamberin bu sıfatı üzerinde taşıması gerekir.
Öyle ki; içerdiği sözü ve yaptığı anlaşması, ciddiyetle mizahı ve olay nakletmesi gibi bütün sözleri, süzgeçten geçirilirse, gerçeğe uygun düşer. Bu sıfat herhangi bir suretle yerinde olmazsa risâlet davası temelinden sarsılmış olacaktır. Çünkü insanlar doğru söylemeyen bir peygambere güvenemez. Doğru olan peygamberin herhangi bir surette gerçeğe ters düşen bir söz söylediği görülmemiştir.
Bir peygamberin Allah namına davet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması gerekir. Çünkü risaletin en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın insanları mükellef kıldığı ahkâmı onlara tebliğ etmektir. Çünkü Allah ile ilişkisi olan kimse herkesten daha çok O'nun azametine müdriktir. Dolayısıyla O'nun hiç bir emrine karşı gelmez. Zira Ona karşı gelmek ihanettir. Hain olan kimse de Allah'ın risaletinin ehli olamaz.
Kur'an-ı Kerim'de bir çok peygamber için doğruluk vasfı kullanılmakta, bazılarına "sıddîk" denilmektedir.
"Kitap'ta İsmail'i de an. Çünkü o va'de sadık rasul bir nebi idi" (Meryem, 19/54).
"Yusuf, ey sadık kimse!. " (Yusuf, 12/46).
"Kitap'ta İbrahim'i de an. Çünkü o sıddîk nebi idi" (Meryem, 19/41).
"Kitap'ta İdris'i de an: Çünkü o sıddîk bir nebi idi" (Meryem, 19/56).
Yine son nebi Hz. Muhammed (s.a.s)'in de sadık olduğu, yalancılardan olmadığı Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde anlatılmakta, İslâm tarihine, özellikle risaletin Mekke dönemine bakıldığında Rasûlüllah (s.a.s) gerçeğin şehadeti, inananların ve düşmanların şehadetiyle "Sadıkul-Va'dul-Emin" olduğu ortaya çıkmaktadır.
Sıdk kavramı, Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nın va'dettiği şeyleri yerine getirmesi özelliği olarak da kullanılır:
"Rabb'ının sözü sıdk (doğruluk) ve adâlet bakımından tamamlanmıştır. O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O hakkıyla işiten ve bilendir" (el-En'âm, 6/115);
"İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini onlardan kabul ederiz ve onların kötü amellerinden vaz geçeriz: onlar Cennet ashabı arasındadırlar. Bu, onların va'd oluna geldikleri sıdk (dosdoğru) bir va'ddır" (el-Ahkaf, 46/16).Sıdk, aynı zamanda Kur'an-ı Kerimin bir ismidir.
"Sıdk (doğru olan Kuran)ı getirene ve onu tasdik edenlere gelince, işte müttakiler onlardır” (ez-Zümer, 39/33);
"Allah hakkında yalan uydurandan ve kendisine gelen sıdkı (doğru olan Kur'an-ı) yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Kâfirler için Cehennem de yer mi yok sanki?" (ez-Zümer, 39/32).
Kur'an-ı Kerim'de genel olarak doğruluktan ve doğruluğun faziletinden bahseden pek çok âyet-i kerime vardır. Bu âyetler mü'minlerin sadıklarla beraber olmalarını emreder. Allah (c.c) buyurur ki: "Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sadıklarla beraber olunuz " (et-Tevbe, 9/119).
Gerçekten sadakat kıyamette kulun kurtuluşu için bir garanti mahiyyetindedir. Allah'ın gazabından kurtuluşa sebeptir; Onu Cennete götürür. Allah buyurur ki: "...Bu (gün) doğru söyleyenlerin (sadıkların) sıdk (sadakat) larının kendilerine fayda vereceği bir gündür. Altında ırmaklar akan cennetler -ki orada daimi ve ebedi kalıcıdırlar- onlarındır. Allah kendilerinden razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır ve işte bu en büyük kurtuluş ve saadettir" (el-Maide, 5/119).
Doğruluğun esasi; bir şeyin meydana gelmesi tamamlanması kuvvetinin kemâle ermesi kısımlarının bir araya toplanmasıdır.
Doğruluk (sıdk; sadakat) niyet söz ve âmelde olur. Niyette doğruluk son derece azimli olmak ve Allah'a yönelmek için iradeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah'ın farz kıldığı şeylere koşmakla elde edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Cihadın bir türü de Allah'a davettir. Davete mani olan herkesten yüz çevirmek, bunlardan uzaklaşıp nefret etmek gerekir. Çünkü onlar gaflet içinde yaşayan insanlardır. Dünyada gördüklerinden başka bir şey bilmezler. Onların ulaştıkları bilgi derecesi budur. Gerçekte ise, cehalet ve nefsanî arzunun kendisidir. Doğru kimsenin kalbi çok hassas olur; davete mani olan kimselere karşı tahammül edemez. Bunun için de onlardan sıkılır; onlarla komşuluk, arkadaşlık yapamaz; onlarla düşüp kalkamaz, onlardan uzak kalmakla gönlü açılır; Allah'a seyr ve sülûkunda ve ona davet hususunda acele etmeye teşvik eden kimselerden hoşlanır.
Sözde sadakat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiç bir bâtıl konuşmaz.
Amelde sadakat, şer'î yollara uyarak Rasulullah (s.a.s)'e tabi olmak suretiyle olur. Müslüman sözde, niyette ve amelde sadakatı gerçekleştirince, sıddıkiyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenab-ı Hakkın mü'min kullarından istediği Rasûlüllah (s.a.s)'e hitap ile yönelttiği bir derecedir. "Ve şöyle de; Rabbim, beni sıdk (ve selamet) girdirişiyle girdir; sıdk (ve selamet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver" (el-İsra, 17/80).
"Sıdk girdirişi ve çıkarılışı" demek, müslümanın herhangi bir şeye ve herhangi bir işe girişip başlamasının, ondan çıkışı ve onu terkinin Allah için ve Allah ile olmasıdır. Yani yaptıkları ve yapmadıkları Allah'ın rızasına bağlıdır. Kul bunları eda ederken Allah'tan yardım dileyerek yapar. Maksadı da Allah'ın rızasıdır. Gayesi de yalnız Allah'dır. "De ki: Benim namazım da ibadetlerim de hayatım ve ölümüm de, hiç bir ortağı olmayan alemlerin Rabbı olan Allahındır" (el-En'am, 6/162-163).
Müslüman sıddıkiyetin bu derecesine erince, hayatta onun nazarında rağbet edilecek başka bir gaye kalmaz. Ancak bunun ayakta kalışı Allah'ın rızasına vesile olacaksa ayakta kalmayı tercih eder. Şayet bu gayeyi kaçırır veya elde edemeyeceğini anlarsa, hayattan yüz çevirir ve ölümünü ister.
Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim; 1- Allah yolunda iyi cins atlar sırtında savaşmak; 2- Gece ibadetinin meşakkat ve zorluğuna katlanmak; 3- Sözün temizini hurmanın temizini seçer gibi seçen kimselerle düşüp kalkmak". Hz. Ömer (r.a)'ın arzu ettiği bütün bu sayılanlar Rabb'ı râzı edecek şeylerdir.
Sadık bir müslüman davetçinin sadakati yüzünden ve sesinden belli olur. Rasûlüllah'ı tanımadan evvel onunla konuşan kimseler şöyle derlerdi: "Vallahi bu bir yalancı yüzü ve bir yalancı sesi değildir".
Davetçinin yüzünde ve sesinde doğruluk eserinin görülmesi, muhatabına tesir eder; onun sözünü kabule, ona saygı beslemeye sevkeder. Ancak, muhatapları son derece kör kalpli kimselerse onlara tesir etmez.
Ne olursa olsun, beyan ettiğimiz manâda sadakat müslüman için ve Allah'a davet eden herkes için zaruridir. Çünkü imanın esası doğruluk; münafıklığın esası da yalandır. Davetçinin yalancı olması mümkün olamaz. Peygamber (s.a.s)'in buyurdukları gibi, yalan ahlâksızlığa sevkeder. Ahlâksız bir kimsenin ise davetçi olması mümkün değildir.
Yüce Allah peygamberlerden ve inananlardan ahd olarak sadıkları ve kâzipleri birbirinden ayırmıştır:
“Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab,70)
"Biz nebilerden kuvvetle ahitlerini almıştık. Senden, Nuh'tan İbrahim'den Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan (evet) onlardan ağır bir misak (söz) almıştık ";
"Ki (Allah) o sadıklara sıdklarından sorsun, o kâfirlere de acı bir azab hazırlamıştır" (el-Ahzâb, 33/7-8);
"Mü'minlerden öyle erler vardır ki Allah'a verdikleri ahidlerinde durdular; onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir"; Ki Allah sâdıkları sıdklarıyla mükafatlandırsın, münafıklara da dilerse azap etsin,dilerse tevbe edenlerin tevbelerini kabul etsinŞüphesiz Allah Gafur ve Rahimdir"(el-Ahzab,33/23-24)
"İnsanlar yalnız "inandık" demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekilerini sınadık elbette Allah (sınayıp) sadıkları bildirip açığa çıkaracak,kâzipleri (yalancıları) bildirecektir" (el-Ankebut, 29/2-3).
İşte yukarıdaki âyetlerde bahsedilen sadık erlere Cenab-ı Hak mükâfat olarak "sıdk", mekânlarını "sıdk" bir va'd ile vadetmiştir:
"İçlerinden bir adama "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında kendileri için bir kademe-i sıdk (doğruluk makamı, kademesi) bulunduğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlara tuhaf mı geldi ki kâfirler; "bu apaçık bir sihirbazdır" dediler" (Yunus, 10/2);
"İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini kendilerinden kabul ederiz ve onların kötü amellerinden (günahlarından) vazgeçeriz. Onlar Cennet ashabı arasındadır. Bu onların (dünyada iken) va'd oluna geldikleri sıdk (dosdoğru bir va'ddır)" (el-Ahkâf 46/16);
"Muhakkak ki muttâkiler cennetlerde ve ırmaklar (ın kenarın) dadırlar ".
"Sıdk makamında (doğruluk meclisinde) gayet muktedir (güçlü) bir melikin yanındadırlar" (el-Kamer, 54/54-55);
Allah buyurdu ki: "Bu, sadıklara sıdklarının fayda sağlıyacağı gündür onlar için altlarında ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Ondan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve saadet budur” (el-Maide, 5/119)
“O kimseler ki;”Rabbimiz Allah’tır “,deyip sonra dosdoğru giderler.Onlara hiçbir korku yoktur,onlar üzülmeyecektirler de.” (Ahkaf,13 )
“Gerçekten,”Rabbimiz Allah’tır”deyip sonra dosdoğru olanlar var ya ! Onların üzerine melekler inecek,”Korkmayın! Va’d olunduğunuz cennetle sevinin”(diyecekler)” (Fussilet,30)

GÜZEL AHLAK   İLE İLGİLİ HADİSLER:
-Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.            Hz. Ebu Hüreyre (r.a.)   245. 7 (Ramuz el-ehadis)
-İnsanların en hayırlısı, ahlakı en güzel olandır.
-Mü’minin mizanında en ağır basacak şey, güzel ahlaktır. Muhakkak ki, Allah Teala işi ve sözü çirkin olan ve hayasızca konuşan kimseye buğz eder.                                           Hz. Ebud Derda (r.a.)                       15. 9 
-Bilir misiniz, insanların cennete girmelerini en çok sağlayan şeyler nelerdir?  Allah korkusu ve güzel ahlaktır.  Bilir misiniz, insanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şey nedir? İki aralıktır; Ağız (diliyle günah işlemesi) ve bacak arasıdır (yani zina yapması).                                Hz. Ebu Hüreyre (r.a.)                      12. 8
            -Güzel ahlak hataları eritir; suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak da ameli bozar; sirkenin balı bozduğu gibi.
-Her şeyin tövbesi vardır. Fena ahlak sahibinin yoktur. Zira o kimse günahtan tövbe etmez de, onu daha şiddetle işler.                                                                                                        Hz. Aişe (r.a.)                  128. 10
-Güzel ahlakın ifadesi şudur: Dünyadan nasip olana razı olur, nasip olmayana da kızmaz.           
-Doğruluğa yapışın, çünkü doğruluk iyiliğe götürür, doğruluk ve iyilik (sahipleri) de cennettedir. Yalandan sakının, çünkü yalan kötülüğe götürür, yalan ve kötülük (sahipleri) de kötülük cehennemdedir.
-Tehlikeyi doğrulukta görseniz de doğruluğu yapışın, çünkü kurtuluş doğruluktadır
-Yalan sözden ve yalan yere yemin etmekten sakının!
-Yalandan sakının, çünkü yalan bir tarafta, iman da bir taraftadır. Yalan ile iman bir arada bulunmaz.
-Birbirinize haset (kıskançlık) etmeyiniz. Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birbiriniz hakkında kötü zandan bulunmaktan kaçınınız. Birbirinizin eksikliğini ve kusurunu görmeye çalışmayınız. Birbirinizin gizli hallerini ve gizli hayatını araştırmayınız. Menfaat yarışına girmeyiniz. Birbirinize küsmeyiniz. Ey Allah'ın kulları hepiniz kardeş olunuz!
-Büyüklerine saygı, küçüklerine şefkat ve merhamet göstermeyen bizden değildir.
-Bir kimse bir çocuğa, gel sana şunu vereceğim der ve sonra da vermezse bu (sözü) bir yalandır 
-Aklın başı; Allah’a imandan sonra, haya (utanmak) ve iyi ahlaktır.              Hz. Enes (r.a.)        286. 12
-Allah’a imandan sonra, aklın başı; insanlarla muhabbetli bulunmaktır.      Hz. Ebu Hüreyre (r.a.)            287. 7
-Allah Teala şu kulu sever: Sattığında müsamahalı, aldığında müsamahalı, borcunu ödemede müsamahalı ve alacağını talepte de gene müsamahalıdır.                                                               Hz. Ebu Hüreyre (r.a.)              17. 9
-Bir meclisin baş köşesinden aşağısına razı olmak, Allah için tevazudan sayılır.      Hz. Talha (r.a.)  131. 4 
-Allah (z.c. hz.)i her şeyde rıfk ve mülayemeti (yumuşak huyluluk) sever.     Hz. Aişe (r.a.)             92. 14
-Rıfk (mülayım olmak) ve rıfk ile muamele etmek uğurluluk, şiddetle muamele etmek de uğursuzluktur. Cenabı Hak bir evin hayrını murad ettiğinde, onlara rıfk kapısını açar. Rıfk nerede bulunursa orasını zinetlendirir. Şiddet ise orası için leke olur.                                                                                         Hz. Aişe (r.a.)         100. 3
-Merhamet edene, Allah merhamet eder. Yerdekilere merhamet edin, Allah da size merhamet etsin.                   -Cennette altından bir direk ve üzerinde zebercetten şehirler vardır ki, onlar cennete yıldızlar gibi ışık verirler. Ve bunlar; Allah rızası için birbirlerine muhabbet edenler içindir.        Hz. Ebu Hüreyre (r.a.)        125. 6
-Cennette öyle köşkler vardır ki; içindeki dışındakini, dışındaki içindekini görür. Bunlar; sözü hoş, selamı çok olana, yemeği çok yedirenlere, oruca devam edenlere ve gece namazı kılanlara verilir.
-Cömert; Allah’a, insanlara ve cennete yakındır. Cehennemden de uzaktır. Cimri ise Allah’tan, insanlardan ve cennetten uzaktır. Ve cehenneme yakındır. Cahil cömert, Allah (z.c.hz.)lerine, hasis (cimri) âbitten (ibadet eden kişi) daha sevimlidir.
-Cömert, ancak Allah’a hüsnü zannı olduğundan cömertlik yapar (Allah bana gene verir, ahirette de mükafatını verecektir diyerek). Cimri ise, ancak Allah’a sui zannı sebebiyle (“ya vermezse”diyerek) cimrilik yapar.
-Cömert bir zatın (yedirdiği) yiyeceği şifadır. Cimri bir kimsenin yemeği ise derttir.         
-Sabır ilk sadmededir. (belanın ilk geldiği anda.) -Sabır imanın yarısı, yakîn de imanın tamıdır.
-Size dünya ve ahiret ehlinin en hayırlısını ve dünyadaki amellerin en iyisini haber vereyim mi? “O öyle bir kimsedir ki; kendisiyle alakasını kesenle ilgilenir, kendisini mahrum edene (vermeyene) verir ve kendisine zulmedeni de affeder.”
-Üç şey vardır ki; onlar kimde bulunursa, Allah onu kolay bir şekilde hesaba çeker ve rahmetiyle cennetine koyar: Mahrum edene (vermeyene) ihsanda bulunmak, zulmedeni affetmek, uğramayanı arayıp sormak.
-Sükut (susmak, lüzumsuz konuşmamak), ahlakın efendisidir.                      Hz. Enes (r.a.)         219. 8
-Üç kişi için gökler, yer, gece, gündüz ve melekler istiğfar ederler: Alimler, talebeler ve cömertler.              
-Allah (C.C.) Bana, farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi, insanlara müdara etmeyi(alttan almayı) emretti.
-Haya (utanmak) imandandır.   
-Altı şey güzeldir, lakin şu altı sınıf insanda daha güzeldir: Adalet güzeldir, lakin ümerada (idarecilerde) daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, lakin zenginde daha güzeldir. Verağ (haram olduğu şüpheli olan şeylerden kaçınmak) güzeldir, lakin alimlerde daha güzeldir. Sabır güzeldir, lakin fakirlerde daha güzeldir. Tövbe güzeldir, lakin gençlerde daha güzeldir. Haya (utanmak) güzeldir, lakin kadınlarda daha güzeldir.     Hz. Ali (r.a.)    297. 6
-Benim için 6 şeyi tekeffül edin (garanti edin, söz verin), size Cenneti söz veriyorum;  1- Biriniz konuştuğu zaman yalan söylemesin, 2- Bir vaatte (sözde) bulunduğunda sözünden dönmesin, 3- Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet etmesin,  4- Gözünüzü yumunuz (harama bakmayın), 5- Elinizi (haramlardan) çekin, 6- İffet ve namusunuzu koruyun! 
-Mümin güzel ahlakı ile, geceleri nafile ibadet eden ve gündüzleri nafile oruç tutan kimselerin derecelerine erişir. (Yani güzel ahlaklı kişiye, ahlakı sebebiyle her gün 24 saat sevap yazılır) 
-Mümin, başkalarıyla iyi geçinir ve kendisiyle iyi geçinilir, başkalarıyla iyi (güzel) geçinmeyen ve kendisiyle geçinilemeyen kimsede hayır yoktur.
-Müminin mümine bağlılığı, bir binanın birbirine sıkı sıkıya tutan tuğlaları gibidir.
-Müslümanlar bir vücudun azalarına benzer. Nasıl bir vücudun bir yerinde bir rahatsızlık olunca tüm vücut ateşlenir, bu ağrıyı duyar. Müslümanlar da diğer Müslümanların ağrılarını duyması gerekir.
-Müslüman’ın Müslüman üzerinde vacip olan 6 hakkı vardır; 1- Karşılaşınca selam vermesi, 2- Davet edince davetine gitmesi, 3- Nasihat isteyince nasihat etmesi, 4- Hastalanınca ziyaret etmesi, 5- Ölünce cenazesine gitmesi, 6- Aksırınca teşmit etmesi.   
(TEŞMİT: Hapşıran kişinin: “Elhamdülillah” demesi, Bunu duyan kişinin: “Yerhamükallah”, Tekrar Hapşıran kişinin ise; “Yehdîna ve yehdîkümullah ve yuslih bâleküm” demesidir.)
-Sizin Allah Teala’ya en sevimli olanınız, yemesi en az ve bedenen en hafif olanınızdır. Hz.İbn Abbas(r.a)          -Kuldan Allah’ın ilk çekip aldığı şey, “haya” (utanma duygusu)dır. O zaman, O (Allah) gazap eder (kızar). Ve kul gazaba uğramış duruma gelir. Sonra kendisinden “emanet”i alır. O zaman o kimse “hain ve hor” olur. Sonra ondan “rahmet”i alır. O zaman da o kimse katı kalpli ve kaba olur. İşte o zaman onun boynundan İslam bağını çözer. Artık o kimse, lanete uğramış ve lanetlenmiş şeytan olur.                  Hz. Enes (r.a.)        161. 3 
-Bu ümmetin en şerlilerini size haber vereyim mi?  Onlar; bağırarak konuşanlar, belagatla konuşmaya zorlananlar ve çok lafçılar (gevezeler)dır. Bu ümmetin hayırlılarını da size haber vereyim mi?  Onlar; ahlakça en güzel olanlardır.
-Adem oğlunda 360 mafsal vardır. Her gün bunun için 360 sadaka vermesi lazımdır.  Sormuşlar: “Yâ Rasulallah, buna kim güç yetirebilir?”  -Buyurmuş ki: Birine yol göstermek bir sadaka, zahmet veren bir şeyi yoldan kaldırmak bir sadaka, ihtiyaçtan fazla elbiseyi vermek de bir sadakadır. Yine sormuşlar: “Ya Rasulallah, bunu da yapamazsak?”   Buyurdular ki: Halka şerri dokunmaktan çekinmek de kendisi için bir sadakadır.                                                          -İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.
-Kendiniz için istediğiniz şeyi Müslüman kardeşin için de istemedikçe olgun mümin olamazsınız.
-Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin.             
-Merhamet edene, Allah merhamet eder. Yerdekilere merhamet edin, Allah da size merhamet etsin.           
-Kimseden bir şey istememeyi taahhüt (garanti) edene, Ben Cenneti taahhüt ederim.                                
-İki müslüman buluşup da onlardan biri arkadaşına selam verdiğinde, bu ikisinden Allah’a daha çok sevgili olanı, arkadaşına karşı güler yüzlülükte daha önce olanıdır. Musafaha ettiklerinde ise, Allah onların üzerine yüz rahmet indirir; İlk başlayana doksan, diğerine ise on rahmet verilir.                      Hz. Ömer (r.a.)               35. 11
-Bir kimse sana tazim (hürmet) için oturduğu yerden ayağa kalkmış ise, onun yerine oturma. Sana ait olmayan şeyle de elini silme.                                                                            Hz. Ebû Bekre (r.a.)        57. 6
-İki kişi gizli konuşurlarken aralarına girmeyin.                                      Hz. İbn Ömer (r.a.)       60. 3
-Sizden birisi kardeşini Allah yolunda sevdiği zaman kendisine bildirsin. Zira bu, ülfette daha kalıcı, muhabbette sebat (devamlılık) vericidir.                                                  Hz. Mücahid (r.a.)         25. 9
-Evlatlarınız arasında ihsanda bulunmak hususunda adalet edin, onların adalet etmelerini sevdiğiniz gibi. 
-Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Zira o korku, bütün işlerinin zinetidir. Sana Kur’an okumanı, Allah’ı zikretmeni tavsiye ederim. Zira o, senin semada anılmana sebeptir, yeryüzünde ise senin için nurdur. Sükutunun (susmanın) uzun olmasını tavsiye ederim. Ancak hayır söz müstesna. Zira bu sükut, şeytanı senden uzaklaştırır ve din işinde sana yardımcı olur. Çok gülmekten de sakın. Çünkü o, kalbi öldürür ve yüzün nurunu giderir. Cihada devam et. Çünkü o, ümmetimin ruhbanlığıdır. Miskinleri sev ve onlarla düşüp kalk. Kendinden aşağıdakine bak, yukarıdakine bakma. Zira, sana Allah’ın verdiği nimetleri küçümsememen için bu hal daha uygundur. Seninle alakayı kesseler de akrabanı ziyaret et. Acı da olsa hakkı söyle. Allah yolunda kınayanların kınamasından korkma. Kendi nefsin hakkında bildiğin şeyler, insanlardan seni alıkoysun. Yaptığın şeylerde onlara üstünlük taslama. Şu üç hasletin bulunması, kişiye ayıp olarak yeter; Kendi kusurlarını bilmeden başkasının kusurlarını görmesi, aynı hal kendisinde de olduğu halde başkalarında utanılacak hal görmesi ve arkadaşına eziyet etmesi.  Ey Ebu zer!  Tedbir gibi akıl, (şüpheli şeylerden) sakınmak gibi verağ, güzel huy gibi de şeref yoktur.                                                                                                                     Hz. Ebu Zer (r.a.)                       157. 4  
-Güzel niyet, sahibini cennete sokar. Güzel ahlak da sahibini cennete sokar. Ve güzel komşu da komşusunu Cennete sokar. Biri sordu:"Yâ Rasulallah, kendisi kötü (komşuluğu iyi) olsa da mı?" -Evet, sen istemesen de(öyle).
-İktisad, geçimin yarısı ve güzel ahlak da dinin yarısıdır.                        Hz. Enes (r.a.)               190. 6
-Akrabayı yoklamak malı çoğaltır, ailede muhabbeti arttırır ve ömrü uzatır.   Hz. Amr ibn Sehl (r.a.) 307.7
-Bir aile halkı, birbirlerini yokladıklarında, Allah onların rızkını geniş ve kolay kılar. Ve onlar Allah’ın koruması altında bulunurlar.                                                                         Hz. İbni Abbas (r.a.)          118. 4  
-Akrabayı yoklamak, güzel ahlak ve güzel komşuluk; beldeleri mamur eder ve ömrü arttırır. Hz. Aişe (r.a.)         -Kafir veya müslüman bir adam bir iyilik yaparsa Allah Teala ona sevap verir. Denildi ki; “Kafire sevap nasıl olur?” -Buyurdu ki; “Eğer o sılai rahim yapsa veya bir sadaka tasadduk etse veya bir hasene yapsa, Allah ona mal, çocuk, sıhhat ve bunun benzerlerini verir.” Denildi ki; “Ahirette karşılığı nedir?”    -Buyurdu ki; Azabı hafif olur. Ve şu mealdeki ayeti okudu:“Firavun ailesini azapların en şiddetlisine sokun.”   Hz. İbn Mes’ud (r.a.)   369.15   
 
Güzel ve Çirkin Huylar

         İttika
         Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale "Takva" denir. Bunun sahibine de "Müttakî" denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
         İslâm önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerimde buyurulmuştur:
         "Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır."
         İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felâkettir, azabdır.
         Edeb
         Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
         Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki, kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
         Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.
          "İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir" denilmiştir.
         Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroblardan daha tehlikelidir.
         İhsan
         Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir faziletdir. Bir âyet-i kerimede buyurulmuştur:
         "İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever."
         Diğer bir âyet-i kerimede de buyurulmuştur:
         "Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et."
         ihlâs
         Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hâle, "Hulûs" da denir, Yapılan görevlerin değerleri ihlâsa göre artar. İhlâsın karşıtı Riya (gösteriş)dir. Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya maddî bir yarar için yapmaktır.
         Riyakâr bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin mükâfatını Allah'dan dilemeğe yüzü olmaz. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için istenen bir işi kabul eder.
         İstikamet
         Her işte doğruluk üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde yürümek demektir. Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır. Böyle bir insan toplumun en önemli bir organı sayılır.
         İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek, caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına tecavüz etmektir. Bir âyet-i kerimede, Peygamber Efendimize hibaten şöyle buyurulmuştur:
         "Emrolunduğun gibi istikamette bulun."
         İşte bu âyet-i kerime, istikametin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu göstermeğe yeter.
         İtaat
         Üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. Yüce Allah'ın buyruklarını dinleyip tutmak bir taattır. İnsanın mutluluğu da bu taata bağlıdır. Bunun karşıtı isyandır. Yüce Allah'ın emirlerini dinlemeyen bir insan günahkâr ve hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir kimseden insanlık ne bekleyebilir:
 
         Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
         "Allah'a itaat ediniz; Allah'ın Peygamberine de, sizden olan idarecilere de itaat ediniz."
 
         İtimad
 
         Güvenmek ve emniyet etmek, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir başarı eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın varlığına bağlıdır. Onun için insan, güzel ve doğru hareketleriyle herkesin güvenini kazanmaya çalışmalıdır. İtimada aykırı olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki, bunun sonucu pek korkunçtur.
 
         İktisad
 
         Her işte denge üzerinde bulunmaktır. Gereğinden fazla veya noksan harcama yapmaktan kaçınmaktır. İnsan iktisada uyma sayesinde rahat yaşar. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "İktisad üzere bulunan fakir olmaz."
 
         İktisadın karşıtı israf'dır, aşırı gitmektir. İsraf, yemek, içmek, giyinip gezmek gibi işlerde belli bir ölçüyü aşmaktır ki, haramdır. Ferdlerin ve cemiyetlerin yıkılmasına sebebdir. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
 
         "Allah israf edenleri sevmez."
 
         Bir de "Takdîr" vardır ki, bir şeyi gereğinden çok fazla kısmaktır. Bu da uygun değildir.
 
         Ülfet
 
         Uygun kimselerle güzel bir şekilde görüşüp konuşmak demektir. İnsanlar devamlı olarak yalnız başlarına yaşayamazlar. Birbirleri ile görüşmek zorundadırlar. Güzel bir ahlâka sahib olan kimse, herkesle güzel görüşür, onların sevgisini kazanır. Bu hale, "Ünsiyet" de denir. Bunun karşıtı "Uzlet" kenara çekilmek, yalnız başına kalmak, herkesten uzaklaşmaktır. Herkesle görüşmek uygun olmadığı gibi, herkesten kaçınmak da uygun değildir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Mümin ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede ise hayır yoktur. İnsanların hayırlısı, insanlar için hayırlı olanıdır."
 
         Emniyet
 
         Bir şeye güvenmek manasına geldiği gibi, insanda doğruluktan ileri gelen bir huy anlamına da gelir. İnsanların sırlarını ve mallarını güzelce saklamak da, bir emniyet halidir. Emniyetin karşılığı "Hiyanettir" sözünde durmamaktır.
 
         Ferdleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum geleceğinden güven içinde bulunamaz. Emniyeti kötüye kullanmak münafıklık alâmetidir. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
 
         "Münafıkın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince cayar, emanet edilince hiyanette bulunur."
 
         İnsaf
 
         Adalet içinde hareket etmek ve gerçeği kabul etmektir. İnsaf, ciddî ve iyi huylu bir insanın alâmetidir. Bunun karşılığı zulümdür, haksızlık etmektir, hak olan şeyi inkârdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "İnsaf dinin yarısıdır."
 
         Çünkü gerçek din, faydalı olan şeylerin kabul edilerek yapılması ve zararlı şeylerden sakınılması demektir. İnsaf sahibi olan kimse, muhakkak dinin yarısını teşkil eden o yararlı şeyleri anlar ve kabullenir. Böylece insaf, kendisinde dinin yarısı gibi sayılır.
 
         Beşaşet
 
         Güleryüzlü olmak ve hoş bir hale sahib olmak demektir. Beşaşet, ruhtaki saflık ve neş'enin yüzde parıltısı demektir. Karşılığı Ubuset yüz ekşiliğidir. İnsan daima güler yüzlü olmalı, hiç kimseye karşı çatık kaşlı bulunmamalıdır. Güleryüzlülük bir sadaka ve bahşiş sayılır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur.
 
         "Allah muhakkak ki yumuşak huylu ve parlak yüzlü kulunu sever."
 
         Te'dib
 
         Terbiye etmek, edeb ve ahlâk üzere yetiştirmek demektir. Bunun karşıtı da, terbiyeyi terk etmek, yapmamaktır. Terbiye işinde asla gevşeklik yapmamalıdır. Kendi çocuklarını güzelce terbiye etmeye çalışmak, her aile idarecileri için vacib olan bir görevdir. Burada yapılacak dikkatsizliğin zararları yalnız bir aileye ve ferde değil, koca bir topluma aittir. Denmiştir ki:
 
         "Baba ile ananın terbiye etmediğini, gece ile gündüz (zaman) terbiye eder. Zamanın terbiye etmediğini de, Cehennem terbiye eder."
 
         Teenni
 
         Bir işte acele etmeyip düşünerek hareket etmektir. Böyle bir davranışa "Teüde"de denir. Vakti gelip çatan hayırlı bir iş için teenniye (yavaş davranmaya) gerek yoktur. Fakat henüz zamanı gelmeyen bir iş içinde acele etmek, pişmanlık doğuracağından doğru değildir.
 
         Teenni'nin karşıtı istical, acele etmektir. Bir şeyi zamanından önce elde etmeğe çalışmaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Yavaş davranmak (teennî) Rahman'dan, acele ise Şeytandandır."
 
         Diğer bir hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur:
 
         "Âhiret işi müstesna, her işte yavaş ve tedbirli davranmak hayırlıdır."
 
         Ta'zîm
 
         Hürmete değer bir kimse hakkında, büyük sayıldığını gösterecek şekilde güzel bir davranışta bulunmak demektir. Bunun karşıtı "Tahkîr"dir, küçümseme hareketidir ki, asla caiz değildir.
 
         İlim, edeb ve yaş bakımından bizden büyük olanlara saygı göstermek, bizden küçük olanlara da sevgi göstermek bizim için bir görevdir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Bizim büyüklerimize saygı göstermeyen ve küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir."
 
         Tefe'ül
 
         Bir şeyi uğur saymak, bir olayı bir hayrın başlangıcı görmektir. Bu güzel bir zan işi olduğundan iyidir. Bunun karşıtı "Teşe'üm ve Tatayyür"dür. Bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin nefret duyduğu bir işi uğursuzluğa bir alâmet saymak demektir. Bir kuşun ötüşünü veya bir tarafa uçuşunu uğursuzluğa yormak gibi... Bu ise, kötü bir zan ve kuruntu eseri olduğundan caiz değildir.
 
         Herhangi bir olaydan uğursuzluk hükmü çıkararak ümitsizliğe ve kuruntuya saplanmak doğru değildir. Bazı günlere ve zamanlara uğursuzluk yorumunda bulunmak da uygun değildir.
 
         Peygamber Efendimiz buyurmuştur:
         "Hayıra yorma, güzel söz, temiz lâf hoşuma gider."
 
         İnsan hayırlı söz söylemeli, fena ve uğursuz sözlerden dilini korumalıdır.
 
         Tefekkür
 
         Düşünmek ve bir iş üzerinde fikri geliştirmek demektir. Yüce Allah'ın kudretine delâlet eden varlıkları düşünmeye dalmak bir ibadettir. Birçok maddî ve manevî buluşlar ve yükselmeler hep tefekkür (düşünme) sayesinde olmuştur.
 
         Tefekkürün karşıtı, Gaflet'tir. Düşünceden yoksun olmaktır ki, insana asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Yüce Allah'ın yaratmış olduğu şeyler üzerinde düşününüz; fakat Allah'ın zatı hakkında düşünmeyiniz, helâk olursunuz."
 
         Tevazu
 
         Kendini büyük görmemek, bulunduğu dereceden daha aşağı derecede saymaktır. Bunun karşıtı "Tekebbür"dür, "Tecebbür"dür. Kendini büyük görmek, bulunduğu derecenin çok üstünde saymak, geçici şeylere güvenerek ona buna çalım satmak ve gururlanmaktır ki, çok kötü bir huydur. Bir hadis-i şerif şu anlamdadır:
         "Yüce Allah ölçülü davrananı zengin eder, israf edeni de fakir düşürür. Tevazu göstereni yükseltir, büyüklenen kimseyi de kırıp geçirir."
 
         Tevekkül
 
         Allah'a güvenmek, kulluk görevini yaptıktan sonra başarıyı Allah'dan beklemek ve insan gücünün yetişemediği şeyleri Yüce Allah'a bırakıp ümitsizliğe ve keder içine düşmemektir. Tevekkülden yoksun olmak büyük bir noksanlıktır. Bir mümin bilir ki, herhangi bir işin elde edilmesi için, sadece sebeblerin varlığı yeterli değildir. Allah'ın dilemediği bir iş; hiç bir zaman meydana gelemez. O'nun dilediği bir şeyi de hiç kimse engelleyemez. Bununla beraber tevekkül, sebeblere sarılmaya engel değildir. Yüce Allah olayları birer sebebe bağlamıştır. Bu konuda İlâhî kanunlara uymak gerekir. Peygamber Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın dışarıda bırakıp Peygamberin huzuruna gelen Amr ibni Umeyye'ye şöyle buyurmuştur: "Deveni bağla da, tevekkül et."
 
         Sebat
 
         Sözde durmak, verilen sözü yerine getirmek, bir işte, bir inançta veya bir düşüncede kararlı bulunmak demektir. "Sabit (kararlı) olanlar nabit (başarılı) olurlar" sözü meşhurdur. Sebat başarının bir şartıdır. Doğrusu hayırlı ve hakka bağlı olan işlerde sebat etmek bir fazilettir. Faydasız olan boş şeylerde sebat göstermek ise, aklın noksanlığına ve insafın yokluğuna delâlet edeceği için büyük bir kusurdur.
 
         Cûd
 
         Cömert davranmak, insanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeksizin ihsan ve ikramda bulunmaktır. Verilmesi uygun olan şeyleri, uygun yerlere kolayca vermek huyudur ki, buna sehavet de denir.
 
         Cûd ve seha (cömertlik), insana yaraşan iyi bir huydur. Bunların karşıtı, hasislik, cimrilik ve tama'dır ki, insanlara asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
 "Cömert kimsenin yemeği şifadır. Hasis (cimri) kimsenin yemeği de hastalıktır."
 
         Hazm
 
         Anlayışla yürümek, tedbirli davranmak ve sonucu bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Karşıtı, tedbirsizliktir. Tedbirli hareket edenler pişmanlık duymazlar. Bununla beraber hazm (ihtiyatlı bulunmak), bazan kötü kuruntulardan da ileri gelir. Onun için hazm deyip de teşebbüste tereddüt ve kuruntuya düşmemelidir. Onun için bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
 
         "Hazm bir kötüzan'dır."
 
         Hüsnüzan
 
         Güzel sanma veya bir şeyin iyiliği üzerinde inanç beslemedir. Bunun karşıtı Suizan (kötü sanma)dır. İnsan kötüzan beslemekle hiç bir zaman aşırı gitmemelidir. Hiç kimse hakkında da yok yere kötüzanda bulunmamalıdır.
 
         Doğrusu, herhangi bir kimse hakkında körü körüne "Pek iyi bir insandır" diye hüküm vermek de hüsnü zannı kötüye kullanmak olacağından iyi bir davranış değildir. Onun bunun işlerini araştırmak, kusurlarını öğrenme arzusunda bulunmak, tecessüs denilen, kötüzandan doğan ve ahlâka aykırı olan bir harekettir ve haramdır. Bunun hakkında Kur'an-ı Kerimde buyurulmuştur:
 
         "Şüphe yok ki, zannın bir kısmı günahtır."
 
         Hıfz-ı Lisan
 
         Dili gereksiz sözlerden koruyup ihtiyaçtan fazla söz söylememek halidir ki, çok iyidir. Bunun karşıtı "Malâyani" denilen faydasız şeylerle uğraşmak ve ağıza gelen her şeyi söylemektir.
 
         Akıllı olanlar çok kez susarlar. Gerek görülmedikçe söz söylemek istemezler. Susmak çok güzel bir şeydir. Yeter ki, bir hakkın kaybolmasına veya bir gerçeğin yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermiş olmasın.
 
         Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır:
         "Her kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa hayır söylesin veya sussun."
 
         Hakk
 
         Yüce Allah'ın mübarek bir ismidir. Her doğru olan ve değişmeyen şeye de hak denir. Bunun karşıtı "Batıl" sözüdür.
 
         Herkesin meşru bir şekilde elinde bulundurduğu yetkiye veya mülke de hak denilmiştir. Bunun çoğulu "Hukuk"dur.
 
         Her hak karşılığında bir görev vardır. Bir insan hayat (yaşama) hakkına, namus ve şeref hakkına sahibdir. Bunlara hiç kimsenin tecavüz hakkı yoktur. Her insan karşılıklı olarak bu hakka sahib olduğu için herkes karşısındakinin hakkını kabul ve ona uygun hareket etmekle görevlidir ve bu görevleri korumakla yükümlüdür. Bu haklara tecavüz haramdır, cezayı gerektirir. Toplum düzenine engel olur.
 
         Hak hiç bir zaman değişmez. Hakka, kuvvet ve diğer şeyler üstün gelemez. Geçici olarak kaybolan bir hak, bir gün dünyada değilse bile âhirette meydana çıkacaktır.
 
         Hikmet
 
         İlim ile amelin birleşmesinden meydana gelen yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bildiği ile amel etmeyen kimse hikmet sahibi değildir. Her şeyin aslını öğrenmek için edinilen bilgiye de hikmet denir. Adâba, ahlâka, öğütlere ait güzel sözlere ve fıkralara da hikmet denir.
 
         Hikmet sahibi olan insanda, zekâ, ezberleme, güzel düşünme, kolaylıkla öğrenme, açık zihin, iyi anlayış ve kavramları hafızada tutma gibi duygular belirir. Bir âyet-i kerimede buyurulmuştur:
         "Kendisine hikmet verilen kimseye, muhakkak birçok hayır verilmiş olur."
 
         Bir hadis-i şerif de şöyle:
         "Hikmet, müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır."
 
         Hilm
 
         Şiddete sabredip tahammül etmek, öfke ateşini söndürmek ve nefsi heyecandan korumaktır. Yerinde yapılan böyle bir davranış büyük bir fazilettir. Bunun karşıtı "Hiddet, tehevvür"dür. Bu da bir öfke, titizlik ve kızgınlık halidir. Hoşa gitmeyen bir olaydan dolayı gazab kuvvetinin parlayıp meydana çıkmasıdır.
 
         Kızgınlık ve darılma halleri, kalbdeki kanın taşması zamanında meydana gelen bir nefis değişikliğidir ki, haksız yere olunca bir kusur sayılır, pişmanlığı gerektirir. Fakat akla uyarak haksızlığa karşı olan bir öfke iyidir. Çünkü kutsal inançlar bununla korunur.
 
         Hilm, ilim ve hikmete bağlı olmalıdır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
         "Hiç bir şeyin bir kimsede birleşmesi ilimle hilmin birleşmesinden daha üstün olamaz."
 
         Hamiyet
 
         Kutsal şeyleri ve milletin haklarını gözetmek, namus ve şerefi suçlamadan koruma üzerinde gösterilen ve fikirleri korumak yolunda gösterilen çabaya "Cahilce hamiyet" denir ki, bu pek kötüdür.
 
         Haya
 
         Utanma, hicab, ar, namus manalarına gelir. Çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe aykırı bir işin meydana çıkmasından dolayı kalbin duygulanıp sıkıntı içinde kalması demektir. Bunun eseri hemen yüzde belirmeye başlar.
 
         Haya pek güzel bir huydur. Bunun karşıtı Vakahat (utanmazlık)tır. Batılı hak şeklinde görüp çekinmeksizin onu yapmaktır.
 
         Hayasızlık, insanı insanlıktan çıkarır, hayvanlardan daha aşağı düşürür. Bir hadis-i şerifin anlamı şöyle:
         "Haya imandan bir bölümdür. İnsanlardan utanmayan Allah'dan da utanmaz."
 
         Huşu
 
         Tevazu göstermek, hakka boyun eğmek, korku ile sevgi karışımı olan saygılı bir tavır takınmak demektir. Karşıtı, gaflet içinde kendini büyük görme, kalb huzurundan yoksun olmadır. Bir ibadetin değeri, huşua olan yakınlığı nisbetinde artar. Haşyet de, saygı ile karışık kalble ilgili bir korkudur. Allah korkusuna "Haşyetullah" denir.
 
         Kalbinde Allah korkusu bulunmayan kimsenin her çeşit fenalığı yapması mümkündür. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Hikmetin başı Allah korkusudur."
 
         Yüce Allah'ın kudret ve azametini düşünen her müminin kalbinde Allah korkusu parlar ve onu daima iyiliğe götürür.
 
         Hayır
 
         İyilik demektir. Her helal olan mal ve yarar da bir hayırdır, Allah'ın ihsanıdır. Allah rızasını kazanmaya sebeb olan her güzel iş bir hayırdır. Geçerli olan asıl hayır da budur.
 
         Hayrın karşıtı "Şerr"dir. Hakka ve yaratılışa uymayan ve kötü bir sonucu gerektiren her şey bir şerdir, fenalıktır.
 
         Herkes için iyilik istemeye "hayırhahlık" denir. Bu ruhun temizliğinden ileri gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırseverliğin bir eseridir. Başkasının fenalığını istemek de, "Bedhahlık"tır. Bu, bir ruh hastalığıdır ki, sahibinin kötü kimse olduğuna bir alâmettir.
 
         İşte "hased", çekememezlik ve kıskançlık denilen kötü hal, bu kötülükseverlikten başkası değildir.
 
         Başkasının hak kazanarak elde ettiği nimetlerden rahatsız olup da o nimetlerin kaybolmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena bir huy olduğundan bundan çok sakınmalıdır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
 
         "Hasedden kaçınınız; çünkü ateş, odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de güzel işleri (salih amelleri) yer bitirir."
 
         Kötülüğe alet olan bir varlığın kaybolmasını istemek hased sayılmaz. Yine başkasının elde ettiği bir nimetin benzerine kavuşmayı istemek de hased değildir. Bu isteğe "Gıbta ve Münafese" denir ki, bazı hallerde caizdir. Yüksek bir alimin ilmine ve faziletine gıbta edilmesi (imrenilmesi) gibi...
 
         Dostluk
 
         İki ve daha çok kimseler arasında meydana gelen samimi bir sevgi ve bağlılık demektir. Allah için olan dostluk devam eder. Dünya için olan dostluk da bir akan yıldız gibi parlayıp söner.
 
         Dostluğun karşıtı, düşmanlık, davet ve kindarlıktır. Bütün müslümanlar birbirine dosttur. Çünkü aralarında sönmeyen bir din kardeşliği vardır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine şöyle emretmiştir:
 
         "Birbirinize kin tutmayınız, hased (kıskançlık) etmeyiniz, birbirinizden yüz çevirmeyiniz, ey Allah'ın kulları!... Kardeş olunuz. Bir müslümanın müslüman kardeşine üç günden çok dargın kalması helal olmaz."
 
         Başkasının bir kederinden ötürü sevinmek de bir düşmanlık eseri olduğundan caiz değildir. Buna "Şematet" denir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
 
         "Kardeşin için şematet eyleme (kötü haline sevinme); sonra Allah ona merhamet eder de, seni belâya düşürür."
 
         Diyanet
 
         Dindarlık yapmak, dinin kutsal emirlerine uyarak gereği üzere hareket etmektir. Karşıtı dinsizliktir, din hükümlerine aykırı davranmaktır, bütün fenalıkların en büyük kaynağıdır.
 
         İnsanların kurtuluşu, temiz bir halde yaşayışı ve mutluluğa ermesi, ancak diyanet sayesindedir. Diyanet doğuştan vardır. Gerek ferdler için ve gerekse cemiyetler için zorunludur. Onun için diyanete sımsıkı sarılmalıdır. Bu, insanlığın yararı ve selâmeti bakımından son derece gereklidir.
 
         Zikir
 
         Anmak ve hatırlamak manasınadır. Yüce Allah'ın kutsal isimlerini anmak vacib olan bir görevdir, en yüksek bir zikirdir.
 
         Yüce Allah'ı zikretmek, ya büyüklüğünü düşünmekle olur ki, bundan yüceltme ve tazim meydana gelir. Ya da Allah'ın sonsuz kudretini düşünmekle olur. Bundan da korku ve hüzün doğar. Bir de nimetlerini anmakla olur ki, bundan şükür ve hamd meydana gelir. Yahut pek acaib ve üstün olan eserlerini düşünmekle olur. Bundan da uyanma ve ibret alma yüz gösterir.
 
         Zikrin karşıtı, "Nisyan (unutma)"dır. Yüce Allah'ın mübarek isimleri ile kulun gönlünü süslememesidir. Bu çok acınacak bir dalgınlık eseridir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
         "Allah'ı çok zikrediniz ki, kurtulabilesiniz."
 
         Bir hadis-i şerifde de: "Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe İllallah'dır. Duanın da en faziletlisi Elhamdülillah'dır, " buyurulmuştur.
 
         Rıza
 
         Hoşnut olmak, uygunluk göstermek herhangi bir hükmü veya işi kalben hoş görüp kabul etmektir. Bunun karşıtı kabul etmemek, red etmek, itiraz etmektir.
 
         Yüce Allah'ın her hükmüne ve her takdirine razı olmak bir kulluk görevidir. Gerçek olan bir şeye razı olmamak bir ahmaklık işareti olduğu gibi, batıl bir şeye razı olmak da bir taşkınlık ve isyan eseridir.
 
         Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
         "Allah bir kulu severse, yalvarmasını dinlemek için onu bir sıkıntıyla sınar."
 
         Rıfk
 
         Yumuşaklık, yavaşlık, nezaket ve tatlılıkla iş yapmak, sonu güzel olan bir şeye güzelce boyun eğmek anlamındadır. Bunun karşıtı "Unf (şiddet), sertlik kabalık"dır ki, katı yürekli olmaktan, sertlik göstermekten, nezakete aykırı davranmaktan ibarettir. İnsan, yumuşaklık sayesinde en güç neticeleri elde edebilir. Düşmanca davranmak yüzünden de, elde edilmesi pek yakın olan şeyleri imkânsız bir hale getirmiş olur.
 
         Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "Şüphesiz ki, Allah; yumuşak huyludur ve yumuşak huyluluğu sever. Ve sertlik üzerine vermediği şeyi yumuşak huyluluk üzerine verir."
 
         Diğer bir hadis-i şerifde de şöyle buyurmuştur:
         "Yumuşaklıktan yoksun olan, hayırdan da yoksun bulunur."
 
         Sa'y
 
         Çalışmak, bir maksadın elde edilmesi için gereken gücü harcamaktır. Karşıtı "Atalet, bataet, meskenet (gevşeklik, miskinlik, umursamazlık)"dır. Bu İslâm ruhuna asla uygun değildir. İnsan hak olan şeyleri elde etmek için düzenli bir çalışma ve gayret sahibi olmalıdır. Bütün ilerlemeler gayret ve çalışmanın neticesidir. Kur'an-ı Kerimde buyurulmuştur:
         "İnsan için çalıştığından başkası yoktur."
 
         Ayıpları Örtmek
 
         İnsanların kusurlarını örtmek, görmemezlikten gelmek, başkalarına açıklamamak demektir. Karşıtı "Kusurları yayma"dır.
 
         Başkalarının kusurlarını arkalarından söylemek gıybettir. Öyle ki, bir kimsenin arkasından boyuna, elbisesine, yiyip içmesine, gezip yürümesine varıncaya kadar bir kusurunu dil göz veya el ile işaret ederek göstermek de bir gıybettir. Çünkü bunları öğrenince üzüleceğinde şübhe yoktur.
 
         Başkalarına, yapmadıkları kusurları yüklemek de iftiradır, buhtandır. Bunlar İslâm terbiyesine aykırıdır, kesinlikle haramdır.
 
         Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
         "Ne mutlu o kimseye ki, kendi kusuru kendisine, başkalarının kusurlarını görmeye zaman bırakmaz."
 
         Onun için insan, kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışmalıdır. Ancak uygunsuz işleri hiç çekinmeksizin yapıp duran günâhkar kimselerin bu çirkin hallerini arkalarından söylemek gıybet sayılmaz. Bu söyleme ile çirkin işler kötülenmiş ve başkaları bundan korunmuş olur. Bir İslâm toplumuna karşı, küstahça hareket ederek ahlâka uymayan şeyleri açıkca yapıp duran kimselerin bu rezaletini söylemek, toplumsal anlayışın güzel bir tepkisidir. Yeter ki, bu söyleyiş şahsî bir kırgınlık neticesi olmasın.
 
         Gıybetin sorumluluğundan kurtulmak için, mümkünse gıybet edilen kimseden helallık dilemeli, özür dilemelidir. Bazı alimlere göre, yapılan gıybetten pişman olup istiğfarda bulunmak yeterlidir. Çünkü durumu haber verip gıybet edilen kimseden helallik dilemek, bir üzüntüye, bir dargınlığa sebebiyet vermiş olabilir. Ancak o kimse bu gıybetten haberdar olmuşsa, o zaman kendisinden özür dileyerek helallık istemek gerekir.
 
         İki dargının özür dilemek için musafaha yapması (görüşüp el sıkışması) helallaşmak sayılır.
 
         Şecaât
 
         Yiğitlik, kahramanlık, kalb metinliği, gereğinde tehlikelere atılabilme özelliği demektir. Karşıtı "Cebanet (korkaklık)"dır. Hak yolunda mukaddesatı korumak için gösterilen yiğitlik (şecaat), çok kıymetli bir huydur.
 
         Şefkat
 
         Korku ile karışık merhametten ileri gelen acıyıp esirgeme halidir. Başkalarının başına gelen veya gelmesi düşünülen fena bir hal karşısında kendisini gösterir. Bunun karşıtı merhamet ve yumuşaklık duygusundan yoksunluktur ki, pek kötü bir huydur.
 
         Şefkat, temiz ve saf kalblerin bir özelliğidir. İslâmda, "Yüce Allah'ın emirlerine saygı, yaratıklarına şefkat" büyük bir esastır.
 
         Şükür
 
         Görülen iyiliğe karşı, söz veya işle memnuniyet göstermek ve yapılan iyiliğin kıymetini bildirmektir. Görülen bir iyiliği överek anmak da bir şükürdür. Karşıtı "Küfran-ı nimet (nimeti inkâr)"dır.
 
         Biz her an binlerce nimetlerine kavuştuğumuz Yüce Allah'a şükretmeğe borçlu bulunduğumuz gibi, iyiliğini gördüğümüz kimselere karşı da teşekkür etmeğe borçluyuz. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
         "İnsanlara şükretmeyen, Allah'a da şükretmez."
 
         Şehvet
 
         İstek, nefse uygun olan bir şeyi istemek, hayat hareketi için insanların birbirlerine karşı olan doğal meyilleri demektir:
 
         Dinde yasak olmayan bir şey hakkında kararınca bir şehvet ve meyil iyidir. Dinde yasak olan bir şey hakkında ise, şehvet hayvanî bir hal olduğundan pek kötüdür, zararlıdır. Bundan kaçınmak gerekir.
 
         Heva, boşuna arzu, meşru bir sebeb olmaksızın nefsin bir şeye meyletmesidir. Heves de, bir şey üzerinde gösterilen ham ve noksan bir aşk ve sevda demektir. Bunların ikisi de iyi değildir. İnsanın feyiz ve şerefine engel olurlar. Peygamber Efendimiz şöyle dua ederlerdi:
 
         "Ya Rabbi! Beni ahlâkın çirkin olanlarından ve hevalardan uzak bulundur."
 
         Sabır
 
         Acıya katlanmak, bedene uygun düşmeyen hallere telâş göstermeksizin karşı koymaktır. Bunun karşıtı sabırsızlık (ceze') dir. İnsan yaşadıkça birtakım acı olaylar karşısında kalır. İşte bunlara karşı sabretmek gerekir. Bir âyet-i kerimede de:
         "Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir," buyurulmuştur.
 
         Sabrın sonu selâmettir, başarıdır. Sabır acıdır; fakat sonucu tatlıdır.
 
         Sabırsızlık ruhun gevşekliğinden ileri gelir. Ancak, dine uymayan şeyler hakkında sabır caiz değildir. Bunlara karşı kalben bir acı duyulması ve mümkün ise mücadele yapılması gerekir. Savulması mümkün olan kötülüklere veya ihtiyaçlara katlanmak sabır değil, bir acziyet ve miskinliktir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır:
         "Allah'ım! Ben acziyetten ve tenbellikten sana sığınırım."
 
         Sadakat